#Yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#Yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2024 Pazartesi

YUNANİSTAN ÖZGÜR BIR ÜLKE MI ? YOKSA HALA KENDINI OSMANLI'NIN SÖMÜRGESİ MI ZANNEDİYOR

YANNIS VASİLİS YAYLALİ

POE baskani G. Varithimiadis ve yanindaki heyet Türk Elçiliği önünde #Pontossoykırımı için açıklama yapmak istedi ancak bu, Dışişleri Bakanlığı'ndan bir temsilcinin engellemesi ile bu açıklama yapılamadı.

İyi  ilişkiler anlaşmasına bağlı olarak bu engelleme yapılmış, Türkiye devleti yarın Miçotakis hukumetinden iyi ilişkiler için Pontos soykirimini inkar et dese Miçotakis hükumeti bunu da kabul edecek mi ?

Türkiye daha ne yapsın Yunanistan'a ki Yunanistan Türkiye'ye tepki göstersin, tüm Ayasofya kiliseleri camii yapıldı, diğer Rum kiliseleri birer ,birer davulla zurnayla camiiye çevriliyor, Pontoslu Rumlar istenmeyen adam ilan edildi ve edilmeye devam ediliyor, Sümela'da bulunan Meryem Ana Manastiri tamamen Türkiye devletinin keyfiyetine terk edildi. Türkiye'de yaşayan Pontoslu Rumlar üzerinde çok ağır baskilar oluşturuluyor ve çoğu Pontos'u terk edip Avrupa’ya cikmak zorunda kaldı. Ege ve Akdeniz'de Yunan güçlerine karşı tacizleri hiç saymıyorum bile..

Yunanistan'da Miçotakis hükümetinde görülmemiş bir iyimserlik hâkim, hadi Türkiye'yi ve oradaki Pontoslu aktivistleri geçtik, değerlerimizin isgal edilmesini geçtik , Yunanistan'da Pontoslular soykırım anmasi yapıyor ve bu soykriminin sorunlusu olan Türkiye devleti önünde açıklama yapmak istiyor, Yunan hükumeti sanki Türkiye'nin bir eyaletiymiş gibi hareket edip açıklama yapılmasını engelliyor

Sahiden merak ettiğim için soruyorum Yunanistan hala Osmanlı'nın bir sömürgesi mi ? Yoksa özgür bir ülke mi ? Yunan hükumeti dün Pontos soykriminda yaşamlarını yitirmiş 353.000 canımızın ruhlarını inciltti, çok büyük saygısızlık yaptı,umarım bu görüntüler bir an önce son bulur, biz soykrımcı Türk devletiyle mücadele ederken karşımızda kendi devletimizi, kendi hukumetimizi de görmek istemiyoruz. Bu basiretsiz siyaset, politika hem Yunanistan'in tarihine ve demokrasisine yakışmıyor hem de Pontos soykirimini yaşayan bizleri inciltiyor.

Miçotakis hükümetinin iyimserliği bakın nelere yol açtı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı Pontos soykrimi anmalarının hemen ardından bu bildiriyi yayınladı:

Bildiride "Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı olarak kabul ettiğimiz 19 Mayıs 1919'dan 75 yıl sonra, 1994 yılında Yunanistan'daki aşırı sağcı grupların popülist söylemlerle öne sürdüğü Pontus iddiaları asılsızdır.

"Pontus" antik çağlardan kalma bir terimdir. 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Pontus faaliyetleri, Yunanistan'ın "Megali İdea" planının bir uzantısıdır. Bu mesele esasen Türk ve Rum nüfus mübadelesiyle sonuçlanan tarihi bir sürecin asılsız iddialarla ilişkilendirilerek istismar edilmesidir.

Bu iddialar, Türk-Yunan ilişkilerini zedelemeyi ve sağduyulu Yunan siyasetçilerini zor durumda bırakmayı amaçlıyor. 

Türkiye'nin Yunanistan ile ikili ilişkileri son dönemde olumlu bir ivme kazandı. Bazı sorumsuz politikacıların gelecek nesillerin burada yaşamasını engelleme çabalarına karşı Yunan Hükümeti'nden net bir duruş sergilemesini bekliyoruz" deniliyor. Türk soykrımcı devletine karşı alttan almaya devam  ederseniz bu bildiriden çok daha vahim şeyler ile karşılaşacağımızı biliyoruz. Bilmediğimiz birşey varsa, Yunanistan'a karşı soykrımcı Türkiye devletinden bir büyük tehdit varsa  ve o yüzden alttan alıyorsanız almayın. Biz Yunan milleti bir çok kez faşist işgal görmüş ve bu isgallere karşı ülkemizi savunmuş, bedeller ödemiş ama isgacileri ülkemizden kovmasini bilmiş bir milletiz, o yüzden ne oluyorsa kamuoyu ile paylaşın çünkü Türk faşist devleti her faşist devlet gibi yalancıdır ve entrikacidir unutmayın,  elbette Türkler tarafından böyle bir işgal olursa ne yapacağımızı tarihimize bakanlar görür. 

Türk devletinin yalanlarını ve tehditlerini bir kenara koyarak tekrar kaldığımız yerden devam edeceğim, çok can yakan bir meseleden bahsederek bir soru sormak istiyorum. Pontos soykırımı oldu mu ? Elbette hakli itirazinizi buradan duydum. Pontos soykırımı elbette oldu, peki Yunan devleti çok geç olsa da Pontos soykrimini taniyan karari 1994 senesinde kabul etti mi ? . O zaman soru geliyor bu soykriminin ana sorunlusu Mustafa Kemal değil mi ? Nasıl oluyor da Yunanistan'da ve Pontoslu Rumların en yoğun yaşadığı kentte soykirımcı Mustafa Kemal'in müzesi ya da evi olabiliyor ? Berlin' de Adolf Hitler'in müzesi ya da evi olabilir mi ? Eğer bu olamıyorsa diğeri nasil oluyor aklım almıyor

Yunan hükumeti Pontos soykırımında canlarını kaybetmiş olan insanları inciltmek yerine karşılıklılık (Mütekabiliyet) ilkesine de dayanarak soykrımcı Mustafa Kemal evini neden kapatmıyor, umarım yukarıda biraz  bahsettiğim Türk devletinin tehditleri yüzünden değildir !!!  Eğer öyle ise Yunan yöneticilerine tavsiyem Yunan tarihi ve demokrasi ile ilgili tekrar okumalar yapmasıdır, kendi kültürünüzden, tarihinizden, devrimci geçmişinizden koparsaniz geriye hiç birşey kalmaz, geçmişi olmayanin geleceği asla olmaz,  bu silik ve demokrasimize yakışmayan adımların nedeni de budur, yukarda da dediğim gibi bize yakışmayan bu politika, bu duruş bir an önce terk edilir,  o zaman politikamız gerçek kişiliğini bulur ve böylesi tehdit ve saldirilara o zaman maruz kalmayiz. 

#Halaburadayiz

19 Mayıs 1919: POE, Selanik'te 353.000 ölü Pontuslu Rum'u onurlandırdı

Türkiye'nin Pontus Rumlarına yönelik soykırıma ilişkin uluslararası tanınma talebinin reddedildiği Ayasofya Meydanı'nda yaşananlar...

Yunanistan Panpontos Federasyonu, Pontus Rumlarına yönelik soykırımın 105. kara yıldönümünü Selanik'in Ayasofya meydanında duygu ve saygı atmosferinde andı.

Pontus bayrakları ve Pontus kulüplerinin pankartlarını taşıyan ve Soykırım logolu siyah tişörtler giyen yüzlerce kişi, trajik olayların 353.000 masum kurbanının yanı sıra unutulmaz vatanlarından koparılan yüz binlerce insanı da anarak saygı duruşunda bulundu. tarihin zaman aşımına uğramayacağının altını çizerek, suçun uluslararası tanınması yönündeki taleplerini geri çektiler.

POE etkinliği, Ayasofya ve Ermou sokaklarının birleştiği noktada Pontia Mana (Pontus Helenizmi Soykırımına ilişkin bir anıt) heykelinin önünde masum kurbanlar için düzenlenen bir anma töreniyle başladı.

Bunu Selanik Belediyesi Filarmoni Orkestrası'nın dua alayı takip etti ve hemen ardından çelenkler bırakıldı.  Çelenkler, DTÖ Başkanı Giorgos Varythymiadis, içişleri bakan yardımcısı ve Makedonya ve Trakya işlerinden sorumlu Stathis Konstantinidis, Orta Makedonya Valisi Apostolos Tzitzikostas, Selanik Belediye Başkanı Stelios Angeloudis, Pavlou Belediye Başkanı Mela Dimitris Aslanidis tarafından bırakıldı. , Kordelios Evos Belediye Başkanı Smou Eleftherios Alexandridis, Yunanistan Ulusal Ermeniler Komitesi temsilcisi Tigran Sarkissian, Neapolis-Sykeon Belediye Başkanı Simos Danielidis, Uluslararası Pontus Rumları Federasyonu temsilcisi Vassilis Mousidis, Kara Kulüp Başkanı Selanik Ioannis Apostolidis ve Pontuslu Bayanlar Bakımı Sofia Iakovidou üyesi.

Bir dakikalık saygı duruşunun ardından anma töreni Yunanistan Ulusal Marşı'nın çalınmasıyla sona erdi.

"Pontos'un modern kahramanı" M. Charalambidis

 İlk olarak DTÖ Başkanı G. Varithimiadis tarafından, bu yılki 19 Mayıs'a denk gelen üç yıldönümüne, Kıbrıs'ın işgalinin 50. yılına, DTÖ'nün kuruluşunun 20. yılına değinen bir dizi tebrik vardı. hatta "Pontusluların modern kahramanı" olarak tanımladığı Michalis Charalambidis liderliğindeki Pontus Rumlarına yönelik Soykırım'ı tanıyan kararın üzerinden 30 yıl geçti ve anısına bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

Soykırımın uluslararası tanınması gerektiğine atıfta bulunarak, inkar sürekliliğin bir garantisi olduğu için tarihsel hukuku savunmamız gerektiğini aşırı vurguladı.

