19 Mayıs Pontos Soykırımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Mayıs Pontos Soykırımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2024 Pazartesi

YUNANİSTAN MECLİSİ PONTOS SOYKIRIMI'NA ÖZEL OTURUM GERÇEKLEŞTİRDİ

Pontus Rumlarının Soykırımı: Meclis Genel Kurulu Özel Oturumunda Yaşananlar şöyle:

Yunanistan Parlamentosu, özel bir Genel Kurul Toplantısı ile, kurbanlar için bir dakikalık saygı duruşunun yapıldığı Pontus Rum Soykırımı'nı Anma Günü'nü "onurlandırdı".

Toplantıya katılma fırsatı bulan tüm milletvekillerinin ortak noktası, Soykırımın uluslararası düzeyde tanınmasının gerekliliğiydi.


Hükümeti Kültür Bakanı Lina Mendoni, Parlamento Başkanlığı'nı başkan yardımcısı G. Georgantas, ND'yi Lazaros Tsavdaridis, SYRIZA-PS'yi Rallia Christidou, PASOK-KINAL'ı Dimitris Manzos, KKE temsil etti. Paraskevi Daga, Helenik Çözüm Stylianos Fotopoulos, Meropi Tzoufi'den Yeni Sol, Dimitrios Natsios'tan Niki, Petros Dimitriadis'ten Spartalılar ve Zoe Konstantopoulou'dan Pleussi Eleftherias.


Kültür Bakanı Lina Mendoni, Parlamentonun otuz yıl boyunca ulusal ve evrensel önemli bir borcu yerine getirdiğine dair hakim olan sempati duygusunu övdü: 19 Mayıs'ın Pontus Rumlarının Soykırımını Anma Günü olarak belirlenmesi, tarif edilemez bir vahşetin, katliamın, zulmün ve nihayetinde yerlerinden edilmenin yüzbinlerce kurbanına asgari saygıyı gösteren, evrensel radyasyona sahip bir tarihsel adalet eylemi.  Lina Mendoni, Türkiye'ye Soykırımı kabul etmesi çağrısında bulunarak, bu itirafın bir intikam ve cezalandırma meselesi olmadığını, bir adalet meselesi olduğunu ve uluslararası toplumla ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıç ​​noktasını belirleyeceğini belirtti.  Lina Mendoni, komşularımızın bunu modern ulusal yaşamlarının kurucu bir olayı olarak onurlandırma hakkına sahip olduklarını, ancak aynı zamanda bunu yapmaları gerektiğini de sözlerine ekledi; çünkü adalet ve nesnel tarihin gerektirdiği şey, onun karanlık taraflarından uzak durmamak, inkar edilemez tarihsel kanıtlarla kaydedilen iğrenç olaylar.


Parlamento Başkan Yardımcısı G. Georgantas, bu yılın Pontus Helenizminin atalarının evinden "suç yoluyla" yerinden edilmesinin katledilmesinin ve yok edilmesinin 105. yıl dönümü olduğunu vurguladı.  "Dünyanın her yerindeki Yunan erkek ve kadınları için 19 Mayıs sadece bir anma günü değil, aynı zamanda bir yas günüdür.  Kemal Atatürk'ün Jön Türkleri'nin 350.000 bin kişinin ölümüyle ve hatta daha fazlasının yerinden edilmesiyle sonuçlanan Türk zulmünün tarihi travması hiçbir zaman iyileşemeyecek ama asla unutulmayacaktır.  Unutkanlık bu insanların özelliği değildir.  Bu nedenle, hem uluslararası toplumun hem de Türkiye'nin kendisi tarafından Pontian soykırımının tanındığını iddia etmek için şiddetli bir sesle ısrar ediyoruz ”dedi.


 ND'den Lazaros Tsavdaridis, 1994 yılında Yunanistan Parlamentosu'nun oybirliğiyle 19 Mayıs'ı Küçük Asya'daki Yunanlılara Yapılan Soykırımı Anma Günü ilan etme kararı aldığını hatırlatarak, Pontus Helenizmi'nin 1994'ten bu yana gerçekleşen katliamlarını, yerinden edilmelerini ve soykırımını tanıdığını hatırlattı. 1914-1923 döneminde Jön Türklerin ve aynı zamanda Kemalitlerin hareketi. Pontus Helenizmi Soykırımı'nın dünkü yıldönümünün, tüm Rumların ve özellikle Pontusluların her gün taşıdıkları şeyleri takvime kaydeden bir tarih olduğunu ekledi. Ruhumuzda derin bir acı, "çünkü anılar her gün içimizde yaşıyor, nesilden nesile aktarıldı ve aktarılmaya devam edecek, köklerimizi ve borcumuzu canlı tutalım" ve bir olanın ağır gölgesinden asla ayrılmamamız çağrısında bulundu. Pontus halkının kahramanlığının parıltısını söndürmek, ama aynı zamanda unutulmaz vatan sevgisini yok saymak, ancak uluslararası toplumun Türkiye'nin en büyük suçlarından birini unutmasına asla izin vermemek, ırkımızın modern tarihinin en kara sayfalarından biridir. Kıbrıslılara, Küçük Asya'ya ve Ermenilere karşı işlenen suçların yanı sıra, tek amacı Doğu'yu Helenleştirmekten arındırmak olan insanlığa karşı saldırıdır.


SYRIZA-PS'den Rallia Christidou, Türk devletinin Pontus Helenizmine yönelik soykırımının, tarihsel yolunu kesintiye uğratmadığını ve ulusal kimliği, dili, ahlakı, gelenekleri, popüler gelenekleri ve kültürünü korumayı başardığını, bunun yerine bütünleşmeyi başardığını kaydetti. Burada ve her yerde sürekli olarak aktif ve yaratıcı bir varlığa sahip olmasını sağlayan canlılık, dinamizm ve bağımsız ilerici ruh sergileyen ulusal yapı.  Türk milliyetçiliğinin Pontuslulara yaptığı soykırımın modern tarihin en kara sayfalarından biri olduğunu, nefretin, hoşgörüsüzlüğün ve milliyetçiliğin her zaman insanlık trajedilerine yol açtığını hatırlattığını, tarihi gerçeğin öne çıkarılmasının günümüzde bir talep olmaya devam ettiğini sözlerine ekledi.


 PASOK-KINAL'dan Dimitris Manzos, tarihsel olarak belgelenen Pontus Helenizminin, yok edilinceye kadar aşamalı olarak yerinden edilme, ekonomik tükenme ve en sonunda da ölüm mangaları yaşadığını vurgulayarak, bunun Ermeniler, Süryaniler ve Pontus Rumları pahasına trajik bir soykırım üçlemesinin ikincisi olduğunu ekledi. Yirminci yüzyılın başlarında, ne yazık ki Yahudilere yönelik Holokost'ta ve aynı zamanda gezegenimizin diğer bölgelerinde meydana gelen soykırımlarda da izlenen bir model.  Ancak her zaman yaratıcı olan Pontus Helenizmi varlığını sürdürdü.  Acılara rağmen, acılara rağmen ayakta kalmayı başaramadı; köklerini, geleneğini, kültürünü korudu.  Ailelerini kaybetti, evlerini kaybetti ama Pontus Helenizmi asla köklerini kaybetmedi.


KKE'li Paraskevi Daga, bugün Pontus halkının tarihindeki en büyük onurun, hiçbir halkın yaşadıklarını bir daha yaşamaması için verdiği mücadele olduğunu, bu nedenle bunun ülkemizin kurtuluş mücadelesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı. ABD, NATO ve Avrupa Birliği'nin bölgemizdeki tehlikeli planlarından, ülkemizi saldırı mıknatısı haline getiren tüm NATO üslerinin kapatılmasına, Yeni Demokrasi Hükümeti sorumluluğunda ülkemizin müdahalesinin durdurulmasına ve Ukrayna ve Ortadoğu'da yaşanan katliama diğer tarafların hoşgörüsüyle, işgalci İsrail devletinin Filistin halkına uyguladığı soykırımı durdurmak.


Greek Solution'dan Stylianos Fotopoulos, 350.000 kişinin adalet aradığını, resmi Türkiye'nin ise Pontus'taki Rumların katledildiğini her zaman inkar ettiğini ve su götürmez belgelerle karşılaştığında bunları savaşın kaçınılmaz aşırılıklarına ve yandaşlarına atfettiğini söyledi. hava koşulları ve benzeri diğer faedralardan kaynaklanan kayıplar.


 Yeni Sol Milletvekili Meropi Tzoufi, Pontus Soykırımı'nın uluslararası alanda tanınması yönündeki haklı talebin geçerliliğini koruduğunu, ancak uluslararası tanınma mücadelesinin bölgede barış ve istikrar için verilen günlük mücadeleyle birleştirilmesinden başka bir şey yapılamayacağına dikkat çekti.


 "Türk hükümetlerinin bugüne kadar Jön Türk hükümeti tarafından gerçekleştirilen Pontus'taki üç yüz elli üç bin Rum'a yönelik soykırımı tanımayı reddetmesinde, mevcut ve Türkiye'nin bundan sonraki hükümetleri de aynı politikayı diğer halklara karşı tekrarlayacaktır.  Bu nedenle, BM İnsan Hakları Komisyonu'ndan, kendi yetkileri dahilinde, ırkımızın çiçeğinin organize bir şekilde yok edilmesinin kahramanlarını, yaptıkları katı eylemler nedeniyle, insan haklarının ve insanlığın düşmanları olarak nitelendirmek için gerekli tüm yasal prosedürleri başlatmasını talep ediyoruz." .  Pontusluların bu kararıyla başkan Nikis Dimitrios Natsios Genel Kurul'daki konuşmasını sonlandırdı.


Spartalıların milletvekili Petros Dimitriadis, Türklerin bugün bile sadece Soykırımı tanımayı reddetmekle kalmayıp, sürekli kışkırtıcı açıklamalarda bulunduğunu ve yeni soykırımlar istediklerini söyledi.  353 bin Pontus Rumunu unutmadığımızı, Pontus soykırımının uluslararası toplum tarafından tanınmasını ve Türkiye'nin bir gün nihayet soykırımı tanımasını talep ettiğimizi vurguladı.


 Seyrüsefer Özgürlüğü Başkanı Zoi Konstantopoulou, İkinci Dünya Savaşı'nın bitiş yıldönümünde olduğu gibi, Ermeni Soykırımı'nın yıldönümünde de olduğu gibi bu yıldönümünün de geçerliliğini yitirdiğinden söz ederek, eskimenin tarihi bir sorumluluk olduğunu vurguladı. , soykırımın basit bir hatırlatıcısı değil, "Bir daha asla!" şeklindeki önemli ve pratik iddianın ifadesidir.  yaygındır.

Kaynak

YUNANİSTAN ÖZGÜR BIR ÜLKE MI ? YOKSA HALA KENDINI OSMANLI'NIN SÖMÜRGESİ MI ZANNEDİYOR

YANNIS VASİLİS YAYLALİ

POE baskani G. Varithimiadis ve yanindaki heyet Türk Elçiliği önünde #Pontossoykırımı için açıklama yapmak istedi ancak bu, Dışişleri Bakanlığı'ndan bir temsilcinin engellemesi ile bu açıklama yapılamadı.

İyi  ilişkiler anlaşmasına bağlı olarak bu engelleme yapılmış, Türkiye devleti yarın Miçotakis hukumetinden iyi ilişkiler için Pontos soykirimini inkar et dese Miçotakis hükumeti bunu da kabul edecek mi ?

Türkiye daha ne yapsın Yunanistan'a ki Yunanistan Türkiye'ye tepki göstersin, tüm Ayasofya kiliseleri camii yapıldı, diğer Rum kiliseleri birer ,birer davulla zurnayla camiiye çevriliyor, Pontoslu Rumlar istenmeyen adam ilan edildi ve edilmeye devam ediliyor, Sümela'da bulunan Meryem Ana Manastiri tamamen Türkiye devletinin keyfiyetine terk edildi. Türkiye'de yaşayan Pontoslu Rumlar üzerinde çok ağır baskilar oluşturuluyor ve çoğu Pontos'u terk edip Avrupa’ya cikmak zorunda kaldı. Ege ve Akdeniz'de Yunan güçlerine karşı tacizleri hiç saymıyorum bile..

