Taner Akçam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taner Akçam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2020 Cumartesi

Mesele 1453 değil 1071!

Ayasofya'nın yeniden cami yapılmasının belki bir tek olumlu yanı oldu: Geçmişe dönmek, tarihi anlamak için tartışma açtı

Ayasofya konusunda yapılan değerlendirmeler arasında galiba en ilginci, en vurucusu, en orijinali Taner Akçam’ın "Türkün Uygarlıkla Sınavı" başlıklı yazısı. Akçam, damardan girmiş. Konunun AKP’nin oy kaybetme, Şeriat düzenini hazırlama gibi kısa ya da uzun vadeli siyasi yatırım perspektiflerine değinmeye gerek görmeden, cepheden kültürel/uygarlık açısını ele almış.

CHP ve Kemalizm sözcülerinin kısık sesli ve dini söylemli açıklamaları kaale alınacak düzeyde değil. Orhan Pamuk ya da Aslı Erdoğan’ın çıkışları kayda değer, ama benim okuduğum hiçbir tahlil, Akçam’ınki kadar radikal değil. Yani Akçam, meselenin kalbine, beynine girmiş doğrudan.
Yazar, belki de "Culturecide" (Kültür Kırımı) ya da "Civilisationcide" (Uygarlık Kırımı) olarak nitelenebilecek bir tutumu, bir iç güdüyü, bir refleksi açmış. Üstelik bunu zaman ve mekana konumlandırmış. Orta Asya’dan kovulan ve yağma ve talanla Batı’ya akan, kılıç gücünden başka bir özelliği olmayan boyların bugün hala 
"Fetih" ideolojisini yaşattıklarını saptıyor Akçam.
Henüz millet sıfatını kazanamamışken İmparatorluk yaşamış bir bünyenin, kendi Saray’ı ve toplumu içinde bile hor görülen, ikinci sınıf kul muamelesine maruz kalan tebaası/uyruğu, bugün Musul düşleri ya da Mavi Vatan fantezileri ile Suriye’den Libya’ya İhvan yayılmacılığı taslıyor.
Beştepe Sarayının saat ve takvimleri uzun zamandan bu yana bozulmuş durumda. 2002’de iktidara geldiklerinden bu yana, her geçen gün takvimin yeni bir sayfasını açacakları yerde, eski günlere, geriye doğru gidiyorlar. Ayasofya ile 1453’e kadar gerilediler. Başarılı sayılırlar bu alanda: 18 yılda tam 567 yıl kat ettiler geri vitesle. İnsan zaman makinesinde geri gidince, havsala, zihniyet, ideoloji ve tutkular da doğal olarak eşlik ediyor bu geri (gerici) yolculuğa. Ve tabi ki politik uygulamalar da. Kriterlere, dönüm noktalarına bakar mısınız? 2053 ve 2071.

Bir insan hatta bir millet, halen üzerinde oturduğu toprak parçasının, aslında tarihi, hukuki ve demografik olarak kendi öz mülkü olmadığını bilincinde olmasa bile, bu konuda kuşkulu olması, onu sürekli olarak diken üzerinde oturtuyor. "Ermeniler ya da Rumlar geri gelip benim malımı arazimi geri alırsa? Kürtler kendi başlarının çaresine bakarsa?" gibi kaygılar, huzursuzluk yaratıyor. Bu nedenle iktidarın, "Sürekli Fetih" argümanını canlı tutması gerekir.

Belki bazıları, Akçam’ın yazısında kullandığı "Türkler" ibaresinden yola çıkıp, yazarın toptancı bir analiz yaptığını hatta ırkçı bir terminoloji kullandığını öne sürebilir. Dünyanın önde gelen Ermeni Soykırımı uzmanını ırkçılıkla suçlamak akıllı ve cazip bir yaklaşım değil. Çünkü Akçam’ın kullandığı "Türk" ya da "Türkler" hatta bazı satırlarda "Osmanlılar" sözcüğü bir ırk ya da milleti değil, esas olarak bir kültürü, bir medeniyeti temsil ediyor. Türk olan herkes bu medeniyetin/kültürün zorunlu bir mensubu olmadığı gibi tam aksine bu anlayışla mücadele ederse, barışçı ve çağdaş bir uygarlığın yurttaşı/temsilcisi olmaya hak kazanır.