"Tanınmak tüm Helenizmin sorunudur"

 Daha sonra söz alan İçişleri Bakan Yardımcısı Stathis Konstantinidis, 19 Mayıs'ın tüm Pontuslular için adalet günü haline gelmesine kadar tanınma çabalarının devam edeceğinin sözünü verirken, tanınma talebinin sadece Pontuslular değil, " tüm Helenizmin meselesidir".

Daha sonra söz alan İçişleri Bakan Yardımcısı Stathis Konstantinidis, 19 Mayıs'ın tüm Pontuslular için adalet günü haline gelmesine kadar tanınma çabalarının devam edeceğinin sözünü verirken, tanınma talebinin sadece Pontuslular değil, " tüm Helenizmin meselesidir".

 Orta Makedonya Valisi Apostolos Tzitzikostas, Helenizm'in "sakatlanması" olarak nitelendirdiği Pontus Soykırımı ve Küçük Asya Felaketi gibi trajik olayların geride bıraktığı yaralara değinerek, yardım edenlerin mülteciler olduğunu ekledi. 20. yüzyılda Yunanistan "başını kaldırsın".


"Pontiac Hareketi"

 Selanik Belediye Başkanı Stelios Angeloudis ise, "Milliyetçiliğin ve hoşgörüsüzlüğün bedelini ödeyen" 353 bin kurbandan söz ederken, "Pontos şehitlik haçına ilk tırmanan oldu" derken, Polychronis'in şu sözlerine atıfta bulundu: Enepekides, Pontus Rumlarının soykırımını "yaşayan bir Auschwitz'di, bu insanlar ölene kadar yürümek zorunda bırakılmıştı".  Son olarak "Pont meselesinden değil, Pontus hareketinden bahsediyoruz" dedi.

Yunanistan Ermeni Ulusal Komitesi temsilcisi Tigran Sarkisyan, her iki olayın da failinin Türkiye olduğunu belirterek, Ermeni Soykırımı hakkında uzun uzun konuştu ve dünyayı güçlünün hakkıyla hakikat hakkıyla mücadele etmeye çağırdı.

"Helenizm özür istiyor Sayın Erdoğan!"

 DTÖ Onursal Başkanı Giorgos Parcharidis, "Helenizm özür istiyor Sayın Erdoğan!" ifadesiyle büyük alkış aldı ve Yunanistan'ın Pontus meselesini ikili ilişkilere sokması durumunda galip geleceğini tahmin etti. Aynı durum Türkiye için de geçerli olacak çünkü "medeni insanlarla masaya oturabilecek"

Ancak hemen şunu da ekledi: "Bağımsızlığımızdan vazgeçmeyi asla kabul etmeyeceğiz.  Son Türk askeri topraklarımızdan ayrılana kadar direneceğiz" sözleri salondan uzun süre alkış aldı.

Etkinlik, Alexis Parcharidis'in "Virgin Romanya" ve "Tin patrida m'chasa" şarkılarını seslendirmesiyle, lirde Yannis Tsanasidis ve tefte Nikos Filippidis ve Selanik Valiliği'nin seçkin SPOS dansçıları grubundan Pyrrhios Serra'nın eşlik etmesiyle sona erdi.


Türk konsolosluğuna protesto yürüyüşü 




 "Masumların kanı kurumaz, soykırımcılardan kamuoyundan özür dileriz", "Tarih Pontos okullarına girsin, soykırımı tüm dünya öğrensin" ve "Pontos, Kıbrıs, Ermenistan, artık soykırım yok" gibi sloganlarla "Halk pankart ve pankartlarla toplanıp Türk konsolosluğuna doğru yola çıktı.

Orada, DTÖ Başkanı G. Varithimiadis, onursal başkan Giorgos Parcharidis ve profesör Christos Klerides eşliğinde bir karar sunmaya çalıştı, ancak bu, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'ndan bir temsilcinin müdahalesinden sonra mümkün olmadı. Türkiye ile yapılan hükümetlerarası anlaşmalarda kararın yandaki ağaca yapıştırılması önerildi.

G. Varithimiadis, bu özel öneriyi "atalarımıza hakaret" olarak nitelendirdi ve karakteristik bir şekilde "Bunu yastığımın üzerine koymayı tercih ederim" diye ekledi.

 Metin, fotoğraflar: Elli Tsolaki, Romanos Kontogiannidis

9 Mayıs 2024 Perşembe

Miçotakis'ten 'Kariye' tepkisi: Rahatsızlığımızı Erdoğan'a ileteceğim

Kariye'nin cami olarak ibadete açılmasına tepki gösteren Miçotakis, 13 Mayıs'ta Türkiye'ye gerçekleştireceği ziyarette bu konuyu gündeme getireceğini söyledi.

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, 1945 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye çevrilen Kariye'nin cami olarak ibadete açılmasına tepki gösterdi. 13 Mayıs'ta Türkiye'ye gelmesi beklenen Miçotakis, kritik ziyaret öncesi açıklamalarda bulundu.


Miçotakis, Yunanistan Cumhurbaşkanı Katerina Sakelaropulu'ya her ay gerçekleştirdiği ziyareti yaptı. Kathimerini'nin aktardığına göre, Kariye'nin cami olarak ibadete açılmasından 'rahatsızlık duyduğunu' dile getiren Miçotakis, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesine bu konuyu gündeme getireceğini söyledi


Atina'daki Cumhurbaşkanlığı Malikanesi'nde yapılan görüşmenin ardından konuşan Sakelaropulu ise, "Kariye Manastırı'nın camiye dönüştürülmesi olumsuz bir mesaj veriyor; bir kültürel miras anıtından söz ediyoruz. Eğer iyi ilişkiler istiyorsak ortak değerlere saygı göstermeliyiz" ifadelerini kullandı.

'ANKARA, ULUSLARARASI KAMUOYUNA MEYDAN OKUYOR'


Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’ndan da konuya ilişkin bir açıklama gelmişti. Kariye’nin cami olarak ibadete açılmasının ‘UNESCO Dünya Miras Listesi'ndeki statüsüne hakaret niteliğinde’ olduğu belirtilen açıklamada, Ankara’nın ‘uluslararası kamuoyuna meydan okuduğu' savunulmuştu. 


Açıklamada, şu ifadelere yer verimişti:  "Anıtların evrensel karakterinin korunması, dini ve kültürel mirasın korunmasına yönelik uluslararası standartlara riayet edilmesi, tüm devletleri bağlayan açık bir uluslararası yükümlülüktür.”

FRESKLER KAPATILMIŞTI

2020'de statüsü değiştirilen Kariye, içindeki fresklerin ibadet hazırlıkları kapsamında kapatılmasıyla gündeme gelmişti. Camide otomatik perdeleme sistemi kullanıldığı açıklanmıştı. UNESCO'ya bağlı Dünya Mirası Komitesi, 2021 yılında Ayasofya ve Kariye'de yapılan değişikliklerle ilgili güncellenmiş rapor sunması için Türkiye'ye 1 Şubat 2022 tarihine kadar süre tanımış, Dışişleri Bakanlığı ise talebin 'taraflı ve siyasi saiklerle kaleme alındığını' belirterek Komite'ye ret yanıtı vermişti.

Kaynak

29 Mart 2024 Cuma

Michalis Charalambidis'in anısına: Özel bir arkadaş, özverili bir vatansever, mükemmel bir Yunan, harika bir insan

Her insan kaybı sizi şok eder.Ortodoks inancımız göç sahnesinde şunu söylüyor: "Ölümü düşündüğümde yas tutuyor ve ağlıyorum."  Bu şok, kendi halkınızdan biri söz konusu olduğunda daha büyük, Michalis Charalambidis söz konusu olduğunda ise aşılmaz, anlaşılmaz bir hal alıyor.  Özel bir arkadaş, özverili bir vatansever, mükemmel bir Yunanlı, harika bir insan.

Michalis Charalambidis, 1951 yılında Dedeağaç'ta, Türkiye'deki Helenizmin uğradığı soykırımın ardından bir milyon Yunanlı erkek ve kadının canını alan Pontuslu Noel Baba'dan gelen mülteci bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Roma Üniversitesi'nde Siyaset ve Ekonomi Bilimleri okudu ve sosyoloji alanında yüksek lisans yaptı.  Diktatörlük sırasında zulüm gören kendisi, PAK üyesi olduğu İtalya'ya kaçtı.  Cuntanın devrilmesinin ardından Ağustos 1974'te Münih'te PASOK'un kuruluş bildirgesini yazan yedi kişilik grupta yer aldı. 1977'den itibaren PASOK Merkez Komitesi üyeliği ve İcra Kurulu üyeliği yaptı.  Ciddi siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle 1999 yılında PASOK'tan ayrıldı.  Hiçbir zaman hükümette görev almadı, Andreas Papandreu'nun kendisini defalarca önermesine rağmen hiçbir zaman parlamento üyesi ya da bakan olmadı; saf, dürüst, entelektüel, yazar ve politikacı olarak kaldı.  Onun önemli müdahalelerinden biri, 1996 yılında PASOK'un 6. konferansında yaptığı konuşmaydı; burada 2010 yılında Yunanistan'da yaşanacak ekonomik krizden bahsetmişti, tahmin etmişti, pek çok kişi onun kehanet ettiğini yazmıştı!

Uluslararası Halkların Hakları ve Kurtuluşu Birliği'nin Yürütme Komitesi üyeliğinin yanı sıra Akdeniz Araştırmaları Vakfı'nda araştırmacı olarak görev yaptı.