Yunanistan'da Miçotakis hükümetinde görülmemiş bir iyimserlik hâkim, hadi Türkiye'yi ve oradaki Pontoslu aktivistleri geçtik, değerlerimizin isgal edilmesini geçtik , Yunanistan'da Pontoslular soykırım anmasi yapıyor ve bu soykriminin sorunlusu olan Türkiye devleti önünde açıklama yapmak istiyor, Yunan hükumeti sanki Türkiye'nin bir eyaletiymiş gibi hareket edip açıklama yapılmasını engelliyor

Sahiden merak ettiğim için soruyorum Yunanistan hala Osmanlı'nın bir sömürgesi mi ? Yoksa özgür bir ülke mi ? Yunan hükumeti dün Pontos soykriminda yaşamlarını yitirmiş 353.000 canımızın ruhlarını inciltti, çok büyük saygısızlık yaptı,umarım bu görüntüler bir an önce son bulur, biz soykrımcı Türk devletiyle mücadele ederken karşımızda kendi devletimizi, kendi hukumetimizi de görmek istemiyoruz. Bu basiretsiz siyaset, politika hem Yunanistan'in tarihine ve demokrasisine yakışmıyor hem de Pontos soykirimini yaşayan bizleri inciltiyor.

Miçotakis hükümetinin iyimserliği bakın nelere yol açtı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı Pontos soykrimi anmalarının hemen ardından bu bildiriyi yayınladı:

Bildiride "Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı olarak kabul ettiğimiz 19 Mayıs 1919'dan 75 yıl sonra, 1994 yılında Yunanistan'daki aşırı sağcı grupların popülist söylemlerle öne sürdüğü Pontus iddiaları asılsızdır.

"Pontus" antik çağlardan kalma bir terimdir. 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Pontus faaliyetleri, Yunanistan'ın "Megali İdea" planının bir uzantısıdır. Bu mesele esasen Türk ve Rum nüfus mübadelesiyle sonuçlanan tarihi bir sürecin asılsız iddialarla ilişkilendirilerek istismar edilmesidir.

Bu iddialar, Türk-Yunan ilişkilerini zedelemeyi ve sağduyulu Yunan siyasetçilerini zor durumda bırakmayı amaçlıyor. 

Türkiye'nin Yunanistan ile ikili ilişkileri son dönemde olumlu bir ivme kazandı. Bazı sorumsuz politikacıların gelecek nesillerin burada yaşamasını engelleme çabalarına karşı Yunan Hükümeti'nden net bir duruş sergilemesini bekliyoruz" deniliyor. Türk soykrımcı devletine karşı alttan almaya devam  ederseniz bu bildiriden çok daha vahim şeyler ile karşılaşacağımızı biliyoruz. Bilmediğimiz birşey varsa, Yunanistan'a karşı soykrımcı Türkiye devletinden bir büyük tehdit varsa  ve o yüzden alttan alıyorsanız almayın. Biz Yunan milleti bir çok kez faşist işgal görmüş ve bu isgallere karşı ülkemizi savunmuş, bedeller ödemiş ama isgacileri ülkemizden kovmasini bilmiş bir milletiz, o yüzden ne oluyorsa kamuoyu ile paylaşın çünkü Türk faşist devleti her faşist devlet gibi yalancıdır ve entrikacidir unutmayın,  elbette Türkler tarafından böyle bir işgal olursa ne yapacağımızı tarihimize bakanlar görür. 

Türk devletinin yalanlarını ve tehditlerini bir kenara koyarak tekrar kaldığımız yerden devam edeceğim, çok can yakan bir meseleden bahsederek bir soru sormak istiyorum. Pontos soykırımı oldu mu ? Elbette hakli itirazinizi buradan duydum. Pontos soykırımı elbette oldu, peki Yunan devleti çok geç olsa da Pontos soykrimini taniyan karari 1994 senesinde kabul etti mi ? . O zaman soru geliyor bu soykriminin ana sorunlusu Mustafa Kemal değil mi ? Nasıl oluyor da Yunanistan'da ve Pontoslu Rumların en yoğun yaşadığı kentte soykirımcı Mustafa Kemal'in müzesi ya da evi olabiliyor ? Berlin' de Adolf Hitler'in müzesi ya da evi olabilir mi ? Eğer bu olamıyorsa diğeri nasil oluyor aklım almıyor

Yunan hükumeti Pontos soykırımında canlarını kaybetmiş olan insanları inciltmek yerine karşılıklılık (Mütekabiliyet) ilkesine de dayanarak soykrımcı Mustafa Kemal evini neden kapatmıyor, umarım yukarıda biraz  bahsettiğim Türk devletinin tehditleri yüzünden değildir !!!  Eğer öyle ise Yunan yöneticilerine tavsiyem Yunan tarihi ve demokrasi ile ilgili tekrar okumalar yapmasıdır, kendi kültürünüzden, tarihinizden, devrimci geçmişinizden koparsaniz geriye hiç birşey kalmaz, geçmişi olmayanin geleceği asla olmaz,  bu silik ve demokrasimize yakışmayan adımların nedeni de budur, yukarda da dediğim gibi bize yakışmayan bu politika, bu duruş bir an önce terk edilir,  o zaman politikamız gerçek kişiliğini bulur ve böylesi tehdit ve saldirilara o zaman maruz kalmayiz. 

#Halaburadayiz

Gençliklerine İzin Verilmeyenlerin Bayramıdır 19 Mayıs

Yarın bütün yurtta 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlanacak. Yine birileri (Kemalistler) Samsun’a ayak basacak.  

Oysaki bu ülkenin kaderini değiştiren 1915 sonrası her milli bayram, bir mezbahanın arka bahçesidir. Hep bir acıyı/katliamı örtmek için ya çocuklara ya gençlere ya da zafer/kurtuluş adıyla bizlere resmi ideoloji tarafından armağan edilen bayramlar, özünde kanın ve gözyaşının gizlenmesi gerçeğidir. 

Yani ne kadar çok milli bayram, o kadar çok katliam demektir. Ne karanlık tarihimiz var bizim. Hemen hemen her güne denk düşecek kadar katliamlara imza atmışız. Belki de bu yüzden acının ve yok oluşun ülkesidir Türkiye.

Samsun, bir zamanlar tıpkı Smyrina (İzmir), Mardin gibi çok dilli, çok dinli, çok etnikli bir coğrafyanın merkeziydi. 1915 ile başlayan 1924’e dek devam eden süreçte tek tipçiliğe kurban edilen Samsun’da, bir zamanlar Ermeniler ve Pontus Rumlar da yaşardı.1924’ten sonra bu halklar tamamen yok edilmese de yok denecek kadar aza indirilmiştir. Toplumsal belleği yok etmek isteyen Kemalizm, Türk kültürü dışında diğer kültürlere tam bir faşizm uygulamıştır. Bu gün Samsun’u görenler pekâlâ bilirler ki faşizme karşı inatla direnen Rum ve Ermeni kültürünün izleri hala günümüzde vardır.

Osmanlı sultanlığında Rum vatandaşlarına yönelik önlemler uzun süren bir zaman dilimine, yani 1912’den 1922/1923’lere kadar yayılmakla birlikte Pontus ya da Karadeniz bölgesindeki takibatlar ve imhalar cumhuriyetin kurulmasından sonra da yani 1924 yılına kadar sürmüştür.

Rumlara yönelik takibatlar ise 1919’da başlamıştır. 1915’te Talat Paşa’nın uyguladığı yöntemle büyük benzerlik içinde olan Mustafa Kemal ve yoldaşları, 1920’nin başlarında Kilikya Maraş’ta ve Hacin’de 9 bin Rum katletmiştir. 1922’de sürgün edilen Rumlar aynı 1915’te olduğu gibi Avrupalıların ve Amerikalıların tanıklık edemeyeceği güzergâhlar seçilerek tehcir edilmiştir.

İstanbul hükümetinin zayıflamasıyla müdafai hukuk, milliye cemiyetleri komiteler halinde halkı, galip güçlere ve onların işgal amaçlarına karşı direnişe çağırır. Osmanlı ordusundan firar eden askerler de bu çetelere katılır. 16 Mayıs 1919’da Sultan Vahdettin, General Mustafa Kemal’i, İstanbul’dan Samsun’a yollar yollamasına ama bu Sultan’ında sonu olur böylece. Sultan’ın, Kemal’i göndermesinin en büyük nedeni,  İngilizlerin 9 Mart 1919 tarihinde Samsun’a askerî birlik çıkarmalarıydı. Atatürk,  19 Mayıs’ta beraberindekilerle Samsun’a çıkar.
Atatürk’ün Samsun’a çıkması,  hem ülkenin hem de kendisinin kaderini değiştirmiştir. Ve Samsun’a çıkmasıyla birlikte gençliğe şöyle seslenir:
‘’Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.’ Oysaki doğruyu görmesine bile izin verilmeyen kadim halkların gençliği bu çağrıyı duymadı / duyamadı. Çünkü onlar 1915 soykırımının kefensiz ölüleriydi.
1919’da Samsun’a çıkarak başlayan, sözde Kurtuluş Savaşı ile devam eden Ankara’daki ulusalcı hükümet,  yönetimin başına geçer geçmez Rumların angaryaya tabii tutulmasını,  1921’de tekrar yürürlüğe koydu. Bu ülkede ulusallaştırma fikrinin ilk kurbanları Rumlardır.

Hıristiyanların özellikle de Rumların Batı Anadolu’dan sürülmeleri 1913’te başlamış olmasına karşın, İyonya’da (Ege’de) etnik temizlik yapılmasını engelleyecek nihai karar ancak balkan savaşının bitiminde ve Enver Paşa’nın 1914’de Harbiye Nazırı olmasından sonra alındı. Soykırımın mimarlarından Talat Paşa 14 Mayıs 1914’te, Dardenel’den (Çanakkale) Çeşme’ye kadar olan tüm Yunan yerleşim birimlerini terör yoluyla ortadan kaldırmayı ve yerlerine ülkenin iç kısımlarına yerleştirilecek Türkleri ve Müslüman mültecileri getirmeyi kararlaştırdı.

1914’ten itibaren, Yunanistan’a veya Osmanlının Doğu ve İç kısımlarına sürülen İyonyalı, Trakyalı ve Pontuslu Rumların toplam sayısı 500.000 – 773,00 olarak verilmektedir. Osmanlı Hükümeti Temmuz – Ağustos 1914’te, 18 – 40 yaş arası Rum erkeklerinden “Amele Taburları” oluşturarak onları sistematik olarak ölüme sürükledi. 1916 yılı kış ortalarında Pontus Rumlarına dönük takibatlar, sürgünler ve imhalar başlatıldı.

Medeni dünyanın bu sürgünleri protesto etmemesi ve görmezlikten gelmesi yüzünden Osmanlı ve yeni cumhuriyet bu yaptırımları, Ermenilere, Süryanilere, Ezidilere, Alevilere ve son otuz yıldır Kürt halkına, kısacası boyunduruk altındaki halkların hepsine uyguladılar. Jön Türkler, Ermenilere ne uyguladılarsa aynı yöntemi Rumlara da uyguladılar. Rum kafileler de büyük mahrumiyetler yaşamış, ama onlar Ermeniler gibi genel bir katliama tabi tutulmadılar. Bu, Rumlara acıdıkları için değil o dönemde Alman müttefiklerin Yunanistan’ın itilaf devletlerinin yanında yer almaması içindir.
Bir zamanlar Ege’nin, Trakya’nın, Karadeniz’in, Orta Anadolu’nun kadim halkı olan Rum’lar neredeler şimdi? Her beş kişiden birinin gayrı Müslim olduğu bu topraklarda  kadim halklara ne oldu?. Bu gün Rumların, Türkiye geneli nüfusları yaşadığı baskılardan ne yazık ki anayurtları olan Anadolu’ (Anatolia) da 3 bine düşmüştür. Bu, hepimizin suçudur. Dedelerimizin kanlı mirasıyla, 98 yıldır üzerimizde duran nar lekeleri temizlenmedikçe bu ülkeye ne barış gelir ne de demokrasi.