Nihal Atsız milliyetçiliğiyle Akit İslamcılığının sentezini oluşturan ve Yeni Osmanlı kartvizitini kullanan mevcut rejim ya da lider, Akçam’ın da yazdığı üzere 21. Yüzyılın ikinci on yılında müthiş bir anakronizm yaşıyor.

Zamana, çağına bu kadar açık bir şekilde karşı çıkınca, dünya, teknoloji devrimleri gerçekleştirirken ya da köleci-ırkçı-sömürgeci heykelleri devirirken, burada onlar, içerde ve dışarıda saldırganlığa, doğayı tahribata, İmam Hatip Okullarını çoğaltmaya, kadınları öldürmeye, çocuklara tecavüz etmeye devam ediyor.
Saray’daki şahsım, son hamlesiyle kendi ayağına kurşun sıkarken, Akçam’ın sözünü ettiği Türk uygarlığının günümüz dünyasında zaten pek parlak olmayan prestij ve imajının nasıl diplere battığını da görmek istemese de, durum böyle.

Batılı ırkçılar, Hristiyan-Yahudi ya da Romen-Grek medeniyetinin dogmatik ve sofu taraftar ve ideologları, Türkler için, "Geldikleri yere dönsünler", yani Orta Asya’ya geri gitsinler, der. İşte bu yüzden esas sorun, Mustafa Kemal’in 1934’de camiyi neden müzeye çevirdiği değildir. Mesele 1071'dir. Batılı ırkçıların talebi mekânsal anlamda olmasa da, zaman açısından zaten yerine getirilmiş durumdadır.

Akçam’ın yazısını iyimser bir tonda bitirmesi, "Sonuçta kazanan uygarlık olacaktır" demesi, umalım sadece bir iyi niyet (Hüsnü zan) tezahürü değildir.

12 Temmuz 2020 Pazar

Türkün uygarlıkla sınavı - Taner Akçam

Aslında, Ayasofya konusunda söylenecek tek söz, “yakışık almadı” ve “ayıptır” idi. Ama muhataplarımın bu kelimelerde ifadesini bulan kültürel inceliğe sahip olmadıklarını düşünüyorum. Onun için meseleyi, onların anlayacağı şekilde açık formüle etmek daha doğru olur: Ayasofya’da yapılan açık bir barbarlık göstergesidir.

“Türk kültürsüzlüğünün ve yıkıcılığının” tüm dünyaya ilanıdır. Ve Erdoğan-Bahçeli ikilisi, bu “kültürsüzlüğünün” ve “yıkıcılığının” vücut bulmuş halidir.

 Neden mi?

Çünkü, bu adımla tüm dünyaya şu söylendi: “her ne kadar 21’inci yüzyılda yaşıyorsak da biz hala 1453’ün fetih zihniyetindeyiz. Bizim 21’inci yüzyılda bile insanlığın kültür mirasını korumak gibi bir kaygımız yoktur.

Bizde, bize bırakılan kültür mirasının ötesine geçecek bir kültür birikimi söz konusu değildir; insanlığın kültür mirası üzerine koyacak taşımız yoktur. Biz, yeni bir kültürel değer yaratamayız. Ancak insanlığın kültür mirasını zapt ederiz, bozarız ya da yıkar ve imha ederiz.”

Yapılan budur. 21’inci yüzyılda, insanlığın kültür mirasının en önemli abidelerinden birisi olan Ayasofya, yeniden Cami yapılarak 1453’deki gibi yeniden fethedilmektedir.

Yapılan kültür yıkıcılığıdır.

Şimdi acaba Erdoğan-Bahçeli ikilisi, niçin geçmişte Türkler hakkında dünyada son derece olumsuz bir imajın oluşmuş olduğunu ve nedenlerini anlayacaklar mıdır?