 Pek çok kişi tarafından Michalis Charalambidis'in en büyük katkısı, 1994 yılında Parlamentonun yetmiş yıllık bir gecikmeyle 19 Mayıs'ın Soykırımı Anma Günü olarak tanınması yönündeki önerisini kabul etmesiyle Soykırımın tanınması önerisi olarak kabul ediliyor.

 Bundan önce, Mayıs 1985'te, soykırımın tanınmasını ana hedef olarak belirleyen Pontus Çalışmaları Merkezi Atina'da kuruldu ve PASOK'un "İtalyanlar" grubunun rolü, tanınma meselesini teşvik etmede bir katalizör oldu. .  Michalis Charalambidis liderliğindeki PASOK'un İtalya'daki bir örgütü olan "İtalyanlar", 1979'dan 1990'a kadar PASOK içinde ayrı bir ideolojik akım oluşturdu.  1983'ten itibaren "İtalyanlar" grubu siyasi faaliyetlerini Yunanistan'da yoğunlaştırdı.  Böylece 1983'te Charalambidis, Uluslararası Halkların Hakları ve Kurtuluşu Birliği'nin Yunanistan şubesini kurmaya başladı.

Charalambidis'in Soykırımın tanınması talebini kamuya açık bir şekilde formüle ettiği ilk metin Eylül 1986'da Eleftherotypia gazetesinde yayınlandı; metnin yayınlanmasından önce dönemin Başbakanı Andreas Papandreu'ya Türkiye hakkında yazılı olarak bilgi vermesi karakteristiktir. onu spam listesine aldı, hatta yok edilmesini planladı!  Yukarıdaki metninde Michalis Charalambidis, hem Yunan devletinin dayattığı unutulmaya hem de Pontusluların kimliğinin değişmesine veya tamamen kaybolmasına karşı bir direniş eylemi olarak Soykırımın tanınması konusunu gündeme getirmiştir.

 1988 yazında Selanik'te düzenlenen II. Dünya Pontus Kongresi bir dönüm noktasıydı.  Michalis Charalambidis, Bugünkü Pontus Meselesi başlıklı önerisiyle, Trakya kıyısında eski Sovyetler Birliği'nden Pontius'a ev sahipliği yapacak "Romanya" adlı bir şehrin kurulmasını önerdi ve bu öneri daha sonra 204 milletvekili tarafından desteklendi (! ) ancak devlet tarafından kesinlikle hiçbir şey yapılmadan.

 Aynı konferansta Michalis Charalambidis, dünyanın her yerindeki Pontus örgütlerinin temsilcileri huzurunda iddia sorununu, Soykırımın uluslararası tanınması konusunu gündeme getirerek, "Pontusluların hafıza hakkı"ndan söz ederken, kendi önerilerini de dile getirdi. Teklif delegelerin tamamı tarafından kabul edildi.  Daha sonra Andreas Papandreu'ya Soykırımın tanınması yönünde bir öneride bulundu ve 1 Nisan 1992'de yirmi iki PASOK milletvekili şu başlıkla bir yasa teklifi sundu: "19 Mayıs, Pontus Soykırımını anma günü olarak kabul edilmektedir."


PASOK'un Ekim 1993'te iktidara gelmesinin ardından, PASOK milletvekillerinin 19 Mayıs'ın Anma Günü olarak tanınmasına ilişkin yasa teklifi 9 Aralık 1993'te yeniden sunuldu.
 İçişleri Bakanlığı'nın "19 Mayıs Pontus Soykırımı'nı anma günü olarak kabul edilir" başlıklı yasa teklifi, 19.05.2015 tarihinde toplanan Kamu Yönetimi, Kamu Düzeni ve Adalet Daimi Komitesi'ne işlenmek ve tartışılmak üzere sunuldu. 10 ve 17 Şubat 1994'te yetkili Bakan Yardımcısı ve Michalis Charalambidis'in huzurunda.

 Nihayet 24 Şubat 1994'te Yunanistan Parlamentosu 19 Mayıs gününü "Pontus Rumlarına Yapılan Soykırımı Anma Günü" olarak belirlemeye karar verdi.

 Michalis Charalambidis ayrıca Kıbrıs meselesinde ve kayıp kişiler meselesinde, Trakya'da ve Ege'de, Makedonya'da, Aşağı İtalya'nın Yunanca konuşulan bölgelerinde ulusal egemenliğin savunulması konusunda da aktifti; kalkınma, tarım ve turizm sektörleri hakkında yazdı. uluslararası ortamda ise Ermenilere, Süryanilere, Kürtlere, Afrika'da, Güney Amerika'da, Asya'da mazlum halklara yönelik girişimler geliştirdi.  1986 yılında Cenevre'de İnsan Hakları Komitesi'nde yaptığı konuşmayla Kürt meselesini ilk kez BM'ye taşıdı, ardından da sürekli müdahaleleriyle Pontus meselesini BM'ye taşıdı.  Aslında bunların birçoğu, soykırımın yabancı parlamentolar ve gezegenin her yerindeki kurumlar tarafından tanınmasıyla sonuçlandı.

 Michalis Charalambidis, 27 Mart öğleden sonra aniden bu hayattan ayrılmadan birkaç saat önce bile aktif bir entelektüeldi.

Cesaret ve cesaretle, bilgi ve düşünceyle, analiz ve derin siyasi formasyonla, nezaket ve dürüstlükle, yaratıcı ve üretken söylemle etkinlikler, tartışmalar, konuşmalar düzenleyerek Helenizm ve bölge halklarının sorunlarını gündeme getirdi.  Herkesten aldığı kabule bakılırsa, siyasetin tüm yelpazesi tarafından tanınan özellikler.

 
Üretken biriydi ve birçok dile çevrilen kitapları arasında şunlar yer alıyor:

- Yeni doğu sorunu.  Türk sorunu.  İnsani Yunanistan

- Makedonluk, Yunanlık, evrensellik Orta Balkan Cumhuriyeti

- Yeni kalkınma okuryazarlığı – Yunan tarzının iyileşmesi

- Restorasyon.  Kültürel bir ekonomi olarak turizm

- Bugünkü Pontus sorunu.  İki cephede savaşlar ve zaferler

- Küçük Asya Türkiye'yi çileden çıkarıyor.  Nokta, eski bir kimliğin geri dönüşü

- Bir Avrupa meselesi olarak Pontus meselesi

- PASOK'tan KKKASOR'a.  Tarihsel bir girişimin yozlaşması,

- Birleşmiş Milletler'de Pontus Sorunu

- Yunan kalitesi ve gelişimi.  Yeni ittifak

- Tarımseverlik.  Kırsal rönesans, yeni kırsallık

- Bugünkü Pontus sorunu.  BM'de Pontus meselesi

- Şehir ve yer eğitimi

- İki açıklama ve bir ifade

- Demokrasi, kalkınma, küreselleşme Yeni siyaset fikirleri

Pontuslular.  Hafıza hakkı

- İki cephede kavga.  Pontus soykırımının tanınması

- Romanya: Yeni bir şehrin mimarisi

- Hakikat ve kurtuluş yolunda
Yunanistan planımız.  Siyasete gel

- PASOK fikirleri, ilkeleri ve bürokrasisi 1974-1998.


Ve şahsen: Michalis Charalambidis'le otuz üç yıl önce tanıştım.  Aramızda gelişen ilişki benzersizdi.  Diğerlerinin yanı sıra arkadaşın ve kişinin görüldüğü zor zamanlarda bana destek oldu.  Kısacası Büyük İskender'in dediği gibi benim için güzel bir hayattı.  Onda, ideal şehri tasarlarken şehrin yöneticilerinin, yani koruyucularının ana karakteristiklerinin bilgeliğe sahip olması gerektiğini yazan Platon'un şu büyük sözünü uygulamalı olarak gördüm: "Ya krallar felsefe yapmalı ya da filozoflar yönetmeli."  Bu Platon'un devlet ve politika görüşüydü, Michalis Charalambidis'in hayatıydı.

 Michalis Charalambidis'e derin bir üzüntüyle veda ediyorum, çünkü kendimden birini kaybediyorum, büyük vizyonere, özverili adama, ideologa, son ana kadar borcunu her şeyin korunması için her şeyden üstün tutan kampanyacıya veda ediyorum. anısı, Soykırımın uluslararası alanda tanınmasının koşullarını gündeme getiren aydın, Türkiye gibi totaliter rejimlere karşı savaşmak zorunda kalan özgürlükleri için mücadele eden tüm halkların yanında yer alan Yunan.

Fikirleri ve duruşları, örneği ve modeli zaman içinde bana eşlik edecek ve hayatımı tanımlamaya devam edecek olan dostuma, yazara, siyasetçiye, Yunanlıya, adama ve eminim ki Helenizm'e veda ediyorum.

 Sevgili Mikail, Mutlu Diriliş, Mutlu Cennet ve Mutlu Diriliş!

 Not: Sevgili Michalis Charalambidis'e son Selam 29 Mart Cuma günü saat 10:30'da gerçekleşecek.  Cenaze töreni, popüler bir hac ziyareti amacıyla Atina'nın Birinci Mezarlığı'nda ve 30 Mart Cumartesi günü saat 11.00'de Dedeağaç'taki Agios Christopher Aetochori Kutsal Kilisesi'nde gerçekleştirilecek, cenaze töreni gerçekleştirilecek. ilahiler söylendi ve ardından cenaze töreni gerçekleşti.  Michael'ın ailesinin isteği üzerine, dileyenlerden çelenk yerine, geçen yaz Evros'taki büyük yangında yıkılan Aetochori'deki Kurtarıcı'nın Başkalaşım Kutsal Kilisesi'nin yeniden inşasına katkıda bulunmaları isteniyor.  Kutsal Tapınak, Soykırım'dan sonra Santa tou Pontos'tan Aetochori'ye yerleşen Michalis'in ataları tarafından inşa edilmişti...