1915’de olduğu gibi Samsun’da 13 yaş ve üstü özellikle erkek çocukları geçmişi hatırlar düşüncesiyle topluca katledildi. M.Kemal’in gençliğe verdiği önem,  işte tam da burda saklıdır. Katliamlar sonucu yok edilen Ermeni, Süryani, Rum, Ezidi gençlikten bu gün söz edemiyorsak bunun tek nedeni işte böylesi faşizan anlayışlardır. 24 Nisan gibi, 19 Mayıs’ta bu yüzden ulusal soykırım günüdür. Ve bu gün 19 Mayıs, Rum halkıyla birlikte bizlerde aynı yası paylaşıyoruz. Bu günde gözyaşlarımızın rengi Rum, Ermeni, Süryani, Alevidir.

ZEYNEP TOZDUMAN  /zeynoege@mynet.com

19 Mayıs 1919: POE, Selanik'te 353.000 ölü Pontuslu Rum'u onurlandırdı

Türkiye'nin Pontus Rumlarına yönelik soykırıma ilişkin uluslararası tanınma talebinin reddedildiği Ayasofya Meydanı'nda yaşananlar...

Yunanistan Panpontos Federasyonu, Pontus Rumlarına yönelik soykırımın 105. kara yıldönümünü Selanik'in Ayasofya meydanında duygu ve saygı atmosferinde andı.

Pontus bayrakları ve Pontus kulüplerinin pankartlarını taşıyan ve Soykırım logolu siyah tişörtler giyen yüzlerce kişi, trajik olayların 353.000 masum kurbanının yanı sıra unutulmaz vatanlarından koparılan yüz binlerce insanı da anarak saygı duruşunda bulundu. tarihin zaman aşımına uğramayacağının altını çizerek, suçun uluslararası tanınması yönündeki taleplerini geri çektiler.

POE etkinliği, Ayasofya ve Ermou sokaklarının birleştiği noktada Pontia Mana (Pontus Helenizmi Soykırımına ilişkin bir anıt) heykelinin önünde masum kurbanlar için düzenlenen bir anma töreniyle başladı.

Bunu Selanik Belediyesi Filarmoni Orkestrası'nın dua alayı takip etti ve hemen ardından çelenkler bırakıldı.  Çelenkler, DTÖ Başkanı Giorgos Varythymiadis, içişleri bakan yardımcısı ve Makedonya ve Trakya işlerinden sorumlu Stathis Konstantinidis, Orta Makedonya Valisi Apostolos Tzitzikostas, Selanik Belediye Başkanı Stelios Angeloudis, Pavlou Belediye Başkanı Mela Dimitris Aslanidis tarafından bırakıldı. , Kordelios Evos Belediye Başkanı Smou Eleftherios Alexandridis, Yunanistan Ulusal Ermeniler Komitesi temsilcisi Tigran Sarkissian, Neapolis-Sykeon Belediye Başkanı Simos Danielidis, Uluslararası Pontus Rumları Federasyonu temsilcisi Vassilis Mousidis, Kara Kulüp Başkanı Selanik Ioannis Apostolidis ve Pontuslu Bayanlar Bakımı Sofia Iakovidou üyesi.

Bir dakikalık saygı duruşunun ardından anma töreni Yunanistan Ulusal Marşı'nın çalınmasıyla sona erdi.

"Pontos'un modern kahramanı" M. Charalambidis

 İlk olarak DTÖ Başkanı G. Varithimiadis tarafından, bu yılki 19 Mayıs'a denk gelen üç yıldönümüne, Kıbrıs'ın işgalinin 50. yılına, DTÖ'nün kuruluşunun 20. yılına değinen bir dizi tebrik vardı. hatta "Pontusluların modern kahramanı" olarak tanımladığı Michalis Charalambidis liderliğindeki Pontus Rumlarına yönelik Soykırım'ı tanıyan kararın üzerinden 30 yıl geçti ve anısına bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

Soykırımın uluslararası tanınması gerektiğine atıfta bulunarak, inkar sürekliliğin bir garantisi olduğu için tarihsel hukuku savunmamız gerektiğini aşırı vurguladı.

"Tanınmak tüm Helenizmin sorunudur"

 Daha sonra söz alan İçişleri Bakan Yardımcısı Stathis Konstantinidis, 19 Mayıs'ın tüm Pontuslular için adalet günü haline gelmesine kadar tanınma çabalarının devam edeceğinin sözünü verirken, tanınma talebinin sadece Pontuslular değil, " tüm Helenizmin meselesidir".

Daha sonra söz alan İçişleri Bakan Yardımcısı Stathis Konstantinidis, 19 Mayıs'ın tüm Pontuslular için adalet günü haline gelmesine kadar tanınma çabalarının devam edeceğinin sözünü verirken, tanınma talebinin sadece Pontuslular değil, " tüm Helenizmin meselesidir".

 Orta Makedonya Valisi Apostolos Tzitzikostas, Helenizm'in "sakatlanması" olarak nitelendirdiği Pontus Soykırımı ve Küçük Asya Felaketi gibi trajik olayların geride bıraktığı yaralara değinerek, yardım edenlerin mülteciler olduğunu ekledi. 20. yüzyılda Yunanistan "başını kaldırsın".


"Pontiac Hareketi"

 Selanik Belediye Başkanı Stelios Angeloudis ise, "Milliyetçiliğin ve hoşgörüsüzlüğün bedelini ödeyen" 353 bin kurbandan söz ederken, "Pontos şehitlik haçına ilk tırmanan oldu" derken, Polychronis'in şu sözlerine atıfta bulundu: Enepekides, Pontus Rumlarının soykırımını "yaşayan bir Auschwitz'di, bu insanlar ölene kadar yürümek zorunda bırakılmıştı".  Son olarak "Pont meselesinden değil, Pontus hareketinden bahsediyoruz" dedi.

Yunanistan Ermeni Ulusal Komitesi temsilcisi Tigran Sarkisyan, her iki olayın da failinin Türkiye olduğunu belirterek, Ermeni Soykırımı hakkında uzun uzun konuştu ve dünyayı güçlünün hakkıyla hakikat hakkıyla mücadele etmeye çağırdı.

"Helenizm özür istiyor Sayın Erdoğan!"

 DTÖ Onursal Başkanı Giorgos Parcharidis, "Helenizm özür istiyor Sayın Erdoğan!" ifadesiyle büyük alkış aldı ve Yunanistan'ın Pontus meselesini ikili ilişkilere sokması durumunda galip geleceğini tahmin etti. Aynı durum Türkiye için de geçerli olacak çünkü "medeni insanlarla masaya oturabilecek"

Ancak hemen şunu da ekledi: "Bağımsızlığımızdan vazgeçmeyi asla kabul etmeyeceğiz.  Son Türk askeri topraklarımızdan ayrılana kadar direneceğiz" sözleri salondan uzun süre alkış aldı.

Etkinlik, Alexis Parcharidis'in "Virgin Romanya" ve "Tin patrida m'chasa" şarkılarını seslendirmesiyle, lirde Yannis Tsanasidis ve tefte Nikos Filippidis ve Selanik Valiliği'nin seçkin SPOS dansçıları grubundan Pyrrhios Serra'nın eşlik etmesiyle sona erdi.


Türk konsolosluğuna protesto yürüyüşü 




 "Masumların kanı kurumaz, soykırımcılardan kamuoyundan özür dileriz", "Tarih Pontos okullarına girsin, soykırımı tüm dünya öğrensin" ve "Pontos, Kıbrıs, Ermenistan, artık soykırım yok" gibi sloganlarla "Halk pankart ve pankartlarla toplanıp Türk konsolosluğuna doğru yola çıktı.

Orada, DTÖ Başkanı G. Varithimiadis, onursal başkan Giorgos Parcharidis ve profesör Christos Klerides eşliğinde bir karar sunmaya çalıştı, ancak bu, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'ndan bir temsilcinin müdahalesinden sonra mümkün olmadı. Türkiye ile yapılan hükümetlerarası anlaşmalarda kararın yandaki ağaca yapıştırılması önerildi.

G. Varithimiadis, bu özel öneriyi "atalarımıza hakaret" olarak nitelendirdi ve karakteristik bir şekilde "Bunu yastığımın üzerine koymayı tercih ederim" diye ekledi.

 Metin, fotoğraflar: Elli Tsolaki, Romanos Kontogiannidis

9 Mayıs 2024 Perşembe

GÜNCEL Nikos Kapetanidis Eylem Birliği’nden Açıklama

Basın Bülteni – Duyuru 9 Mayıs 2024

Nikos Kapetanidis Eylem Birliği

“Resmi Yunan-Türk ilişkileri ve Soykırım”.

Bilindiği üzere Yunan Parlamentosu 24 Şubat 1994 tarihinde Pontus Rumlarının Soykırıma uğradığını oybirliğiyle kabul etmiştir.

O tarihten bu yana Yunan Devleti konuyu diplomatik boyutuyla ele almadığı gibi, bugüne kadar Yunan-Türk diyaloğunda da açık ve aleni bir şekilde gündeme getirmemiştir.

Yunan Devleti, koordineli kurumlarıyla Ulusal Anma etkinliklerine sadece katılmaktadır.

Resmi Türkiye her yıl 19 Mayıs’ta Soykırımın masum kurbanlarına hakaret etmekte, Gerçekleri çarpıtmakta ve Yunanistan’ı Türklere karşı soykırım yapmakla suçlamaktadır.

Yunanistan’ın yanıtı ise tarihin zaman aşımına uğramadığı ve Türkiye’nin tarihi geçmişiyle yüzleşmesi gerektiği yönündedir.

Yunanistan soykırım konusunu hiçbir zaman resmi olarak Türk-Yunan diyalog masasına koymamıştır.

Günlük olarak soykırımın tanınmasını talep etmemektedir.

Bu konuyu Türkiye’nin üyesi olduğu Avrupa Birliği’ne nihai katılımı için bir koşul haline getirmemiştir.

1994’ten bu yana bir Yunan ve bir Türk lider arasında yapılan hiçbir ikili zirve toplantısında Soykırım kelimesi telaffuz edilmemiş veya tartışılmamıştır.

Her iki tarafın gazetecileri de 1994’ten bu yana hiçbir basın toplantısında Yunanistan ve Türkiye liderlerine soykırım konusunun tartışılıp tartışılmadığını sormamıştır.

Soykırım bir “iç politika” meselesi midir?

Bizim için HAYIR.

Bu, Ulusal Savunma ve Stratejinin en önemli meselesidir.

Savunma sadece silahlanma değildir.

Aynı zamanda halkımızın, Osmanlı boyunduruğunun bir Sancağı olarak ülkenin Finlandiya’laştırılmasına akılları ve kalpleriyle karşı çıkacak şekilde manevi olarak donatılmasıdır.

Bizim için Soykırım, ne boyunduruklara ne de takaslara ve pazarlıklara girmeyen atalarımızın onuru ve haysiyetidir.

Biz bunu küçük kuvvetlerimizle talep etmiyoruz.

Atalarımız, mezarsız ölülerimiz haykırıyor ve Yunanistan’ın binlerce masum insanın yok edilmesinin bedelinin ödenmesi için talepte bulunmasını istiyor.

Ankara’dan

Hemen şimdi…


Kaynak


19 Mayıs Soykırımı: Katliam, Sürgün, Asimilasyon

 TOLGA GÜNEY 

Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı 1876’da (1. Meşrutiyet) Osmanlı İmparatorluğu, ilk kez bir Anayasayı kabul etti ve parlamento açıldı. 

Çok kısa sürecek bu girişim her şeye rağmen Osmanlı feodalizminin sonlandığı anlamına geliyordu. Ama anayasayı rafa kaldırıp, parlamentoyu fesheden Abdülhamit 33 yıl sürecek İstibdat Dönemi’nde tüm muhaliflere ama özellikle Ermenilere yönelik katliam ve sürgün girişimlerinde bulundu. 300 bin Ermeni’nin hayatını kaybedeceği bu süreç, Hristiyan uluslara yönelik sürecek olan soykırım planının başlangıcı oldu. 1.Dünya Savaşı’na Almanların safında giren Osmanlı, 1915 yılında Ermenilere yönelik 1,5 milyon insanın hayatını kaybettiği dünyanın en büyük soykırımına imza attı. Hristiyan nüfusa yönelik ilk tehcir (sürgün) ise 1911’de Rumlara yönelik gerçekleştirildi. 1916 yılından itibaren ise iki yıl sürecek “Rumların Tehciri” ile bu süreç devam etti; 1919’a kadar 300 bine yakın Süryani ve 150 bin Pontos Rum’u da hayatını kaybetti.