Tanınmış 19’uncu yüzyıl Rus düşünürü Nikolay Danilevski, “uygarlık yaratıcı” ve “uygarlık yıkıcı” topluluklar ayrımı yapar. Mısır, Çin, Eski Sami (Asur, Babil, Finike, Keldani), Hint, İran, Yunan, Roma, Yeni Sami (Arap), Germen-Roma (Avrupa) kronolojik sırayla on büyük özgün uygarlık tiplerini sayar ve şöyle devam eder:

“[Bu] olumlu… uygarlıkların yanı sıra, insan evreninde Hunlar, Moğollar ve Türkler gibi aralıklarla parlayıp sönen gelip geçici etmenler vardır. Bunlar yıkıcılık görevlerini yerine getirdikten, can çekişen uygarlıkların ölmesine yardım ettikten ve kalıntılarını dağıttıktan sonra, önceki hiçliklerine dönerler ve ortadan kaybolurlar. Onlara tarihin olumsuz etmenleri diyebiliriz.”

Sadece düşünürlerinde değil, tüm Batı’da, Türklerin kültür yıkıcılığı hakkında söylenmiş son derece fazla söz vardır.

“Her attığı adımla Türk, Balkan yarımadasında binlerce yıllık kültürün ürünlerini ayaklar altına aldı (çiğnedi).”

“Türk nerde bir ağaç görse, onu keser"; "Türkler, her tarafta kültürleri yok ettiler ve mülklerine aldıklarını korumadılar. Onlar hiçbir biçimde kültür halkı değildiler ve işgal ettikleri kültürel zemin üzerinde de olmayı başaramadılar.”

“Osmanlının ayak bastığı yer yeşermez”, Türklerin ayak bastığı yerler “kurudu, ot bitmedi.” “Osmanlı egemenleri ele geçirdikleri yerleri yakıp yıkmaktan, bozmaktan başka bir şey yapmadılar.”

Hatta bazı kaynaklarda, Türklerin kıyıcılığı ve acımasızlığının sadece yabancılara karşı olmadığı söylenir. Türk yöneticileri, “en küçücük bir kuşku duyduklarında kendi insanlarını da zalimce boğarlar, öldürürler.”

Şimdi bunlar gene söylense, Erdoğan ve Bahçeli “hayır öyle değil” diyebilecekler midir?

Ülkeyi ne hale getirdiklerine bakın. İktidara karşı ağzını açmak isteyen hemen her insan baskı gördü, görüyor, hapse atıldı, atılıyor.

Yok edilen ve yıkılan sadece insan değildir. Bu topraklardaki kültürel miras ve onun da ötesinde doğa da bu yıkımından nasibini alıyor.

Yaptıkları, korkunç bir sınırsız güç kullanma hali; gözü dönmüş bir yıkma hırsından başka bir şey değildir.

Aslında Erdoğan-Bahçeli ikilisi, kökleri bu topraklarda çok derinlerde olan bir barbarlık, bir yıkım geleneğini temsil ediyorlar.

Bugün Anadolu coğrafyası yıkılmış harap olmuş ya da ahır ve depo olarak kullanılan binlerce Kilise ve kutsal binalarla doludur.

Erdoğan-Bahçeli ikilisi (buna rahatlıkla Doğu Perinçek’i de ekleyebilirsiniz), Anadolu’yu yakan, yıkan sadece insanlarını sürmek ve imha etmekle sınırlı kalmayan, onların kültür mirasını da tahrip eden, yok eden bu yıkıcı geleneğin temsilcisidirler.

Bugün Türk yıkıcılığı, tahripçiliği Erdoğan-Bahçeli-Perinçek koalisyonu olarak iktidardadır.

Bu nedenle bunlara karşı çıkmak, her Türk için bir uygarlık savaşı olarak anlaşılmalıdır.

Anadolu Kültür Vakfı Kurucusu, yani bu toprakların kültürel mirasını ve uygarlığın korumak isteyen Osman Kavala’nın bu yıkıcılar tarafından içeri atılmış olması son derece anlamlıdır.

Söz konusu olan, Türkün uygarlık imtihanından başka bir şey değildir.

Sonuçta kazanan uygarlık olacaktır.

1 Metindeki sözler, Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, Cilt I, ve Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi III, adlı eserlerden alınmıştır.

Temmuz 12 2020

Kaynak