 Theofanis Malkidis
 

27 Mart 2024 Çarşamba

M. Charalambidis: Gerçek bir ruhani kişinin, gerçek bir vatanseverin ve gururlu bir Pontuslunun modeli

 

Kostas Samourkasidis yazıyor*


 Bir vizyoner, bir ideolog, gerçek bir ruhani adam modeli, gerçek bir vatansever ve gururlu bir Pontuslu.


Bu kişi, 72 yıllık bir gecikmeyle de olsa, Pontus Rumlarına yönelik soykırımın Yunan Parlamentosu tarafından tanınması gereken kişi Michalis Charalambidis'ti.


 Tanınma yolundaki en önemli istasyonlarla ilgili hafızasında kalan iki söz:


 - Mayıs 1985'te, sosyolog Michalis Charalambidis liderliğinde Atina'da Pontus Çalışmaları Merkezi kuruldu. Charalambidis, daha sonra Profesör Kostas Fotiadis ile birlikte öncelikli amacı Soykırımın tanınması olan bir grup oluşturdu.  PASOK'un "İtalyanlar" grubunun rolü, tanınma meselesinin desteklenmesinde katalizör görevi gördü.  PASOK'un İtalya'daki Charalambidis liderliğindeki parti örgütü "İtalyanlar", 1979'dan 1990'a kadar PASOK içinde belirgin bir ideolojik akım oluşturdu.  1983'ten itibaren "İtalyanlar" grubu siyasi faaliyetlerini Yunanistan'da yoğunlaştırdı.  Böylece 1983'te Charalambidis, Uluslararası Halkların Hakları ve Kurtuluşu Birliği'nin Yunanistan şubesini kurmaya başladı.


 - Charalambidis'in Soykırımın tanınması talebini kamuya açık bir şekilde formüle ettiği ilk metin Eylül 1986'da "Eleftherotypia" gazetesinde yayınlandı; ancak metnin yayınlanmasından önce yazılı olarak bilgilendirdiği PASOK Yürütme Dairesi'nde görev yapan dönemin Başbakanı Andreas Papandreou partiden ihraç edilme korkusu altında.  Charalambidis, metninde, hem Yunan devletinin dayattığı unutulmaya hem de Pontusluların kimliğinin değişmesine veya tamamen kaybolmasına karşı bir direniş eylemi olarak Soykırımın tanınması konusunu gündeme getirdi.


 - 1988 yazında Selanik'te düzenlenen İkinci Dünya Pontus Kongresi bir dönüm noktasıydı.  Charalambidis, "Bugünkü Pontus Meselesi" başlıklı giriş konuşmasında, dünyanın her yerindeki Pontus örgütlerinin temsilcileri önünde, Pontus halkının Soykırım'ın uluslararası alanda tanınmasını talep etme sorununu resmi olarak gündeme getirdi. "Pontusluların hafıza hakkı".  Pontus topluluğu içinde ifade edilen tüm itirazların üstesinden gelinmesi nedeniyle, onun takdim teklifleri tüm delegeler tarafından kabul edildi.


 - Michalis Charalambidis'in Andreas Papandreou'ya yaptığı önerinin ardından, 1 Nisan 1992'de yirmi iki (22) PASOK milletvekili, "19 Mayıs, Pontus Soykırımını anma günü olarak kabul edilmektedir" başlıklı bir yasa teklifi sundu.


 PASOK'un Ekim 1993'te iktidara gelmesinin ardından, PASOK milletvekillerinin 19 Mayıs'ın Anma Günü olarak tanınmasına ilişkin yasa teklifi 9 Aralık 1993'te yeniden sunuldu. İçişleri Bakanlığı'nın "19 Mayıs, Anma Günü olarak kabul ediliyor" başlıklı yasa önerisi Pontus Soykırımını Anma Günü", 10 ve 17 Şubat 1994 tarihlerinde yetkili Bakan Yardımcısı ve Pontus Federasyonlarının temsilcilerinin huzurunda toplanan Kamu Yönetimi, Kamu Düzeni ve Adalet Daimi Komitesi'ne işlenmek ve tartışılmak üzere sunuldu. ve Uluslararası Halkların Hakları ve Kurtuluşu Birliği'nin Başkanı olarak Michalis Charalambidis'in de aralarında bulunduğu dernekler.

 - 24 Şubat 1994'te Yunanistan Parlamentosu oybirliğiyle 19 Mayıs gününün "Pontus Rumlarına Yapılan Soykırımı Anma Günü" olarak belirlenmesine karar verdi.


 Gerisi tarih.


 Michalis Charalambidis, teşekkürler!


 * Kostas Samourkasidis Tarihçidir, MA Kamu Tarihi


Kaynak

28 Haziran 2023 Çarşamba

VAHIT TURSUN ROMEIKA DİLİNDE İKİNCİ KİTABİNİ YAYINLADI

Yok olmak üzere olan Romeika dilinde derlediği hikaye, mani, türkü ve derlemeleri kitaplaştıran araştırmacı-yazar Vahit Tursun, anadilinin korunması için çabaladığını söyledi. 


Trabzon'dan Yunanistan'a 33 yıl önce giden araştırmacı yazar Vahit Tursun, bölgede konuşulan dillerden olan Romeika üzerine yaptığı çalışmaları kitaplaştırdı. 2019 yılında “Romeika-Türkçe Sözlük Trabzon Rumcası” isimli sözlüğü çıkaran Tursun, dil çalışmalarına devam ederek, bu kez daha kapsamlı bir çalışmaya imza attı. Tursun, yakın zamanda Heyemola Yayınları’ndan çıkacak olan “Romeika (Karadeniz Rumcası)” kitabında, Rumca hikaye, anektot, mani ve derleme gibi yazıların yanı sıra Romeika gramer bilgileri ve farklı kentlerde konuşulan Rumca ağızların karşılaştırmalarına yer veriyor. Karadeniz bölgesinde konuşulan ağızların yanı sıra, 1923 müdahalesi ile Kıbrıs, Yunanistan, Girit ve Batı Trakya gibi yerlere göçmek zorunda kalan Rumların ağızlarına da derlemesinde yer veren Tursun, Romeika'nın gelecek nesillere aktarılması amacıyla önemli bir çalışma hazırladı.



1966 Trabzon Çaykara doğumlu olan Tursun, Trabzon ve Türkiye'nin farklı şehirlerinde yaşadıktan sonra maddi sorunlardan kaynaklı 1990 yılında Yunanistan'a giderek Atina'ya yerleşti. Burada çeşitli işlerde çalışan Tursun, son yıllarda ise dil çalışmalarına yoğunlaştı. İlk olarak Romeika-Türkçe Sözlük çıkaran Tursun, şimdi de daha kapsamlı bir çalışmayla Romeika'yı tanıtıyor.
TÜRKÇEYİ OKULDA ÖĞRENDİ 
 
Vahit Tursun ile hayatı, yeni çalışması ile Romeika'nın geçmişi ve geleceği üzerine konuştuk. Okula başladığında hiç Türkçe bilmediğini söyleyen Tursun, 3 ya da 4'üncü sınıfta Türkçe öğrenebildiğini aktardı. 1'inci sınıfta farklı bir dille karşılaşmanın çok zor olduğunu ifade eden Tursun, "İlkokul bittikten sonra Kuran kursuna verildim. Orada hoca Rumca bildiği için zorlandığımız yerde Rumca konuşuyordu. 24 yaşına kadar öğrenebildiğim Türkçe ile ancak sokakta yol sorabilirdim. Mesela iş istemeye gideceğim zaman kullanacağım cümleleri aklımda tutmaya çalışırdım. Ancak içeri girince hepsini birine karıştırırdım. Zaten anadilinin Türkçe olmadığı hemen belli oluyor. Bu tabi bazen küçümsenmenize ya da birikimsiz biri gibi görülmenize neden oluyor. İnsanlara bunu anlatamıyorsunuz. Kendisi birikimsiz bile olsa, sizin Türkçe konuşamamanızı yadırgıyor ve küçümsüyor" dedi.
 
KİTAP 3 BÖLÜMDEN OLUŞUYOR
 
Kitabının 3 bölümden oluştuğunu aktaran Tursun, ilk bölümde yaşanmış kısa hikayeler, kendi yazdığı Romeika metinlerin ve Pontos mitoslarından olan Phriksos ve Relias mitoslarının çevirisi olduğunu belirtti. Yine Trabzon'un farklı köylerinden derlemelerin yanı sıra bazı mani ve türkülerin bulunduğunu kaydeden Tursun, ikinci bölümde ise Romeika, Eski Helence, Yeni Helence ve Yunanca karşılaştırmalı gramer bilgilerinin bulunduğunu söyledi. Son bölümde ise dil bilimsel analiz bulunduğunu ifade eden Tursun, "Yani Romeika lehçe olarak ne gibi değişimler yaşamış. Nerelerinde sesler düşmüş, ses öbekleri gibi Romeika'nın şekillenişiyle ilgili bilgiler var. Lehçeler arasında karşılaştırma yaptım. Atika lehçesi, Girit Rumcası, Kıbrıs Rumcası, Trakya Rumcasının yanı sıra Romeika'nın Giresun lehçesi, Tonya şivesi arasında bir karşılaştırma var. Dil bilimsel açıdan böyle bir karşılaştırma hiç yapılmamış. Dil bilimciler için faydalı bir çalışma oldu" ifadelerini kullandı.
 
'KAYBOLACAĞI DÜŞÜNCESİ KORKUNÇ'
 
Memleketinden küçük yaşta ayrıldığı için anadiline karşı hep bir özlem duyduğunu dile getiren Tursun, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olan diller atlasında yer alan Romeika için bir şeyler yapmak istediğini belirtti. Tursun, anadilinin kısa sürede kaybolacağı düşüncesinin korkunç bir şey olduğunu ifade ederek, "Doğada hepimiz bir şekilde kaybolacağız. Ama doğa kendisini bir şekilde yeniliyor, insanlar ve canlılar ölüyor ve yerlerine bir başkası geliyor. Fakat bir dil öldüğünde geri dönüşü olmayacak. Bir dilin oluşması için binlerce yılın insanlık birikimi gerekiyor. Bir dil yok olduğu zaman binlerce yıllık bir dünya tamamen ortadan kalkmış oluyor. Bunu düşündüğüm zaman ağlayasım geliyor" diye belirtti.
 