Resmi tarihe göre ‘Milli Mücadele’nin başlangıcı kabul edilen 19 Mayıs 1919 tarihi ise Pontoslu Rumlar için acı, hüzün, işkence, ölüm; SOYKIRIM demektir. Bu tarih Abdülhamit ile başlayıp İttihatçılarla devam ettirilen Ermeni, Süryani ve Rumları kapsayan Hristiyanlara yönelik imha planının, üçüncü etabının başlamasıydı. Bu etap, ikinci etapta katledilen 150 bin Pontoslu Rum ile birlikte 353.000 kişinin canına, 1 milyon 250 bin Rum’un Mübadeleyle (Pontos’tan 200 bine yakın) sürgün edilmesine yol açtı. Bu süreçte ayrıca Pontos ve Küçük Asya’da yaşayan 800 bin Rum kayboldu, akıbetleri öğrenilemedi. Pontos’taki kayıpların arasında 25 bine yakın çocuk da vardı. Böylelikle sürgün ve kayıplarla birlikte 1876’dan itibaren toplam 4,5 milyon Hristiyan yok edildi. Asıl savaş Pontoslu Rumlara, Küçük Asya ve Anadolu’daki Hristiyanlara yönelik yapılmış ve memleket işgalcilerden değil, binlerce yıldır o topraklarda doğup büyüyen Hristiyanlardan kurtarılmıştır.

İTİRAF

4 Mayıs 1920 – 13 Aralık 1920 tarihlerinde TBMM Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı), 24 Aralık 1921 – 27 Ekim 1923 tarihlerinde Sağlık Bakanlığı yapmış olan Dr. Rıza Nur’un Topal Osman ile yaptığı aşağıdaki konuşma ise soykırımın itirafı:

“Ağa, Pontus’u iyi temizle!” dedim.

“Temizliyorum” dedi.

“Rum köylerinde taş taş üstünde bırakma” dedim.

“Öyle yapıyorum ama kiliseleri ve iyi binaları lazım olur diye saklıyorum” dedi.

“Onları da yok et, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler” dedim.

“Sahi öyle yapayım. Bu kadar akıl edemedim” dedi.

Bu imha planı 1921 yılına kadar çeteler aracılığıyla sürdürüldü. Bu çeteler 1921’de kurulan Merkez Ordusu ile Nurettin Paşa komutasına bağlandı. 1922 yılında lağvedilen Merkez Ordusu’nun yerini 10. Fırka kuruldu ve bu 1923 yılında Lozan’da imzalanacak Mübadele Anlaşması’na kadar sürdü.

MERKEZ ORDUSU


Mustafa Kemal ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919 tarihinden itibaren Topal Osman, Kel Hasan, Halil Tapanoğlu, Said Tapanoğlu, Mehmet Tataloğlu, Kara Mehmet, Larçınzade Hakkı Bey, Mehmet Tirali, İpsiz Recep gibi çetecilerle görüşüp Pontos Rumlarına yönelik başlattıkları saldırılarda binlerce Rum katledildi. Katledilenlerin çoğunluğu sivil halktı. Çeteler aracılığıyla sürdürülen bu saldırılar Pontos partizan örgütlenmesini zayıflatmadığı gibi tam tersine güçlenmesine sebep oldu. Partizanların 1920 yılının aralık ayındaki sayısı resmî tarih kaynaklarına göre 25 bin civarındadır. Ve tüm köy, kasaba ve ilçelerde Rum halkı partizanlara destek vermektedir.

Yüzyıllardır Osmanlı’nın zulmü̈ ile açlık ve yoksullukla boğuşan Rumlar birçok katliama uğrayıp dili, dini ve kültürü̈ yok edilmek istenmişti. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise bu saldırılar daha da yoğunlaşmış, 20.yüzyılın başlarında ise imha ile karşı karşıya kalmışlardı. Can güvenliği kalmayan Rumların tek çaresi ise örgütlenmek ve direnmekti. Bu tarihlerde, bağımsız Pontos fikri de dâhil olmak üzere farklı kurtuluş önerilerini içeren siyasi yapılar ortaya çıktı. 

 

İşte Merkez Ordusu, böyle bir süreçte tamamen bölgedeki Hristiyan nüfusu yok etmek amacıyla kuruldu. Osmanlı’nın 1. Emperyalist Dünya Savaşı sonucu yenilenlerin cephesinde yer almasından dolayı imzalanan Mondros Mütarekesi kararları doğrultusunda orduları dağıtılmıştı. Bunun üzerine silahlarını teslim etmeyen Kazım Karabekir’e bağlı 15. Kolordu ve çetelerden oluşacak yeni bir askerî örgütlenmeye gidildi. Ordu karargâhı olarak Amasya’nın seçilmesinin sebebi ise Pontos direnişine karşı hâkim olabilme düşüncesiydi. Nitekim bu ordu lağvedilene kadar da karargâh Amasya olarak kaldı. Sadece Koçgiri katliamı sırasında, Nurettin Paşa komutayı Sivas Ümraniye’den yürüttü.

Yeni kurulan ordunun karşılaştığı ilk sorunlardan biri, Ordu Sancağı oldu. TBMM’nin 12 Aralık 1920’de aldığı bir kararla Ordu Sancağı kuruldu. Fakat Ordu Sancağının 15. Kolordu mu yoksa Merkez Ordusu’na mı dâhil olacağı ise belirsizdi. 24 Aralık’ta Erkan-ı Harbiye-i Umumiye/Genel Kurmay Başkanlığı Ordu Sancağının Merkez Ordusu’na dahil edildiğini açıkladı ve Merkez Ordusu’nun yetki alanları biraz daha arttırıldı. Bu son kararla birlikte batıdan doğuya tüm Pontos yerleşim birimleri Merkez Ordusu’nun çalışma alanı olarak belirlenmiş oldu.

İSTİKLAL MAHKEMELERİ

Katliam sonrasında ise geriye kalan Pontoslu Rum ve Pontos katliamına karşı çıkan Türkler İstiklal Mahkemelerinde yargılandı. Bu yargılamalarda 69 Pontos Rumu idam edilirken, birçoğuna da çeşitli cezalar verildi. Yine Nurettin Paşa hakkında soruşturma başlatılması kararının alındığı gizli TBBM görüşmesinin yapıldığı aynı tarihte, yani 4 Ekim 1921 tarihinde Samsun’dan Amasya’daki İstiklal Mahkemesine sevk edilen 31 Müslüman kadın burada yargılandı. Fakat bu yargılamanın sonucunun ne olduğuna dair resmi bir kayıt bulunmuyor.

Ayrıca Samsun’un Vezirköprü ilçesinde bulunan bir hapishanede yatmakta olan Rumlara yardım ettiği gerekçesiyle hapishane gardiyanlarından Uzunoğullarından Halil oğlu Mehmet ve kardeşi Hakkı da Amasya’da Büyük Millet Meclisi seçilmiş üyelerinden oluşan Samsun Bölgesi İstiklal Mahkemesinde yargılanırlar. İstiklal Mahkemesi her ikisi hakkında da idam kararı verir.


1923 CUMHURİYET SONRASI ASİMİLASYON SÜRECİ


MÜBADELE


Pontos Soykırımının ikinci etabını ise 1923’te Lozan Antlaşması’na ek olarak yapılan mübadele uyarınca Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan zorunlu göçe tabi tutma izledi. Bu süreçte 1 milyon 250 bin Rum zorunlu göçe tabi tutularak, binlerce yıllık yurtlarından koparıldılar. Bunun yaklaşık 200 bini Pontos bölgesindendi. Bu sürecin de en büyük kaybını kadınlar yaşarken, yüzlerce kadın sürgün yollarında, Yunanistan’da karantina altında intihar etti. Yüzlercesi hastalıklarla hayatlarını kaybettiler

GÖÇ


Sonraki süreç ise geriye kalan Rum nüfusun tamamen asimile edilmesini kapsıyordu. Bunun en önemli aracı ise yine göç oldu. Pontos’ta kalan ve Romeika konuşan ‘Müslüman’ Rumlar, çeşitli tarihlerde birçok bahane ile yurtlarından sürgün edildi. 1929 yılında Trabzon Çaykara ilçesinde gerçekleşen sel felaketi bahane edilerek buradaki nüfus Trabzon’un Maçka ve Pelitli ilçeleri ile Erzincan’ın Tercan, Mercan ve Çayırlı ilçeleri ve Bayburt ile Muş illerine gönderildi. Yine 1959 yılında gerçekleşen sel felaketinin etkisiyle 1965 yılında Hatay’ın Kırıkhan ilçesi ile Van’ın Özalp ilçesi, 1967 yılında Bursa’nın Orhangazi ilçesi ve 1973 yılında Çanakkale-Gökçeada ile 1974 yılında Kıbrıs İskele kentine zorunlu göçe tabi tutuldu. Yaşanan bu göçlerin iki temel özelliği vardı. Birincisi Türkiye ne zaman Kıbrıs’a yönelik Kıbrıs Rumlarını hedef almasına yönelik (1963,1974) İstanbul ve Pontos Rumlarını hedef aldı. İkincisi ise Romeika konuşan halk özellikle Kürt ve Alevilerin yaşadığı bölgeler ile Kıbrıs ve İmroz gibi Hristiyan Rumlarının yaşadığı bölgelere gönderilerek, halkları aynı anda asimile etmek hedeflendi.


İKTİSADİ GÖÇ

Bu toplu göçlerin yanı sıra yine Pontos bölgesinden Türkiye’nin çeşitli bölgelerine çok sayıda göçler yaşandı. Osmanlı döneminde iktisadi kapasitesi yüksek olan ve ticaretin merkezlerinden olan Pontos kentleri cumhuriyet ile birlikte bu özelliğini kaybetti. Ticaret ekonomik bakımdan şehrin belkemiğini oluşturuyordu. 19’inci yüzyılın son çeyreğinde Trabzon’da Anadolu ve İran ticareti ile uğraşan 13 komisyoncu, Trabzon ve çevresinin ihraç malları ticareti ile uğraşan 33 ticarethane ve bölgeye ithal edilen malların ticaretinde uzmanlaşmış 63 ticarethane mevcuttu. Yine sadece 1913 yıllarında 5 bin 927 ticaret gemisi Trabzon limanını kullandı.  (Kaynak A&P Trabzon 1900 raporu). Cumhuriyet dönemi ile birlikte bu süreç tersine döndü ve Pontos bölgesinde ekonomik bir gerileme yaşandı. TÜİK verilerine göre Trabzon’un 2007 yılında 5,4 Milyar dolar olan Gayri Safi Yurt İçi Hasılası, 2021 yılında 4,9 Milyar dolara geriledi. Aynı zamanda Trabzon’un Gayri Safi Yurt İçi Hasılasının Türkiye toplamı içindeki payı da azaldı. Trabzon’un 2004 yılında yüzde 0,79 olan payı, 2021 yılında yüzde 0,61’e geriledi. Trabzon’un Gayri Safi Yurt İçi Hasılası, Türkiye ortalamasında 2021 yılı verilerine göre yüzde 38 daha düşük düzeyde yer aldı.

Özellikle 1970 yıllardan itibaren ise Pontos kentlerinden hem Avrupa’ya hem de Türkiye’nin büyük kentlerine yoğun bir göç başladı. Başta İstanbul, Bursa ve Kocaeli olmak üzere sanayinin yoğunlaştığı kentlere gelen Pontoslular burada metal, inşaat, döküm gibi en ağır işlerde çalışıp, şehrin kenar mahallelerinde yaşadılar. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2022 verilerine göre de en az genç nüfusa sahip olan kentler Pontos kentleri olurken, bu kentlerde nüfusun yüzde 14’ünden daha azını gençler oluşturuyor. Bu göç aynı zamanda halkı dili ve kültüründen koparan bir asimilasyon sürecine sürükledi.   