‘ANADİLİNİZE SAHİP ÇIKIN'
 
Romeika'nın yüz yıllardır eğitimde kullanılmadığı için güncele senkronize olamadığını sözlerine ekleyen Tursun, bu nedenle günümüzde kullanılan birçok kelimenin Romeika'da bulunmadığına dikkat çekti. Romeika'nın artık sadece köylerde ve güncel hayattan kelimelerle kullanıldığını ifade eden Tursun, "Bu durum da dilin erimesine yol açtı. Bununla da asimile oluyoruz, güncel olarak kullandığımız kelimeler azalıyor" şeklinde konuştu.
 
Bu tarz çalışmaların başkaları tarafından da yapılması gerektiğini vurgulayan Tursun, şunları söyledi: "Ama en önemlisi bölge halkının bu dilden utanmaması gerekiyor. Genelde bölge insanında Türkçe bilmemenin getirdiği bir kendini küçümseme ve ifade edememe kompleksi oluşturuldu. Anadilimiz  çok değerli, tanıyalım, çocuklarımıza öğretmekten çekinmeyelim.”
 
MA / Tolga Güney

 

Kaynak

 

10 Nisan 2022 Pazar

TOLİKA"NIN ARDINDAN YAŞADIĞIM ROMAN

Recep Yılmaz 


Panayot çok dikkatli biriydi ve 90 yıl önce büyüklerinin terkettiği evlerini bulmuştu, bahçede tek katlı bir vardı, evin temel taşları ise geçmişte yıkılmış bir evden kalmaydı, bahçenin önünde iki ağaç parçasıyla yapılmış basit bir kapı vardı ağaçları kaldırarak girdiğimiz bahçede kimsecikler yoktu, Eleni teyze yeğenlerine tekrar tekrar sarılarak iç geçiriyor, aman allahım aman allahım sana şükürler olsun diyor bir yandanda evlerinin bahçesinde gezinip duruyordu, bahçedeki kocaman ağacı dedesi Tolmanın Dimitin yerine koymuş özlemle ona sarılıyordu.


Akşamları hiç tv izlemeyen biriyim, futbolun adil bir spor dalı olmadığını bildiğimden futbol sevdamda yok, ya okuyacağım yada araştırma yapıp bir şeyler öğreneceğim, bugüne kadar öğrendiğim hiç bir şeyden zarar ettiğim olmadı, 

hayatımın her dönemindede öğrendiklerim bana artı değerler olarak geri döndüler, araştırma yaptığım başlıca konular, Mübadele, Tehcir, Göçler, Karadeniz bölgesi, Samsun ve doğduğum şehir Bafra üzerinedir ayrıca Anadoludaki tüm yerleşim yerlerinin antik çağdan günümüze kadar kullanılan adlarının toponomik tarihidir, Etimoloji, Filoloji, Arkeoloji , gibi bilim dalları olmazsa olmazlarımdır, 


Doğduğum şehir Bafra ile ilgili bir bilgi için internette araştırma yaparken Tolika başlıklı bir yazı karşıma çıkmış ne olduğunu anlamaya çalışıyordum, ilginç bir isimdi ve Bafradan paylaşılmıştı, meraklı yapım depreşmiş yazıyı okumaya başlamıştım, okuduğum yazının bir romanın özeti olduğunu daha ilk satırlarda anlamıştım. paylaşımda Tolika adındaki bir kız çocuğunun 1920'li yılların başlarında Bafrada nasıl kaldığı anlatılıyor bununla ilgili günümüze kadar süren kesitler sunuluyordu, özeti okumuştum ama konuda çok ilgimi çekmişti, paylaşımın Tolika adıyla bir Facebook sayfasından yapıldığını görecek ve akabindede ileti gönderecektim, arkadaşlık iletim kabul edilmişti Facebooktaki gerçek kullanıcı olan Gonca Vural ile tanışacaktım, onunla tanışmam bana yeni ufuklar açacaktı, Tolika adındaki romanı mutlaka okumalıydım, çünkü Gonca facebooktaki sayfasının adını bile Tolika yapmıştı, özetlediği birkaç satır bile beni adeta esir almıştı, Gonca ile Facebookta tanışsakta henüz yüz yüze tanışma imkanımız olmamıştı, birgün ona Facebook üzerinden mesaj atarak Tolika kitabını nasıl edineceğimi soracaktım, aldığım cevap beni sevindirmişti Gonca Beduh kitapevinin sahibiydi ve elindede Tolika kitabı mevcuttu, artık zamanı gelmişti hem bu meraklı Bafralı hemşerimle tanışacak hemde Tolika isimli kitabı satın alacaktım, bir hafta sonu Bafraya doğru yola çıkmış çocukluğumunda geçtiği arastaya bir kez daha gidecektim , Goncanın kitapevi kuyumcular arastasında idi,


Bafra, yanlızca 54 yıldır nüfus kağıdımda yazan bir yer adı değil ben iyi bir Bafralıyım, şehrimin tarihine sahip çıkarım Bafranın tarihi Kızılırmakla birlikte yazılır biri olmadan diğeri olmaz Kızılırmak bir yandan suyunu karadenize akıtırken, hemen yanıbaşındada binlerce yıldır tarihi olaylar, yaşanmışlıklar su gibi akıp gitmiştı, doğduğum şehir onlarca medeniyete ev sahipliği yapmış, verimli ovasıyla her dönem üzerinde yaşayan insanları bağrına basıp doyurmuştu, 15 yaşında iken ayrıldığım Bafraya ilgim her zaman sürecekti, öğle saatlerinde yine Bafradaydım, hiç oyalanmadan çocukluğumu ve çıraklık dönemimi yaşadığım arastaya yanaşmıştım, arabamı uygun bir yere park ederek hiç vakit kaybetmeden Beduh kitap evine doğru yaya yoluma devam etmiş bir iki dakika içindede arastadan içeri girmiştim Beduh kitapevi arastanın son sokağının hemen girişinde sayılırdı, oradaki tek kitapçıda Beduh kitapeviydi. geçmişte hiç tanımadığınız birini ilk gördüğünüzde onun size bir kardeş kadar yakın olabileceğini düşündünüzmü hiç? ben hiç düşünmemiştim ama başıma geldi, Sevgili Gonca beni öylesine karşıladıki daha ilk gördüğümde bilmediğim bir kızkardeşim daha varmış hissine kapılmıştım, kızkardeşimle sanki yıllarca hiç görüşememiş hasret gideriyorduk,  dakikalarca süren güzel sohbetin ardından sıra Tolika kitabına gelmişti, çok geçmeden kitabı elime almış inceliyordum, biran önce okuma telaşıyla yeni kız kardeşime veda ederek oradan ayrılmış ve Atakumdaki evimde soluğu almıştım, artık yeni okuyacağım kitapla başbaşaydım, az sonra kitapla ilgili Gonca kardeşimin özeti paylaşacağım


TOLİKA, GONCA VURAL


Bu gerçek hayat hikâyesini, dünyanın dört bir yanındaki kayıp insanlar için kitaplaştırmış yazar Yorgo Andreadis. Türkçeye Tanju İzbek çevirmiş.Ben neden seçtim merak edersiniz belki. Bu hayat hikâyesi yöremizde geçiyor, Samsun, Bafra, hatta iki şehri birbirine bağlayan eskiden Yizigöl denilen bir köyde.Kitabın kahramanı Kirya Sofiya, şu anda 86 yaşında ve hayatta, Yunanistan'da Selanik'te yaşamakta ve engelli bir komşumuz. Hemşerimiz daha uygun düşer aslında çünkü Yizigöl'de 1914'de doğmuş, Yani savaş zamanında yaşanan karşılıklı acıların şahidi ve acı çekeni, Bafra'dan Yunanistan'a göç etmek zorunda kalan hemşerimiz.


Kirya Sofia'nın ataları hep Yizigöl'de olmuşlar, Babası'na Tolmanin Dimitro derlermiş. Hali vakti yerinde, zengin, ticaret yapan sayılı ailelerdenmiş. O zamanlarda köyün bir kesimi Hıristiyan bir kesimi Müslüman köylüymüş ve kardeşçe iyi ilişkiler içinde komşuluk yaparak yaşamlarını sürdürüyorlarmış ve ortak anadilleri Türkçe imiş.


Yazar, arkaik dünyanın en ünlü coğrafyacısı ve gezginlerinden olan Strabon belgelerinden faydalanarak Bafra için neler anlatmış. O Zamanlar da Bafra, zengin, kültürel ve toplumsal yapısıyla küçük bir kasabadan büyük bir kent merkezi haline dönüştü. Aynen Samsun'da olduğu gibi Bafra'da Kapadokya'dan gelenleri bünyesinde barındırmış, bağrına basmış.

Bafra'nın zengin ormanları vardı. Ovaları bereketli ve verimliydi. Ve birde kentle deniz arasında bir gölden söz eder ki, bol siyah havyarı ile ünlü, balıkların çok revaçta olduğu bu göl kente iki saat uzaklıktadır. Ancak yörenin en güzel ürünü, dünyanın başka hiçbir yerinde yetişmeyen, güzel kokulu tütündü.

Daha eskilerde 'Bafra' 'Pafrai' olarak söylenirdi. Ayrıca Bafra'da arap tütünü de üretilirdi. Mastika gibi çiğnenen Arap tütünü.Binlerce koyun, keçi ve mandayı içeren hayvan sürülerini otlaklarında besleyebilen Bafra'ya Türkiye'nin öteki yörelerinde de çobanlar sürülerini otlatmak için gelirlerdi. O kadar ki Bafra verimli bitki örtüsü, sebzesi, meyvesi ve ünlü tütünü ile tüm mahsulünü Avrupa'ya ihracata kadar vardırmıştır.


Yerli Pontus'lular la Kapadokya'lı göçmenler kısa sürede kaynaşmışlar ve anadil olarak Türkçe kullanılıyormuş. Böylece Bafra büyüdü, gelişti ve devlete ilişkin resmi hiçbir engelleme olmadan, köyleri olan koskoca bir kent haline geldi.Yüz yedi kilise, bir manastır, bir ortaokul, seksen erkek okulu, on yedi kız okulu, iki anaokulu, bir jimnastik salonu vardı. Ve toplam 4899 öğrencisiyle tüm bu öğrenim merkezlerine 90 erkek öğretmen ve 26 kadın öğretmen atanmıştı..


Balkan savaşları, Osmanlı- Rus savaşı ve Milli Mücadelenin başladığı yıllarda karşılıklı yaşanan acılar ve göç yılları, gelenler gidenler.Kirya Sofia'nın ailesi de savaştan göçlerden nasibini almış Babasını iki ağabeyini, akrabalarını, yitirmiş. Sadece kendisi ve kardeşi Tolika ile babasının arkadaşlarının ve komşularının bulunduğu Bafra'nın Hacı Ömer köyüne doğru, kırık dökük at arabasının arkasında gelip, 


O zamanlar da Türk köyü olan ' Hacı Ömer' köyündeki hemşerileri, Türklere sığındılar.

Danış Türkleri Kirya Sofia'nın babasının arkadaşları. Onları iyi ağırlayıp, karınlarını doyurdular fakat acı olaylar hiç durmadan sürüyor Sürgün devam ediyordu, yetim rum çocukları ise köylerde aranıyor bulunanlar para karşılığı görevlendirilmiş arabası olanlar tarafından toplanıyordu bunlardan biri olan Hüseyin, at arabasını hızla sürer. Sofia ve Tolika arabanın arkasında çaresizce birbirlerine sarılırlar, bir zaman yol aldıktan sonra Tolika'nın tuvalet ihtiyacı gelir, Sofia'nın tüm yalvarmalarına rağmen Hüseyin arabayı durdurmaz ve Tolika'yı kolundan tuttuğu gibi arabadan aşağıya atar, ve hızla arabayı sürmeye devam eder.


Sofia sekiz yaşındadır, Tolika daha dört yaşında. Sofia arabanın arkasında, Tolika'nın bacikam al beni, beni bırakma, bacikam yanına al beni çığlıklarıyla çaresizce Hüseyin'e yalvarır ama nafile gaddar Hüseyin durmaz. Sofia diğerleriyle birlikte Selanik'e yollanır. Fakat Tolika'yı bir daha göremez. Ogün bu gündür hala kızkardeşinin çığlıkları kulağından gitmez, Bafra 'da bırakılan küçük bir kalp. Selanikte yıllarca atmıştır, Tolika yaşıyorsa 82 yaşında olacaktır, eğer öldüyse mezarınıda razıyım diyen yaya Sofia, eğer kardeşi çoluk çocuğa karışmışsaTolika'nın akrabalarını bulmak istiyor üzerimize vazife yaptığım komşumuzun hemşerimizin belki de son isteği bu. Tolika ( Anatoli'nin ) kısaltılmış isim hali.Hacı Ömerde kaybolan Tolika'nın bulunabilmesi için, yardımcı olabilecek tek karekteristik iz, yüzünde, bir yanağında bulunan, kocaman yuvarlak koyu renkli bir leke olması.


Evet, sevgili okuyucularım böyle bir olay duyduysanız yıllar evveline dair lütfen bana ulaşın. İnsanlık adına yaşlı son zamanlarını yaşayan bir kadının, son isteği adına, Ülkeler arası komşuluk dostluk adına, hatta daha da önemlisi gerçek hemşerilik adına.

Kitap'ta Bafra, Samsun, Amasya, Sinop, hakkında daha bilmediğimiz çok bilgi var. Sofia ve Tolika'nın gerçek hayat hikâyelerini yürek buruntusuyla bir solukta okuduğum kitap tavsiye ederim. İnşallah Tolika'ya ait bilgilere ulaşır Sofia'ya müjdeli haberler iletiriz.

Sevgiyle Kalın


GONCA


Bende Gonca gibi kitabı okumuş ve çok etkilenmiştim, kitap gerçek olaylardan yola çıkılarak yazılmıştı, öyleyse kitapta adı geçenlerde yaşıyordu, kitabı okuduğum günün ertesi Goncaya telefon açıp o aileye nasıl ulaşabileceğimi telefonlarını yayınevinden alıp alamayacağını sormuş,hiç tahmin edemeyeceğim bir cevap almıştım ailenin telefonu artık elimdeydi, kafama takılan bir başka şey ise kitapta çok büyük bir köy olarak belirtilen Yizigölü hiç duymamış olmamdı, ben eski olsun yeni olsun, Samsuna ait tüm yerleşkeleri bildiğimi sanıyordum, bazen 3-5 evden oluşan küçük mahallelerde zorlansamda bir zaman sonra onlarıda arar mutlaka bulurdum, Samsun Bafra arasındaki bu köyü nasıl duymamıştım, sanırım bu işte bir terslik vardı, köyü bulmadan okuduğum kitabın kahramanlarını aramayacaktım, haftalar süren araştırmalarım bir işe yaramamıştı,Yizigöl adında bir köy yoktu, çok az bildiğim Yunancada bazı harflerin okunuşunu biliyordum G harfi Y olarak okunuyordu acaba çevirmen bir hata yapıp Yizigöl adındaki Y harfini G harfinden çevirmiş olabilirmiydi, G harfi ile Y harfini değiştirdiğimde GIZIGÖL adı ortaya çıkıyordu, K harfinin yumuşayıp G harfine dönüştüğü Türkçede çok görülen br durumdu, bu kez karşıma KIZIGÖL diye bir isim çıkmıştı, Toponomi merakım işe yarıyordu köyün adı Kızılgöl olmalıydı, google Samsun Kızılgöl haritası yazdığımda aradığım köy karşıma çıkacaktı, Kurugökçe köyünün bir mahallesi konumundaydı, o akşam sabahı zor ederek eşimle birlikte Kurugökçe köyüne doğru hareket etmiştik, Kurugökçe oturduğumuz Atakum semtine çok yakın olduğu için 20 dakika içinde köye varmıştık, Kızılgölü bulmak artık çok kolaydı, yolda sorduklarım hemen tarif etmişlerdi.

Kızılgöl mahallesine girdiğimizde sabahın ilk saatleriydi mahallenin sakinlerinden biri meyva ağaçlarını buduyordu, selam verdikten sonra köy hakkında biraz bilgi edinebilirmiyiz soruma aldığım cevap iyi makinan varmı olacaktı, cevap kısa ve netti, doğru adrese geldiğimi hemen anlayacaktım bu bir denklemdi hazine aranıyorsa orası bir rum köyüdür, artık gönül rahatlığı içinde telefon açabilirdim köyü bulmuştum.


2012 yılının soğuk bir Mart gecesinde Beduh kitabevinin sahibi Gonca hanımdan aldığım telefon numaralarını tuşlamaya başlamıştım, az sonra telefonun ucundaki ses Ne [Nai] diye cevap verecekti, Yunanca hiç bilmiyordum, karşımdaki kadının ise Türkçe bildiğine emindim Samsundan arıyorum, adım Recep, Tolika adındaki romanı okudum ve sizi aramaya karar verdim, karşımdaki kadın çok tatlı bir ses tonuyla bende Eleni, evet okuduğun o kitaptaki bilgileri bir kompozisyon dersi için yeğenime ben vermiştim, daha sonra yazar Yorgo Andreadis tarafından Roman haline getirildi, kitapta adı geçen Sofianın kızıyım ben, Tolika benim teyzem, benimle telefonda konuşan kadın o kadar güzel Türkçe konuşuyorduki sanki bir bayram kutlaması için öz teyzemi aramıştım, artık ona hitap şeklim Eleni teyzeydi, sizlerin gerçek hayat hikayesinin geçtiği köyünüzü birkaç gün önce buldum, benim evime çok yakın, güzel bir köy dememle birlikte hiç düşünmeden hemen geliyorum oğlum cevabı alacaktım.


Eleni teyze yetmişli yaşlarını sürüyordu, yol onun için çok uzun sayılırdı, önce İskeçe'den İstanbul'a sonrada İstanbul'dan Samsun'a geleceklerdi, bekliyorum dediğimde çok sevinmişti, birgün sonraki telefonda oralara çok kar yağdığını köyünden İskeçe'ye bile gelemediklerini ve biletlerini tehir ettiklerini söylüyordu, aynı şeylerİ Bizde Samsun'da yaşamıştık, şimdilerde Kurugökçe mahallesinde bir mevkii adı olmaktan öte geçmeyen Kızılgöl'de de kar yağmış, erimesiylede yollar çamur olmuştu, biletlerin ertelenmesinin üzerinden 15 gün kadar geçmiş, evimizde çalan telefonumuzun ekranında 0030 la başlayan numaralar görünüyordu, Eleni teyzenin aradığını anlamıştım, oğlum iki yeğenimle birlikte geliyorum Samsun'a yanaştığımda arayacağım beni nereden alacağını söyleyiver, aradığına o kadar sevinmiştimki, sizleri otobüs terminalinden alacağım otobüsün muavinine söylersiniz , ben orada bekliyor olacağım.