EKOLOJİK GÖÇ


Son yıllarda ise eko-kırım ve halkın geçim kaynağı olan fındık, çay ve tütün gibi ürünlerde yaşanan kayıplar Pontos’ta göçe neden olan bir başka etken oldu. Pontos kentlerinin yaklaşık yüzde 80’ine maden işletme ruhsatı verilirken, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre bu oran Gümüşhane’de yüzde 93, Giresun’da yüzde 85, Rize’de 82, Trabzon’da yüzde 77, Ordu’da 74 oldu. İşletme ruhsatı verilen alanların neredeyse tamamı ise yerleşim yerleri, tarım ve ormanlık alanlardan oluştu. Yine bölgede 246 aktif Hidroelektrik Santral bulunuyor ve onlarcası da yapım ya da planlama aşamasında. Pontos’ta yapılmaya çalışılan en büyük kimliksizleştirme ve asimilasyon politikası ekolojik talanla birlikte geldi. Pontos’un yaylarını, derelerini, ormanlarını, vadileri yavaş yavaş yok edilirken, bölge halkı ise göçe zorlandı. Mera ve tarım arazilerinin maden sahaları içinde kalması yüz yıl önce katliam ve mübadele ile göçertilen Pontosluların tekrar sürgüne gönderilmesinden başka anlama gelmiyordu. Geçim kaynaklarını, mera ve yaylarının maden şirketlerine, derelerini HES’lere kaptıran halk, “çareyi” büyük şehirlerde ucuz iş gücü olmakta buldu. Burada kültüründen kopan, dilini konuşmaktan çekinen halk zamanla asimile olmaya mecbur bırakıldı.

İSİMLER DEĞİŞTİRİLDİ


Asimilasyonunun bir diğer ayağı ise Cumhuriyet tarihi boyunca Pontosluların dilleri ve kültürlerinden koparılması oldu. Devletin dil operasyonu, önce ‘anadilini unut Türkçe konuş’ ile başladı. Ardından ‘ismini, sokağını ve apartmanın adını değiştir’e kadar gitti. Aslında yapılan kimliklerin bastırılması ve zamanla silinmesini kapsayan bütünlüklü bir operasyondu. O kadar ki 1930’lu yıllarda çarşı, pazarı denetlemesi gereken zabıtaya, vatandaşın sokakta Türkçe konuşmasını denetlemesi ve konuşmayana para cezası kesmesi görevi de verildi.

Asimilasyon politikalarının en açık örneklerinden biri yer adlarının değiştirilmesine ilişkin uygulamalardı. Bu uygulamalar bir yandan belleğin silinmesini sağlarken bir yandan da yeni kimliğin edinilmesinin sembolüydü. 1940 yılında İçişleri Bakanlığı’nın hazırladığı 8589 sayılı genelge ile değiştirmeler başladı. Bu genelgeyle valilikler tarafından dosyalar oluşturuldu ve sistematik olarak yer adları değiştirilmeye başlandı. 1941 yılında yapılan Birinci Türk Coğrafya Kongresi ile Türkiye’nin 7 bölgeye ayrılması kararlaştırıldı ve Pontos, Lazistan coğrafyasına Karadeniz adı verildi. 1949’da 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu ile yer adlarının değiştirilmesi işlemleri yasal bir dayanağa kavuştu. 1957’da ise “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” kuruldu. Bu süreçte Rize’ de 105, Trabzon’ da 390, Giresun’da 167, Ordu’da 134, Samsun’da 185, Gümüşhane’ de 343, Tokat’ta 245 köy adı değiştirildi. Bu adların çok büyük bölümü Türkçe olmayan yer adlarıdır.

Yer adlarının değiştirilmesi politikası Müslüman ortak kimliğe yapılan vurgunun yalnızca araçsal bir söylem olduğunun ve asla gerçek politikaları yansıtmadığının en açık kanıtlarından birini oluşturmakta. Zira bu yer adlarını kullanan insanlar Müslümanlaşmış halklara mensuptu. Ancak bu dilleri kullanmaya devam ediyordu. Dolayısıyla bu politikalarla hedeflenenin bölgenin Türkleştirilmesi olduğu rahatlıkla söylenebilir.


MÜZİĞİN TÜRKÇELEŞMESİ


Dil asimilasyonunun bir diğer ayağı ise müziğin Türkçeleştirilmesi oldu. Bu kapsamda İstanbul Belediye Konservatuarı (bugün İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı) öğretim üyelerinden bir grup 1926 yılından başlayarak cumhuriyet kadrolarının talimatıyla çeşitli geziler düzenler. Bu gezilerin dördüncüsü ise Pontos ve Lazistan’ı kapsar. Sinop, Giresun, Trabzon, Rize, Gümüşhane, Bayburt, Rize ve Artvin illerini kapsayan bu gezi sırasında yaptıkları iş, şarkıları notalara döküp kayıt altına almaktır.

1967 yılında ise bu kez TRT tarafından aynı amaçla Pontos ve Lazistan’a gönderilen bir ekip, ezgileri bant kaydı haline getirir. Bu gezilerde derlenen ezgilerden bir kısmı sözlerinden koparılmış, yeni ve Türkçe sözler yazılarak asimilasyonun birer aracı haline getirilmiştir. Hemşince, (Batı Ermenicenin bir ağzı), Rumca (Romeika), Lazca birçok şarkı kayıt altına alındıktan sonra sıra bu şarkılara Türkçe söz yazmaya gelir. Yani şarkıları Türkçeye tercüme etmek de değil, tam tersine yeni şarkı sözleri yazılacak ve böylece şarkılar da Türkçeleştirilecektir (türküleşecektir). Ve tabi bu şarkılara artık ‘Türk Halk Müziği’ adı verilecektir. Halk bildiği, tanıdığı bu ezgileri bu kez Türkçe sözlerle dinlemek zorunda kalmıştır.


Dolayısıyla artık Rum müziği, Laz müziği, Hemşin müziği yoktur; Karadeniz müziği vardır. Oysa Rum müziğinde belirgin olan enstrüman kemençe iken Laz müziğinde tulum göze çarpıyor. Yine kaval ve davul Trabzon, Gümüşhane gibi Rum şarkılarının yanı sıra Laz şarkılarında da öne çıkıyor. Batıya Samsun’a doğru gidildiğinde ise bir başka enstrüman, zurnayı görüyoruz. Halk oyunları da birbirlerinden farklıdır üstelik. Ama batısından doğusuna tüm illerdeki kültürel ve etnik farklılıklardan kaynaklanan müzik çeşitliliği yok sayılarak, yok edilmeye çalışılarak bir ”Karadeniz” müziği(!) dayatılıyordu. Kuşkusuz halklar birbirlerinin müziğini dinliyor ve bu ezgileri kendilerine yakın buluyorlardı. Ancak sorun bu ezgilerin dillerinden koparılarak kendilerine sunulmasındaydı. Bu arada halk oyunları ekiplerinin giysilerinde Türk bayrağı arması takılması zorunlu idi

“Derelerin Taşı”, “Karadeniz’in Dalgası”, “Maçka yolları taşlı”, “Trabzon’un yolları”, “Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim”, “Gemiler Giresun’a” ve “Kalenin Bedenleri” gibi Rumlara ait birçok besteye Türkçe sözler yazılarak, günümüzde halen söylenmeye devam ediliyor.

KÖY ENSTİTÜLERİ

Asimilasyonun belki de en etkin boyutu modernleşme söyleminin arkasına sığınılarak eğitim üzerinden yapıldı. Kemalist modernleşme projesinin ayağı olarak kurulan Köy enstitüleri, Halkevleri gibi kurumlar o rolü oynadı. Birer aydınlanma kurumu olarak gösterilen bu kurumlar, taşıdığı modern değerler aynı zamanda Türk uluslaşmasının yani bütün Türkiye’yi Türkleştirmenin aracı oldu. Böylece insanlar köylü, Müslüman Rum, Laz, Hemşinli, Gürcü, Çerkes vb. olmaktan, modern laik Türk’e dönüştürüldü. Kendilerine hala Rum, Laz, Gürcü, Hemşinli,  diyen bu halklar artık yaşanan bir kimlik olmaktan çıkarak, kökene ati unsur ve en ilerici unsurlarda bile ‘mozaik’ olarak gösterildi. Okullarda “Hemşince, Lazca, Rumca, Gürcüce vb. konuşmayın diliniz bozulur! Okulda zorlanırsınız” denilerek ya da şiddet ve baskı ile bu diller unutturuldu. Halkların dilleri folklorik unsurlar olarak sunuldu, Türkçe ise modern ve ilerici olarak konumlandırıldı. Dolayısıyla bu kurumlar asimilasyon üzerinde önemli bir etkiye sahip oldu.

KİLİSELER YIKILDI, EVLERE EL KONULDU


Trabzon’da Rum Konstantin Kabayanidis’a ait köşk, Atatürk köşkü adı verilerek Mustafa Kemal’in kişisel varlığı ilan edildi. Yine Trabzon’da 1912 yılında Rumlar tarafından yaptırılan Opera binası 1925 yılında Sümer sinemasına çevrildi. 1956 yılında ise at arabalarının geçişini engellediği gerekçesi ile yıkıldı. Sinop’tan Rize’ye kadar yüzlerce kilise yıkıldı, Rum okulları Türkçe isimler verilerek kullanıldı. Aralarında hastanelerin de bulunduğu tarihi binaların birçoğu askeri kışla haline getirildi. Rumlara ait evler, konaklar ve araziler de paylaştırıldı.


SOYKIRIMDA KADINLAR


Birçok ulus devlet gibi Türkiye’de asimilasyon ve savaşı kadınlar üzerinden yürüttü. Öyle ki daha sonra hakkında Pontos soykırımı ile ilgili soruşturma açılan Sakallı Nurettin Paşa savunmasında şu ifadeleri kullandı: “Bütün Rumlarda bir devlet mefkuresi vardır. Fikrimizce, memleketimizdeki Rumlar bir yılandır. Bu yılanların zehirleri kadınlardır.”


Soykırımdan geçirilen köylerde ki Rum kadınlar zorla Müslüman erkeklerle evlendirildi. Müslüman ailelerce ‘kurtarılanların’ isimleri ve dinleri değiştirildi, evlatlık verildi. Çoğu eş ve çocuklarından bile kimliklerini sakladı. Özetle, yaşayabilmek için kimliklerinden vazgeçti.

Pontos soykırımına kadar bölgede aktif bir rol oynayan Pontos kadını, Cumhuriyet ile birlikte gitgide eve kapandı, kapatıldı. Bölgedeki ekonomik bunalımlar sebebiyle erkeklerin sürekli şehir ve yurtdışına gitmesi kadının yükünü iyice ağırlaştırdı. Cumhuriyet sonrası tek dil, tek din, tek millet sloganına yaraşır şekilde okullarda Rumca konuşanlara şiddetle zorla Türkçe öğretilirken, okula gitme oranı düşük olan ve kamusal alanın tamamen dışına itilmiş kadınlar, Rumca konuşmaya devam etti.

SAVAŞTA ÖN CEPHEYE

Tüm bu politikalar ile yıllardır asimile edilen Pontoslular, bu sefer de başka halklara karşı kullanılmaya başlandı. Kürt halkına karşı yürütülen savaşta, en önde kullanılan Pontoslular yer aldı. Savaşta yaşamını yitiren Pontosluların isimleri ise Sinop’tan Kemalpaşa’ya kadar yer alan bütün üst geçitlerle birlikte okul, hastane, sağlık ocağı ve sokaklara verildi. Bu yolla Pontos’ta şovenizmi diri tutan devlet, geçmişte sosyalistlerin belediyeler kazandığı, geniş halk kitlelerine ulaştığı bölgede etkinliğini sürdürmeye devam etti...

Tolga Guney, Pontos Gerçeği 


19 Mayıs 2023 Cuma

Pontos soykırımı döneminde Samsunlu Rumlar üç kere tehcire maruz kaldı

Samsun (Gr: Σαμψούντα), Türkiye'nin kuzeyinde Karadeniz kıyı şeridinde yer alan bir şehirdir.  Yunan Soykırımı sırasında Samsun ve çevresindeki Rumlar üç dalga halinde tehcir edildi: 1916/17, 1921 ve son olarak 1922'de. Bu tehcirlerden önce, bölgedeki Rumların sayısı yaklaşık 80.000 idi ve toplam nüfusun yaklaşık %65'ini oluşturuyordu.  .¹

Karadeniz kıyısındaki Samsun limanına yürüyüşlerinin ardından soykırımdan sağ kurtulanlar, onları İstanbul'a ve nihayetinde Yunanistan'a taşıyacak olan gemilere çekilmek üzere mavnalara yükleniyor.  Kaynak: Yeni Yakın Doğu, Nisan 1923, 14





Daha önce Yunanlıları Doğu Trakya'dan ve Küçük Asya'nın batı kıyı şeridindeki bölgelerden tehcir ettikten sonra, 1916'da İTC (İttihat ve Terakki Partisi) dikkatini Karadeniz kıyı şeridi boyunca topluluklar halinde yaşayan Rumlara çevirdi.  Bu tehcirler askeri zorunluluk gerekçesiyle yapıldı, ancak ölümcüldü ve mülkün yakılması ve yağmalanmasıyla aynı zamana denk geldi.