Metro otobüs işletmesi Yunanistana yıllardır yolcu götürüyor ve getiriyordu, bu kez Anadoludan tam 90 yıl önce gidenlerin çocuklarını ve torunlarını getirecekti, annesi bir Samsunlu olan Eleni Teyze annesine verdiği sözü tutacak, son yıllarındada olsa memleketlerini görecekti, uykusuz ve heyecanla geçen saatlerin ardından 70 yıldır büyüklerinden dinlediği memleketlerine varmışlardı, akşam saatlerine yakın bir zamanda onlarla ilk kez karşılaştım Eleni teyzeye kendi öz teyzem gibi sarıldım ellerinden öptüm, örf ve adetlerimiz aynıydı, yeğenleri panayot ve ilya benim yaşıtlarımdı, güleryüzlü insanlardı, aynı sıcaklıkla onlarada sarılıp hoş geldiniz diyecektim, eşim onlar için hazırlık yapmıştı, doğruca evimize geldik, hoş geldiniz merasiminden sonra hazır olan yemek masasına çoktan oturmuş yemeklerimizi bile yemeye başlamıştık, yemek boyunca kızım diye hitap ettiği eşimi çok sevmişti, eşimde onu çok sevmişti, otel rezervasyonlarını yaptırdığım halde eşim ben Eleni teyzeyi otele gönderemem bizde kalsın diyecekti, çok uzun yoldan gelmişlerdi Panayot ve İlyayı otele bırakıp geri dönecektim.Eleni teyze sanki doping almış bir sporcu gibi dimdik ayakta duruyor gözlerinde yorgunluğun hiç bir alameti görünmüyordu, eşimle saatler süren sohbetlerinin ardından zorla odasına gönderebildik, bir nebze olsun dindirilen memleket özlemi mübadele insanlarının yorgunluğunu alıyordu demekki.


Sabahın erken saatleri olmasına rağmen evimizde bir hareketlilik vardı, Eleni teyze köyünü biran önce görmek için sabırsızlanıyordu, acele yaptığımız kahvaltının ardından yeğenlerinin kaldığı Grand Atakum oteline doğru hareket etmiştik, otee vardığımızda yeğenler kahvaltı yapmış bizi bekliyorlardı, gideceğimiz kurugökçe köyü çok uzak sayılmazdı, 20 dakika sonra köye varmıştık, artık Kızılgöldeydik, yılların hasreti dinmiş gözler kızarmaya başlamıştı, bu duyguları daha önce yaşadığımdan bir süre sustum ve hiç konuşmadım, ıslanmış meraklı gözler, 90 yıldır hiç bir köylüsünün gelmediği köye gelmiş orada kaybolan ruhları arıyorlardı sanki, Kızılgölün içinde onlarca ev vardı, daha önce geldiğim için köyün harap olan kilisesinin yerini öğrenmiştim, hep birlikte kiliseye doğru giderken Eleninin yeğeni Panayot cebinden bir kroki çıkarmış onu inceliyordu.


Bu arada kiliseyede varmış hemen yanındaki evinde kapısını çalmıştık, kilise özel bir mülkiyetin içinde yer alıyordu, ahır yapılmıştı, her ne olursa olsun izin almalıydık, çaldığımız kapı güleryüzlü tipik bir doğu karadenizli kadın tarafından açılmıştı, Eleni teyzenin yaşlarındaki kadına hemen durumu anlatmıştım, adım Fatma dedi, buradan gitselerde onlar buranın asıl sahipleri geçin bakalım içeriye diye evine davet etmiş onlara sahip çıkmıştı, biraz hoşbeşten sonra Panayot özenle çizilmiş krokiyi tekrar çıkararak, bizi evinizde ağırladığınız için çok teşekkür ederiz, bize yardım ederseniz evimizin yerini bulmak istiyoruz, krokiye bakarak evimizi bulmak için çeşmenin, mektebin ve değirmenin yerini bilmem lazım, Fatma teyze söylenenleri dikkatle dinleyip hepsinide iyi biliyorum diyecekti, az sonra dediklerinin tamamınıda göstermişti, Panayot verilen bilgileri krokiye yerleştirdikten hemen sonra tamam evimizin yerini tespit ettim diyecekti.


Krokiye gelince onunda hikayesi çok ilginç, 1922 yılında köyden yunanistana kaçmadan önce köyün okumuşlarından biri, ne olur ne olmaz gidipte dönmemek var birgün biz gelemesekte çocuklarımız gelir, evlerimizi bulmak isterler diye köylerinin krokisini çizerek saklamış, 90 yıl önceki bu akıl sayesindede kolayca Tolmanın Dimitin yani Eleni teyzenin dedesinin evini bulacaktık, Fatma teyzenin evinden çıkarak yaya olarak onların ata ocağına doğru yola çıkmıştık, Panayot çok dikkatli biriydi ve 90 yıl önce büyüklerinin terkettiği evlerini bulmuştu, bahçede tek katlı bir vardı, evin temel taşları ise geçmişte yıkılmış bir evden kalmaydı, bahçenin önünde iki ağaç parçasıyla yapılmış basit bir kapı vardı ağaçları kaldırarak girdiğimiz bahçede kimsecikler yoktu, Eleni teyze yeğenlerine tekrar tekrar sarılarak iç geçiriyor, aman allahım aman allahım sana şükürler olsun diyor bir yandanda evlerinin bahçesinde gezinip duruyordu, bahçedeki kocaman ağacı dedesi Tolmanın Dimitin yerine koymuş özlemle ona sarılıyordu.


Onların o anki durumlarını ifade etmek ve aktarmak imkansızdı, 90 yıllık bir özlem bir anda nasıl giderilebilirdi, doğdukları günden bu yana sadece dinlemişlerdi, her yerin ismini biliyorlardı sıra yerlerini öğrenmekteydi, mezarlıklarından , değirmenlerine, komşularının evlerine kadar her yeri buldular, gözyaşlarının yerini artık mutlu kahkalar almaya başlamıştı, sevinmekte çok haklıydılar, Kızılgöl 100 haneden oluşan ve ilk kez tütünün yetiştirildiği köylerden biriydi, köy ahalisindende ilk kez onlar köylerini görmeye başlamışlardı, kaldığımız süre içinde bir sürü eski anıyı hüzünle dinlemiştim, ertesi gün tekrar gelmek üzere Fatma teyzenin evine doğru tekrar hareket etmiştik, veda kolay olmayacaktı, Fatma teyze yemek hazırlamıştı fırında yeni pişirdiği ekmeğe, yaptığı ayranda eşlik ediyordu, yüzyıllarca komşulukların yaşandığı köyler nasıl kan gölüne dönmüştü anlamak zor, Eleni ve Fatma teyze sanki yıllardır komşulardı yarın tekrar karşılaşacaklarını bildikleri halde sevgiyle birbirlerine sarıldılar , atalarıda bir zamanlar böyle komşuluklar yapmamışmıydı?


Eleni teyze bizim evimizde tam 2 gün kaldı artık evimizin güler yüzlü ninesiydi ona çok alışmıştık, kalan bir gününüde Bafra'da ki kızı Goncaya ayırmıştı, kızım dediği Gonca onu çok sevmişti Eleni teyze hiç kızım yoktu allah bana iki oğul vermişti şimdi iki tanede kızım var diyordu anlaşılan beni damat yerine koymuştu, Eleni teyze ve yeğenlerini 3 gün boyunca götürebileceğimiz her yer götürmüştük ama tüm aramalarımıza rağmen Teyzesi Tolikanın izine rastlayamadık öyle bir an oluyorduki tam bulduk derken birşeyler ters gidiyor Tolikaya ulaşamıyorduk, Bafra'da onlarca yüzlerce kız çocuğu kalmıştı , kalanların akrabalarıda rum kökenli olmalarını çok büyük bir ayıpmış gibi gizliyorlardı bu durum işimizi haliyle çok zorlaştırıyordu, Hacıömer çiftliğide dahil bir sürü köye gitmiş onlarca insanla görüşmüştük, Tolika sanki yer yarılıpta içine girmişti, Eleni teyze vazgeçmemişti tekrar geleceğim ve arayacağım , sayılı gün çabuk dolmuş gidiyorlardı, Eleni teyze minnet duygularıyla bizlere sarılıp defalarca teşekkür ettikten Sonra memleketi Samsun'dan ayrılıp memleketine doğru yola çıktı, bir yıl sonra ben eşimle onun yanına gittim, aynı yıl bizden sonra tekrar Samsuna geldi, artık evimizden biriydi, derken yeğenleri Panayot ve İlya tüm bir otobüs dolusu Kızılgöllü ve çevre köylüleriyle birlikte Samsuna geldi, unutulmaz bir Türk yunan gecesi, yaşadık hep birlikte, Eleni teyze son olarak oğlu ve torunu Eirini ile Samsunda misafirimiz oldu güzel torunu Eirini oğlumla yaşıt sayılırdı, üçüncü nesillerde artık dostluk kervanına katılmıştı, oğlum ve Eirini günlerce Samsunda beraber gezdiler, sonraki aylarda gelenlerin sayısı sürekli artmış köylerine artık kendi başlarına gidiyorlardı, artık sayısını bile bilemediğim geliş gidişler başlamış, ölümsüz dostluklar tekrar kurulmaya başlamıştı, dostluğun kime ne zararı olabilirdi, öykümüz şimdilik bu kadar dostlar, dostluklar yazmayla bitecek kadar kısa ömürlü değil, komşuluğun, dostluğun ve arkadaşlığın kısaca insanlığın sonsuza kadar sürmesi dileğiyle.


.....