İttihat ve Terakki Altında Zulüm (1916-1917)


İlk sürgünler 1916'nın sonları ile 1917'nin başlarında gerçekleşti. Konstantinopolis'teki Yunan elçiliğinin 27 Aralık 1916 tarihli bir raporu, Samsun şehrinin Türk ordusu tarafından nasıl kuşatıldığını ve halkın şehir merkezine nasıl yönlendirildiğini belirtiyor.  Bu insanlar (kadınlar, erkekler ve yeni bebek doğurmuş kadınlar ve bebeklerin kendileri dahil) kışlalara kapatıldı.  Daha sonra karla kaplı dağlara götürüldüler.  Tehcirlerin ardından tehcir edilenlerin evleri basıldı ve malları alınıp satıldı.  Nihai varış noktası bilinmezken, sürgünler ölülerini gömdükleri ilk gece Kavak'ta (Samsun'a 47 km) görüldü.  Daha sonra Sivas'ın Kafzan [Havza] ilçesine (Samsun'a 80 km.) oradan da Çorum'a (Samsun'a 168 km.) götürüldüler.²

Tehcir 17 ve 18 Ocak [1917] tarihlerinde yeniden başladı ve bu sefer Bafralı Rumları da içeriyordu.  15 Ocak itibarıyla, Aralık ayındakiler hariç 28 köy yakılmıştı.  Kadın ve çocukların yaya olarak, yağmur ve karda tehciri Samsun'dan Ankara ve Sivas illerine kadar devam etti.  Hastalar ve yaşlılar soğukta çıplak uyuyarak bir yerden bir yere itildi.  Birçoğu açlıktan ve hastalıktan öldü.  Sınır dışı edilen sayının 20.000 olduğu tahmin ediliyor.  Giresunlu Rumlar da bu dönemde tehcir edildi.

Samsun Rumları için 1916 tehcir yolu

Samsun'daki tehcirlerin ve köylerin yakılmasının iki ana faili Rafet Paşa ve Vehaedin idi.  Vehaedin, İçişleri Bakanlığı'nın özel memuruydu.  Konstantinopolis'ten tehcir sırasında Samsun semtine gelmişti.  Sınır dışı edilecek kişilerin listelerini hazırlamaktan sorumluydu.  Rafet Paşa İttihat ve Terakki üyesi ve Harbiye Nezareti elçisiydi.  Fanatik, tutkulu ve Yunanlılardan nefret eden biri olarak tanımlandı.  Tehcirlerin ve ayrıca kundakçılığın yürütülmesinden sorumluydu.³


Avusturya'nın Konstantinopolis Büyükelçisi Johann Markgraf von Pallavacini Aralık 1916'da Samsun çevresindeki olayları şu şekilde tanımlamıştır:


 11 Aralık 1916: Beş Rum köyü yağmalandı ve ardından yakıldı.  Sakinleri sınır dışı edildi.  12 Aralık 1916: Şehrin varoşlarında daha çok köy yakılır.  14 Aralık 1916: Okullar ve kiliseler dahil tüm köyler ateşe verilir.  17 Aralık 1916: Samsun ilçesinde on bir köyü yaktılar.  Yağma devam ediyor.  Köy halkı kötü muamele görüyor.  31 Aralık 1916: Yaklaşık 18 köy tamamen, 15'i kısmen yakıldı.  60 civarında kadın tecavüze uğradı.  Kiliseler bile yağmalanıyor.⁴


 20 Ocak 1917'de Büyükelçi Pallavicini, Viyana'daki amirlerini tehcir edilenlerin durumu hakkında uyardı ve bunları birkaç yıl önceki Ermeni tehcirleriyle karşılaştırdı:


 Tehcir edilenlerin durumu ise çaresizliktir.  Hepsini ölüm bekliyor.  Sadrazamın dikkatini olaylara çekmeye ve Rum unsuruna yapılan zulmün Ermeni zulmü gibi şekil ve boyutlara bürünmesinin ne kadar üzücü olacağını vurgulamaya çalıştım.⁵


 Kemalist Milliyetçiler Altında Zulüm (1921)


 Yunanlıların Samsun'dan ikinci tehciri, 1921'de Mustafa Kemal'in (daha sonra Atatürk) Kemalist milliyetçilerinin komutası altında gerçekleşti.  1921 yılının Haziran ayının başlarında, Yunan Donanması İnebolu'yu (Samsun'un 270 km batısında) ve Samsun'u bombaladı.  Misilleme olarak Kemalistler, tüm Rum topluluklarını Türkiye'nin içlerine sürdüler ve köylerini yok ettiler.

Tweed Daily (Murwillumbah, NSW)
 6 Jun 1921. 
p3


Wilford Washburn Fuller, Harput'a tarım ve nakliye işleri için atanan bir Amerikan Yakın Doğu Yardım görevlisiydi.  

4 Temmuz 1921'de bir Yakın Doğu yardım kamyonuyla Sivas'tan ayrıldı ve beş grup Rum erkeğinin Samsun'dan Sivas üzerinden iç bölgelere sürülmesine tanık oldu.  Fuller, 900 kişilik ilk iki partiden sadece 200 kişinin Sivas'a çıplak, soyulmuş, güneşten kabarmış, dişlerinden zorla altın çıkarılmış olarak geldiğini belirtti.  Hayatta kalanlar, diğerlerinin Kavak'ta katledildiğini bildirdi.  Fuller ayrıca Amasya ile Marsovan arasındaki bir yol boyunca Türk koruması altındaki 3.000 Yunan kadın ve çocuğa da tanık oldu.⁶


 10 Temmuz 1921'de New York Times, 800 Rum katip ve 1.500 Yunan sivilin iç bölgelere sürüldüğünü ve Samsun'un diğer 30 köyünün nüfusunun tehcir edilirken katledildiğini bildirdi.  Katliam o kadar şiddetliydi ki Türk makamları, katledilenlerin cesetlerinin kirlenmesi nedeniyle nehir sularının kullanılmasını yasakladı.⁷


 21 Ekim 1921'de South Australian Daily Herald'da yayınlanan bir haberde (aşağıdaki resim), Samsun ve Bafra ilçelerindeki 720 Rum köyünden 420'sinin tamamen yıkıldığı belirtildi.  Erkek sakinler ya katledilmiş ya da tehcir edilmiş ve kadınlar iç bölgelere gönderilmiştir.⁸


1921'de Near East Relief için nakliye görevi yaparken, Stanley E. Hopkins Harput ile Samsun arasında yaptığı gezilerde Rumların tehcirine tanık oldu.  1 Eylül 1921'de Hopkins, Harput'tan Samsum'a gitmek üzere otomobille bir yolculuğa çıktı ve yollarda Karadeniz kıyılarından doğuya tehcir edilmekte olan bir dizi Yunanlının yanından geçti.  12.000 kişi olduğunu tahmin ediyordu.  Hopkins, Harput'a dönüşünde Samsun'dan ayrıldıktan sonra tehcir edilmekte olan yaşlı Rum erkeklerin yanından geçti.  Hopkins, içinde bulundukları kötü durumu anlatırken şunları anlattı:


 Onlar için yiyecek yardımı yoktu ve elde edebilecekleri herhangi bir yiyecek parayla veya yanlarında taşıyabilecekleri küçük eşyaların satışıyla sağlanmak zorundaydı.  Yolculuk sırasında yol kenarında yatan ve maruz kaldıkları için öldükleri birçok Yunanlı cesedinin yanından geçtim.  Bunların çoğu yüzleri göğe dönük, sineklerle kaplı kadın ve kız cesetleriydi.


 1 Ekim'de Hopkins, Harput'tan Samsun'a bu sefer Near East Relief çalışanları Bayan Miriam Bailey ve Bayan Margaret McClellan eşliğinde yeniden yola çıktı.  Bu yolculukta 10.000 Yunanlıyı geçtiler.  2.000 kişilik gruplardan biri tamamen kadınlardan oluşuyordu, çoğu ayakkabısızdı ve birçoğu sırtlarında ve kollarında bebek taşıyordu.


 Hopkins, Harput'tan yaptığı son gezide daha fazla insanın tehcir edildiğine tanık oldu ve Harput'un, daha doğuya gönderilmeden önce sürgün edilen Yunanlılar için toplanma yeri olduğu sonucuna vardı.  O yazdı:


 Harput'ta batıdan kuzeye tüm bölgelerden on beş ila yirmi bin arasında Rum yaşamaktadır.  Kesinlikle yardımsızlar ve işin doğası gereği çok sayı

A 1921 deportation route for the Greeks of Samsun

da insan ölüyor.  Kısa bir süre Harput'ta kalmalarına izin verilir ve akıbetlerinin bilinmediği doğuya gönderilirler.

Hopkins'in belirttiği gibi, o dönemde Yunanlıların iç kesimlere tehcir edilmesi Karadeniz Rumlarına özgü değildi.  Küçük Asya'nın batısından ve diğer bölgelerden birçok Yunanlı da iç bölgelere sürüldü.  Hopkins açıkladı:


 Rumların tehciri sadece Karadeniz Sahili ile sınırlı olmayıp, Milliyetçiler tarafından yönetilen tüm ülke genelinde gerçekleştirilmektedir.


 Sürgünler sırasında Küçük Asya'da bulunan diğer kişiler arasında, Karadeniz'de konuşluyken 28 Ağustos 1921 tarihli ifadesinde şunları ifade eden USS Overton'dan Teğmen Arthur David Murray bulunmaktadır:


 Çeşitli köylerden alınan 2.500 kız tehcir edildi, o kadar kötü muamele gördüler ki güçlükle yürüyebiliyorlardı.  Toplamda beş grup sürgün vardı.  900 kişilik birinci ve ikinci grup Samsun'dan geldi, ancak bunlardan sadece 200'ü sağ salim Sivas'a ulaştı, kıyafetleri yırtılmış, bazıları tamamen çıplaktı.  Dişlerindeki dolgu bile çalınmıştı.⁹


 Yakın Doğu Yardım görevlisi Edith L. Wood, tehcirlere tanık oldu ve Samsun'dan Harput'a giden yolda “cesetler yol kenarlarında ve her yerde tarlalarda yatıyordu.  Malatya'dan Samsun'a Yunanlılar için umut kalmamıştı ve en talihliler başlangıçta can verenlerdi.”  ¹⁰


 Samsun'dan sürgünler 1922'de yeniden başladı. Nisan 1922'de USS Fox Komutanı Webb Tramell, 1.300 Yunan kadın, çocuk ve yaşlı erkeğin Samsun'dan gönderildiğini bildirdi.11 15 Mayıs 1922'de Britanya Meclisi'ndeki Parlamento oturumu sırasında  Commons, Arthur Nevile Chamberlain, Yunanlıların Karadeniz kıyı şeridinden sürülmesinden bahsetti.  Chamberlain, 10 Mayıs 1922'de İngiltere'nin Konstantinopolis'teki Yüksek Komiseri Horace Rumbold tarafından telgrafla gönderilen iki resmi rapora ve Amerikan Yardım görevlisi Forrest D. Yowell'in tanık ifadesine atıfta bulundu.  Chamberlain'in belirttiği gibi:


 Türkler, azınlıklardan kurtulmak için kasıtlı bir plan üzerinde çalışıyor gibi görünüyor.  Yöntemleri, Samsun ile Trabzon arasındaki bölgeden Osmanlı Rumlarını Amasya'da toplamaktı.  Bu Rumlar, Amasya'dan Tokat ve Sivas üzerinden Ceasarea'ya kadar yürürler ve daha sonra Khar-put üzerinden doğuya gönderilinceye kadar tekrar geri dönerler.  Bu şekilde, çok sayıda sürgün, yolda zorluk ve maruz kalma nedeniyle ölüyor.¹²


 Mark H. Ward tehcirlerle ilgili notlar tuttuğu ve sınır dışı edilenlere yardım sağladığı için Türkiye'den sınır dışı edilen bir Near East Relief doktoruydu.  Ward, 1921-22 yılları arasında Harput'tayken, Küçük Asya'nın her yerinden şehre akın eden 20.378 sürgüne tanık oldu ve çetelesini tuttu.  Ward, bu sürgünlerin 18.000'inin Osmanlı Rumları olduğunu belirtti.  Sürgünlerden bazıları Samsunluydu.  Tehcir sırasında yol kenarlarında ölen binlerce kişinin raporları, ilk sayının Harput'a ulaşan sayıdan çok daha fazla olduğunu gösteriyor.  Ward, sürgünlerin Harput'tan güneye, Diyarbekir'e ve oradan da Bitlis Vilayeti'ne yürüdüğünü belirtecekti.¹³


Kaynak:


 1.  Leon Maccas, L'hellénisme de l'Asie-Mineure.  Berger-Levrault, Paris 1919, 83.

 2.  Avrupa Savaşı'nın Başlangıcından Bu Yana Türkiye'de Yunanlılara Yapılan Zulüm.  American Hellenic Society, New York, 1918. 48-55

 3.  age, 52-53.

 4.  Wien Haus-, Hof- und Staatsarchiv, PA, Türkei XII, Liasse 467 LIV, Griechenverfolgungen in der Türkei 1916- 1918, ZI.  97/pol., Konstantinopel (19.1.1916), (2.1.1917).

 5.  Wien Haus-, Hof- und Staatsarchiv, PA, Türkei XII, Liasse 467 LIV, Nr.6/P., Konstantinopel (20.1.1917)

 6.  Karadeniz: Bir Deniz Subayının Yakın Doğu Deneyimi, ed Renee Heideman.  Kindle sürümü, s640/853.

 7.  700.000 Yunan Türklerin Kurbanı, The New York Times.  10 Temmuz 192, 4.

 8.  Yıkılan Yunan Köyleri, The Daily Herald.  Güney Avustralya, 21 Ekim 1921, 5.

 9. Arthur Murray, Karadeniz: Bir Deniz Subayının Yakın Doğu Deneyimi.  Kindle, s.660 / 853

 10. Robert Shenk, Amerika'nın Karadeniz Filosu, Naval Institute Press, 116.

 11. age, 110.

 12. Birleşik Krallık Parlamentosu, Avam Kamarası Hansard.  4/12/2019 tarihinde https://hansard.parliament.uk/Commons/1922-05-15/debates/ adresinden çevrimiçi olarak erişildi.

 13. Küçük Asya'daki Sürgünler, Anglo-Yunan Birliği.  Londra 1922, 4.


 Son düzenleme: 4 Aralık 2019



 Daha fazla okuma:

 Kara Kitap: Pontus Trajedisi, 1914-1922

 6 Kasım 1921: Pontus'ta Yunanlıların Katledildiğini Bildiriyor, New York Times

 Pontus

 Amerikan Deniz Savaşı Günlüklerinde Yunan Soykırımı

 Feridunoğlu Osman Ağa (1883-1923)






8 Haziran 2021 Salı

Gerçekleri ortaya çıkarmak hayata bir hediyedir

Mübadele sırasında büyükbabamın küçük bir kardeşi Bafra'da kalmıştı. Yıllar sonra bir şekilde iletişime geçtiler. Tabii ki Müslüman olmuş. Küçükken soykırımı büyükbabam anlatırdı ama ben ‘yaşlı bir adamın hikayeleri’ diyerek pek ciddiye almıyordum. Biraz büyüyünce anladım önemini. Ailemin hikayesi, birçok Pontos'lu Helen ailesinin de hikayesidir aslında. 

MIHEME PORGEBOL/MİLİADİS TSIXLANTI

Tanıkların anlatımlarına göre 353 bin, çeşitli tarihi kaynaklara göre 750 bin, Türk resmi kaynaklarına göre de yaklaşık 11 bin 181 kişinin öldürüldüğü 19 Mayıs, Pontos Rum Soykırımı'nın yıl dönümü. Türkiye Cumhuriyeti devleti tarihinin en büyük soykırımlarından biri olan Pontos Rum Soykırımı'nda çeteler ve kolluk kuvvetleri tarafından katledilen yüz binlerce Pontos Rumu’nun yanı sıra milyonlarcası da sürgün edilerek dünyanın dört bir yanına dağıtıldı. Geriye anavatanında yaşayan nerede hiç Pontoslu kalmadı. 

Nikos Michailidis'in ailesi de bu soykırımda hayatta kalıp mübadeleyle Yunanistan'a sürülen ailelerden biri. Nikos, bir antropolog ve müzisyen. Soykırım sonrası üçüncü neslin bir ferdi. Akademik çalışmalarını Missouri Üniversitesi'nde sürdürürken bir yandan da Pontos müziğine dair çalışmalarını sürdürüyor. "Türkiye'ye ilk geldiğimde Kürtler hariç herkesi Türk kimlikli sanıyordum" diyen Nikos'a göre Pontoslu Helenlerin deneyimleri, bugünkü T.C tarafından baskı ve şiddet gören Kürtler ve diğer halkların deneyimlerine çok benziyor. Nikos, Türkiye'nin soykırım tarihine ilişkin olarak "Maalesef T.C devleti bir şiddet ve ölüm makinesidir" diyor. Nikos Michailidis'le Pontos Rum Soykırımını ve kişisel tecrübeleri üzerinden soykırımın çeşitli yanlarını konuştuk.

Klasik bir giriş olacak ama biraz kendinizi tanıtabilir misiniz?

Selanik’te doğdum. Çocukluğumda, bir Pontos derneğinde kemençe ve horon öğrenmeye başladım. Rum Pontos kültürümüzü koruyabilmek için dedem beni kemençeye yönlendirdi. Her muhacir topluluk gibi bizimkiler de müzik, horon ve yemekle tarihe tutunmaya çalıştı. Soykırımdan kurtulanlar, Pontos'tan sürgün edildikten sonra Kuzey Yunanistan'a yerleştirildiler. Anne tarafım Gümüşhane ve Sivas'tan, baba tarafım da Bafra'dan Yunanistan'a geldi 1923'te. Atina'daki Panteion Üniversitesi'nde siyaset bilimi okudum. Sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde yüksek lisans yaptım. Master ve doktora için de Kanada ve Amerika'ya gittim. Doktoramı Princeton Üniversitesi'nde, Antropoloji bilim dalından aldım. Saha araştırmamı Trabzon ve İstanbul'da yaptım. Konusu da Trabzon'daki kemençe müziği ve etnik kimlikler. Özellikle Trabzon'da yaşayan Müslümanlaştırılmış Rumlar üzerine yoğunlaştım.

Yakın tarihe kadar sık sık Pontos’a, Trabzon’a gidip geldiniz. Sizin için bu seyahatlerin anlamı neydi? 


Pontos'a ilk kez 1990’larda, yazar Yorgo Andreadis’in rehberliğinde bir grup yaşlı Rumla geldik. Ben grubun kemençecisiydim. Bu tür seyahatlerle en çok ilgilenenler Pontoslu yaşlı Rumlardı. Hasret gidermek için, eski memleketleri Karadeniz'i, dağlarını, yaylalarını görebilmek için yüzlerce kilometre yol alıyorlardı. Otobüsün içinde kemençe çalardım, hep birlikte eski kaideleri söylerdik. Çok duygusal anlardı bunlar. Onları hafızamda bir mücevher gibi saklamaya devam edeceğim. Pontos'a gelmek, benim için bir ütopyanın vücut bulması anlamına geliyordu. Çünkü yıllarca Pontos'un güzel hikayeleriyle büyüdük ama neslimiz Pontos'u hiç görmemişti. Sadece eski kartpostallardan görüyorduk. Fotoğraf, müzik ve anlatımlardan Pontos'a aşık olmuştum. O ilk seyahatimde Trabzon'da halen Rumca konuşulduğunu gördüm. Tabii ki şok oldum. Çünkü Rumcayı sadece biz Pontoslu Helenler konuşuruz diye biliyorduk. Müslümanlaştırılmış Helenlerden haberim yoktu.


1998’de ‘Horon ke Tragodia’ adında bir albüm yaptınız. Bu albüm birçok Karadenizli genç için tarih ve kültürlerini keşfetmek açısından çok önemliydi. Ne gibi tepkiler aldınız?


Trabzon'dan ve Trabzon diasporasından olumlu tepkiler aldım. Benim için çok romantik bir albümdü, çok duygusal. Rum Pontos müziği kendi yuvasına dönüyor diye düşünüyordum. O dönemde Türkiye'de bu tür etnik müziklerin ne kadar politize alanlar olduğundan inanın hiç haberim yoktu! Albümü çıkardıktan sonra anlamaya başladım. Aşırı MHP'li ve genel olarak Kemalist çevreler, albümün bir "bölücülük propagandası" olduğunu yazdı. Pontos devleti kurma amacı taşıyormuşuz! Klasik Türk ırkçı devlet propagandası yani. Beni albüm çıkarmaya teşvik eden de bir Kürt arkadaşımdı. O yüzden bazı Trabzonlu arkadaşlarım beni uyardı, "Kürtlerle gezme, devlet senden şüphelenir" diye. Trabzonlular daha çok devlet yanlısıydı. O albüm sayesinde Trabzon, Karadeniz ve genel olarak Anadolu ile Mezopotamya'nın sosyo-kültürel ve etnik kimliklerini keşfetmeye ve anlamaya başladım. Türkiye'ye ilk geldiğimde Kürtler hariç herkesi Türk kimlikli sanıyordum. Karadeniz'de ne Rumca konuşanlardan, ne Lazlardan ne Hemşinlilerden ne Çepnilerden, ne Gürcülerden haberim vardı. Bir Rizeli sanatçı ve üniversite arkadaşlarım vasıtasıyla tüm bu farklı kimliklerle ve müzikleriyle tanışma fırsatım oldu. Gerçekten Anadolu'nun sosyo-kültürel dokusunu ve tarihini, kemençe üzerinden keşfetmeye başladım.


Kısaca Türkiye izlenimlerinizden bahsedebilir misiniz?


Etnografik izlenimlerimi aktarayım size. Boğaziçi'de okumak için İstanbul'a geldiğimde, Taksim Meydanı'ndaki polis ve asker panzerleri görmek beni çok korkutmuştu. Buna pek anlam veremiyordum. 

Benim neslim Yunanistan'da böyle durumları pek yaşamamıştı. Sadece filmlerden izliyorduk. O dönemde Abdullah Öcalan, uluslararası bir komployla Türkiye'ye getirilmişti. Tüm televizyonlarda Yunanistan'a karşı bir nefret kampanyası başlamıştı. Kaldığım semtte de akşamları polis ve asker arabalarının sesi doluyordu. Güneş battıktan sonra, ara sıra Kürtler ve polis arasında kısa çatışmalar da çıkıyordu bazı semtlerde. Benim için çok "sürreal" bir durumdu ve biraz da korkutucuydu açıkçası.

Zamanla bir sürü insanla tanıştım ve herkeste devlete karşı hem bir nefret hem de bir korku sezdim. Ana akım Türk siyasal kültüründe devletin nasıl tanrısal bir karaktere ve pozisyona sahip olduğunu anladım. Çok sorunlu bir durumdu bu ve maalesef günümüzde de devam ediyor. 

İlgimi çeken bir hususu daha paylaşmak isterim. Boş zamanlarımı Pera'daki müzik ve kitap mağazalarında geçiriyordum. Çıkan birçok albümde hapishane türküleri vardı ve anladığım kadarıyla bu türküler çok popülerdi. Çoğu da sazla çalınırdı. Acaba dedim, bu hapishane türküleri niye bu kadar seviliyor bazı çevrelerde? Bu husus Türkiye toplumu ve devleti için bir şeyler ifade ediyor mu? Böylece müziğin nasıl bir toplumun akustik aynası olduğunu anlamaya başlamıştım. 

Bir ilginç anı daha aktarayım size. Bir gece Kadıköy'de, yolda mendil satan yaşlı bir kadından mendil satın almak istedim. Aksanımdan yabancı olduğumu anlayınca bana şey dedi: "Afedersiniz, siz gavur musunuz?” Önce güldüm, "Evet" dedim ve uzaklaştım. Sonra düşündüm, acaba başka bir insana gavur demek niye bu kadar kolay ve normal? Kısaca tüm bunlar Türkiye'nin ana meselelerini yansıtan anılardır. Devlet-toplum ilişkisi, Kemalist rejimin karakteri, İslamın rolü, etnik kimlikler, şiddet ve hapishane... Türkiye'yi kitaplardan önce, kendi insanlarından anlamaya başladım.


Aileleriniz buluştuğu zaman Pontos’tan nasıl bahsederdi?


Eski kuşaklar Pontos'dan çok bahsederdi. Komşuluk ilişkileri, Müslüman olmuş ve Pontos’ta kalmış akrabalar ve arkadaşlar, köydeki hayatın zorlukları, İttihatçı ve Kemalistlerin şiddet ve sürgün politikaları, muhacirlik, Topal Osman'ın çeteleri tarafından kadınlara yönelik uygulanan şiddet ve tecavüz, yolda ölen yaşlılar ve çocuklar... Ama daha çok olumsuz anılar öne çıkıyordu. Tabii sonraki kuşak, yani annemin ve babamın kuşağı daha çok Yunanistan'ın "modern", diğer bir deyişle "Batılı", kimliğiyle kendilerini ilişkilendirmek istedi ve Pontos ikinci planda kaldı. Üçüncü nesil, yani benim neslim, Pontos'un tarihi detaylarıyla ve kültürüyle yeniden ilgilenmeye başladı. Hem eskilerimizden devraldığımız aile hafızası, hem kitaplardan okuduğumuz hikayeler, Pontos'a dair bilgi ve "tecrübelerimizi" şekillendirdi. Yani ilk kuşak için Pontos,  yaşanmış bir tecrübe, sonraki kuşaklar için ise bir anlatım, bir müzik, bir yemek, bir ütopya olmuş.

Biraz da soykırımdan bahsetmek istiyoruz. Bu süreçte Pontoslu Helenlerin payına fazlasıyla acı ve ölüm düştü. Mübadele sürecine kadar aileniz neler yaşadı?


Özellikle Bafra civarında çok acı olaylar yaşanmış. Açık konuşmak gerekirse, Karadeniz'de korkunç bir soykırım yaşandı. Benim büyükbabamın ailesi Bafra'nın Nebyan Dağı'ndaki köyünden sürgün edildi. İç kısımlara doğru binlerce kilometre yürüdüler, sonra geri gönderildiler. Tabii köyden yola çıkan bir sürü insan oldu. Bir daha geri dönmediler, dönenler de rahat yüzü göremedi. Bafra'daki köylerine döndükleri zaman kendi evlerini Balkanlardan gelen muhacirlerle dolu buldular.


Bizimkiler doğal olarak tepki gösterdi ama pek sonuç alamadılar. Devlet "evlerinizi bu insanlarla paylaşacaksınız" diye çok ısrarcıydı. Kısaca, büyükbabam ve ailesi her şeylerini kaybetti, birçok insan gibi. Bölgedeki tüm Helenler, Topal Osman türü çetecilerden korunmak için dağlara çıkmak zorunda kaldı. Nebyan Dağı bir efsanedir, biliyorsunuz. Bir direniş mekanı ve insani bir drama tanıklık etmiş bir dağdır Nebyan Dağı. Biz küçükken büyükbabam o hikayeleri anlatırdı ama ben  ‘yaşlı bir adamın hikayeleri’ diyerek pek ciddiye almıyordum. Biraz büyüyünce anladım önemini. Mübadele sırasında büyükbabamın küçük bir kardeşi Bafra'da kalmıştı. Yıllar sonra bir şekilde iletişime geçtiler, mektuplaşmaya başladılar. Tabii ki Müslüman olmuş. Bu çok rastlanan bir hikaye. Tüm Karadeniz, özellikle Helenlerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler, böyle hikayelerle doludur.  


Benim ailemin hikayesi, birçok Pontos'lu Helen ailesinin de hikayesidir aslında. Düşünün; yüz yıllar boyunca bir coğrafyada yaşıyorsunuz, üretiyorsunuz, ilişkiler kuruyorsunuz, hayatınızı böyle bir coğrafyayla ilişkilendirip anlamlandırıyorsunuz. Sonra İslami bir emperyal güç tarafından işgal ediliyorsunuz ve bir şekilde köle oluyorsunuz. Pontoslu Helen toplumun elinden sadece evleri değil, dinleri, dilleri ve manevi dünyaları da çalındı. 20’nci yüzyılın başında, birkaç yıl içinde her şeylerini kaybettiler, muhacir durumuna düştüler, aileleri parçalandı, çocukları öldü ya da öldürüldü. Deneyimleri, bugünkü T.C tarafından baskı ve şiddet gören Kürtler ve diğer halkların deneyimlerine çok benziyor. Maalesef T.C devleti bir şiddet ve ölüm makinesidir. Hiçbir zaman bir hukuk devleti olamadı. Bundan sonra da olması çok zor zaten. Bu da Anadolu ve Mezopotamya halklarının en büyük trajedisidir.


Bugün Yunanistan’da ciddi bir Pontoslu nüfus var. Kültür sanat alanında da çok aktifler. Bu derneklerin çalışmaları hakkında biraz bilgi verir misiniz? 


1923'den sonra, yani mübadeleden hemen sonra kurulmaya başladı. Özellikle Atina ve Selanik gibi büyük şehirlerde… Eğitimli, şehirli insanlar tarafından kurulan derneklerin amacı, Pontos Helen kültürünü, tarihini araştırıp muhafaza etmek ve Pontoslu Helenler arasındaki dayanışmayı güçlendirmek. Archeion Pontou (Pontos Arşivi) adlı Almanca dergi de o zamanlarda çıkmaya başladı. Diyebiliriz ki şimdiye kadarki en kapsamlı arşiv çalışmasıdır. 


1950’lerde Yunanistan'da iç göç başladı. Birçok Pontoslu köylerden şehirlere taşındı. Böylece yeni dernekler de kurulmaya başlandı. Bu dernekler daha çok horon, müzik ve tiyatro üzerine yoğunlaştı. Tüm bu çalışmalar çok önemliydi. Çünkü böylece Pontos Helen kültürü bir şekilde yeni kuşaklara aktarılabildi. Toplumsal hafıza güçlendirildi. Son yıllarda genç nesillerde daha yoğun bir ilgi var. Derneklerimiz genç çocuklarla dolu. Artık yüzlerce kemençecimiz var, bir sürü yeni kitap, makale, film, dil çalışması. Pontos Helencesi, Antik Helenceye en yakın Helen lehçesidir. Bu da bir gurur kaynağıdır gençler için. Düşünün, kullandığınız kelimeleri Homeros, Platon, Aristoteles de kullanırdı bir şekilde. 

Şimdi yeni bir yol almaya çalışıyoruz. Sonraki adımda ne olacağını tartışmak zorundayız. Bugün çok daha bilgili ve donanımlıyız. 

Bu konuda bir şey daha eklemek isterim. Pontoslu dernekler, özellikle soykırım konusunda yaptıkları yoğun çalışmalarıyla, Yunanistan'daki "Kemalizm aşkını" ve ideolojik körlüğü kırmaya başladı. T.C'deki gerçek durumun ne olduğunu da anlatmaya çalışıyoruz. Kürt meselesini, Alevi meselesini, Sünni insanların da yaşadığı sorunları, Helen kökenli Trabzonluları, Hemşinlileri, Lazları ve diğerlerini… Tüm bunları Yunanistan'ın gündemine sokmaya çalışıp, vatandaşları bilgilendirmeye çaba gösteriyoruz.


Yunanistan, Pontos soykırımını ancak 1993 yılında kabul etti. Düşündüğümüzde görece geç bir tarih. Sizce Yunanistan bu kararı almada neden geç davrandı?


Çok güzel bir soru. 1923’lerden sonra Yunanistan'ın elitleri, Türkiye'yle olan eski kötü ilişkileri kapatmak istedi. Yeni bir sayfa açılacağını sandılar. Sonra biliyorsunuz, 1952'de Yunanistan ve Türkiye  NATO'ya üye oldu. Ortak bir savunma şemsiyesi altına girdiler. Soğuk savaş başladı ve Yunanistan-Türkiye ilişkileriyle NATO'nun güneydoğu kanadında bir çöküş yaşanmasın diye tüm olumsuz olayları halı altına süpürdüler. Ama yanıldılar. Türk devleti İstanbul Helenlerine karşı bir pogrom uyguladı. Daha sonra Kıbrıs işgali vb. şeyler de yaşandı ve bugüne kadar gelindi. Yunanistan'ın elitleri, T.C'nin siyasal kültürünü ve iç dinamiklerini pek iyi analiz edemedi o zaman. Bazı Pontoslu entelektüeller ve yazarlar, soykırım meselesini gündeme taşımaya çalıştı ama "Aman Türkiye'yle ilişkiler bozulmasın" diye ana akımdaki siyasi partiler konuyu ya kriminalize etti ya da görmezden geldi. Belli bir dereceye kadar aynı mentalite devam ediyor. Düşünün, Yunanistan'ın bazı güya sol partileri bile soykırım meselesine mesafeli yaklaşıyor. "Türkiye kızar ve ikili ilişkiler tamamen kopar" diye çekiniyorlar. Üzülerek söylüyorum ama Yunanistan partilerinin büyük bir bölümü, Türkiye'yi Kemalist gözüyle analiz ediyor. Bu hem çok yanıltıcı hem de vahim. 

Benim gibi Pontoslu genç akademisyenler Türkiye’deki ideolojik ve siyasi durumu anlatmaya çalışıyor, soykırımı gündemde tutuyor. Son yıllarda sesimizi biraz daha duyurmayı başardık. Yunanistan toplumu Türkiye’deki gelişmelerden maalesef pek haberdar değil. Yunanistan'da soykırım hakkındaki çalışmalar, resmi hükümetler tarafından hiçbir zaman desteklenmedi. Bu bir toplumsal hareketti ve halen de öyle. PASOK hükümeti 1993’te soykırımı tanıdı ama o tanıma, Pontoslu derneklerden ve toplumdan gelen ciddi baskılar sonucu mümkün olabildi.

Pontos soykırımına ilginin bu kadar yoğunlaştığı bir dönemde bu hesaplaşmayı sağlayabilecek daha ne gibi çalışmalar yapılabilir? 


Osmanlı arşivlerinde daha fazla araştırma yapmamız gerekecek. Aslında Türkiyeli genç tarihçiler tarafından bu tür çalışmalar başladı bile. Ama bir sürü Osmanlı arşivinin devlet tarafından yok edildiğini biliyoruz. Bu yüzden Osmanlı kaynaklarından ne kadar faydalanabileceğimizi bilmiyorum.

Yaşadığımız dijital çağ da bize çok olanak sağlıyor. Mesela bir dijital soykırım müzesi yapabiliriz. Bildiğimiz tüm kaynakları ve kitapları Yunancadan Türkçeye çevirip dijital ortama aktarabiliriz, ki Karadeniz'deki yeni nesiller de bu bilgilerden faydalansın. Dijital seminerler ve başka kültürel çalışmalar yapabiliriz. Ortak kemençe, horon ve tarih seminerleri olabilir. Hatta bir Dijital Pontos Akademisi de kurulabilir. Tabii tüm bunlar için kaynak da lazım. Genç nesil iş insanlarımız bu çalışmalara sponsor olabilir. Avrupa'daki bu tür kültür projelerini finanse eden kurumlar var, onların kapısını da çalabiliriz. Kültürel alanda epey yoğunlaşmamız lazım. Sadece Yunanistan'dakiler için değil, Trabzon ve tüm Karadeniz'dekiler için de bu çalışmalar çok önemli. 

Bu tür çalışmaları niye yapmalıyız? Gerçekleri ortaya çıkarmak, genç nesillerin iletişimini ve gerçek dostluğu pekiştirmek için… Soykırımın tanınması, bu konuda farkındalık yaratılması genç nesillere, demokrasiye, özgürlüğe, dostluğa, kısaca hayata bir hediyedir.