Not: Recep Yılmaz, Gonca Vural ve arkadaşlarının araması sonuç verdi. Tolika olmasa bile oğlu Memed bulundu ve kuzeni Eleni anneyle buluştular. Bu buluşmanın  hikayesi de bu linkedir okuyabilirsiniz 



7 Mart 2021 Pazar

ESKI BİR FASİŞTİN DÖNÜŞÜMÜ: HAYATIMA TÜRK OLARAK BAŞLAYARAK İKİ SIFIR GERİDE BAŞLADIM

Η Ένωση Ποντίων Νίκαιας-Κορυδαλλού derneği ile yaptığım söyleşi için hazirladigim sunumum:

Yannis Vasilis Yaylali

Aslında benim için her şey 94 senesinde başladı diyebilirim . Geçmişte Annem babamla ilgili “dönme” lafını kullanırdı ama bu ne demek diye hiç araştırmadım. Annem sohbet ederken babama ‘dönme’ diye takılırdı, ‘ne dönmesi’, ‘nasıl dönme’ deyince cevap vermezdi. Daha sonradan öğreniyoruz, büyük halamız anneme babamların durumunu anlatmış. Sonra da üstünü kapatmışlar. Türk aileye verilince dönmüşler ve olay bitmiş. Bize de hiç anlatılmadı.

Bunun altında korku da olabilir, kabul etmeme de olabilir. Çünkü bizim oralarda Rumluk küfür gibi kullanılır. Bizim ailede de bununla ilgili bir şey paylaşılmadı. Kimliğimize dair her şey saklanınca bizlerde hakim kimliğin değerlerini onlardan daha fazla savunmaya çalıştık. Ben böylesi bir Bafra’da Türk ve faşist kimliğimi edindim. Kürtlere karşı savaşa da böylesi bir atmosferde dahil oldum. Kürtlere karşı verilen savaşın en yoğun yaşandığı dönemde yani 94 senesininde bölge de görev yapmaya gittim. Şırnak’ta bulunan Gabar,Cudi, Kela Memed dağlarında görev yaptım . Oradaki yerleşim yerleri olan köylerin büyük kısmı biz oraya gitmeden boşaltılmıştı. O dönem köy basma ve yakmaların en yoğun olduğu dönemlerdi. O zamanlar devlet gücünü kabul ettirmek için köylülere her türlü baskı ve saldırıyı yapıyorduk. Bunları gidince bizlerde yaşayarak orada gördük.

Benim çatışmada PKK’ye esir esir düştüğüm yer Sırnak’ın Uludere ilçesi Roboski köyü etrafında olan Kela Memed dağıydı. Bizim oraya gitme nedenimiz Jandarma komando birliğinin PKK ile başa çıkamamasıydı. En son çatışmada Kürt gerillalar 30’un üzerinde asker öldürmüştü , o yüzden bizim birlikten yardım isteniyor. O zaman çok ünlü yaptığı şeylerle çok bilinen bir birliğin üyesiydim. Gerilla gibi sürekli dağda kalıyor ve gerilla taktiklerini kullanıyorduk

Kela Mehmet bölgesine gittik, iki gün dolandık, üçüncü gün korucular bize ‘gerilla tespit ettik’ dedi. Ben de keşif birliğindeydim. Koruculara da çok güvenemiyorduk o zaman, çünkü korucu yapana kadar adama yapmadığımız işkence ,eziyet kalmıyordu. Batıya ya da Güney Kürdistan’a gidemeyenler mecbur korucu oluyordu kalıyor. Kabul etmezse ürününü ekmesine izin verip, toplarken izin vermiyorsun. Bu yüzden korucular çok kabul etmiyor çatışmaya katılmayı filan. Bizde insanlıktan çıkmıştık elbette yoksa onca kötülüğün başka türlü ortağı olamazdın. Benim savaştaki motivasyonum klasik üçlemeydi yani bayrak,millet,devlet bu yüzden ben kendim askerlik şubesine gidip kendim gönüllü komando askeri olmuştum. Acemilikte “el kaldırın isteyeni Kıbrıs’a yollayalım” dediler, ben el kaldıran arkadaşımın elini indirdim ‘napıyorsun o kadar eğitimi kaçmak için mi aldık’ diye. Ben vatan, millet motivasyonlu, Türk hariç her şeye düşmandım, Ermeniler, Rumlar ve diğer halklar yok edildiği için geriye Kürt ve Kürt düşmanlığı kalmıştı, bizde bu düşmanlığı en kötü şekilde yapıyorduk.

Kela Mehmet bölgesine 3. gün gittik, kimse var mı yok mu diye bakıyoruz, baktık kimse yok, tam artık geri dönme kararı aldık, saat akşam altı yedi gibi, hava kararıyor, bir anda 3 bölgeden üzerimize yaylım ateşi başladı, ama öldürmek için ateş etmiyorlardı. Onu orada fark ettik. Gerilla kendi ihtiyaçları dışında insan öldürmemek için elinden geleni yapıyor. Çünkü dönen asker cenazelerinin savaş sistemini tekrarlayacak bir ritüele dönüştüğünü çok iyi biliyorlar… Ön tarafı topladık, arka tarafa doğru giderken seken bir mermi benim sağ ayağımın üstünü kemiğe kadar parçalayıp açmış, şu an hala hissetmiyorum orayı. Olayın sıcaklığı ile ben fark etmedim, kaçıyorum ama koşamamaya başladım.. Pusuya düşmüşüz ve karanlıktan faydalanarak kaçmaya çalışıyoruz. Gidip kendimizi toplayıp geri saldırmak hedefimiz. Koştururken köprü gibi bir yerde kendimi bir anda boşlukta uçarken gördüm, 30-40 metrelik bir yerden düşmüşüm sırtüstü, neyse ki sırt çantam vardı o beni korumuş… Sonra kendime bir geldim, etrafta kimse yok, elimde G3 tüfeğim var, onu bırakmamışım ama çalışmıyor, bombaları kontrol ettim, tamam… Uyandım ama bulunmamak için ses çıkarmıyorum, güvenli bir yere çekilip askeri bekleyeceğim.. Baktım sağ ayak gitmiş, elleyince deriler geldi elime… O zaman karanlık da, hiç görmüyorum, tişörtümü çıkarıp ayağıma dolayıp sıktım… Dinlendim, ama ayağa kalkamadım.. Tüfeğim çalışmıyordu, düşmanın eline geçmesin diye tüfeğimi taşa vurarak parçaladım… Bombaları da hazırda tuttum bir şey olunca birini karşı tarafa birini ortaya atacağım… Hem onlar gitsin hem ben..

Gerilla ile aynı eğitimi alıyorsun bu konuda, karşıya esir düşmemek için her şeyi yaparsın. Onların ki mantıklı ama, yakalanınca işe yarar bilgi vermeyince hemen öldürülüyordu bile gerillalar.. Ben yanımda öldürülmüş gerillanın parçalandığını da gördüm… Bunların birinde gerilla cesedi parçalanıyordu, bunu görünce dayanamamıştım. Koştum geri kustum, savaş ezberden olmuyor, vatan millet sakarya demekle bunları görmek başka şeyler. Ben gidip kusunca uzman çavuş gelip bana ‘sen erkek misin, sen Türk müsün, neden kustun’ diye çıkıştı.. Cesede işkence etmenin nedeni ise insanları savaşa motive etmek. Gerilla ne olursa olsun, itirafçı değilse askerin elinden sağ çıkamazdı..

Dinlendim, biraz kendime geldim, buradan çıkamazsam gerilla beni bulup öldürür, ben buradan çıkayım ve bizimkileri bekleyeyim dedim.. Dereyi bile sürüne sürüne geçtim, yürüyemiyordum… Dere yatağının kenarında bir ev vardı. ‘Buraya gireyim’ dedim, orada dinlendim, boşaltılmış bir köy eviydi. Hiçbir şeylerini alamadan gitmişlerdir onu biliyorum, üstüme elbise bulayım diye girdim.. Yağmur yağıyordu… İçerideyken kapı sesi duydum. Ben hemen bombaları elime aldım. Daha hiç canlı gerilla görmemişim. Benim gözler büyüdü, el bombalarını hazırladım. Kapı yavaşça açıldı. Baktım kedi. Dedim ki ben çıkayım buradan bu böyle olmayacak. Oradan çıkıp mağara gibi küçük bir yer buldum, birinci gün öyle bitti, ikinci gün akşam hava kararırken kan kaybından bayılmışım..

TÜRK OLARAK BAŞLADIĞIM HAYATIM PKK’YE ESİR DÜŞMEM İLE DEĞİŞTİ

Gerillalar da orada yemek yiyecekmiş. Bir kadın gerilla ateş için çalı çırpı toplarken beni baygın olarak buluyor. Künyemi de görüyor boynumda, asker olduğumu anlıyor. Aşağıya seslenmeden önce beni uyandırdı sonra aşağı seslendi. Aslında yapmaması lazım, üzerimde bombalar var, önce onları alması lazımdı. Uyandım baktım kadın, burada ne işi var, üzerimde de bombalar filan var.. Elimi kaldırayım dedim kalkmıyor… Aşağıdan diğer gerillalar koşup gelip üzerimdeki bombaları aldılar.. Kendimde olsaydım, kolumu kaldırabilseydim patlatacaktım bombaları..

Beni alanlar üç takım gerilla idi, yaklaşık 60 kişilik bir guruptu. Irak sınırına yakın bir bölgede. Aşağı indirdiler beni.. Tedavi önerdiler ama ben kabul etmedim. Yemek ister misin dediler, kabul etmedim yemeklerini yemeyi. Birliğin doktoru geldi, pansumana izin vermedim yaralarıma.. Onlar benim savaş esiri olduğumu uluslararası sözleşmelere uygun davranacaklarını söylediler.. O arada ben bayılmışım, fırsat bu fırsat hemen pansuman yapıp kan durdurucu iğnelerden yapmışlar.. Kendime gelince dedim ki bunlar benden işkence ile bilgi almaya çalışacaklar. Hiç iyi bir şey beklemiyordum onlardan. Çünkü sen hiçbir hukuka uygun davranmamışsın, karşı taraftan da aynısını bekliyorsun. Dedim bunlar beni parça parça yapacaklar kesin..

Her zaman bir hesaplaşmadan ,yüzleşmeden bahsederim , bende bu çelişkileri,yüzleşmeyi başlatan şey şu… Yirmi senelik bir ezber varken, iki buçuk aylık bir savaş sürecinde o yirmi sene ile hesaplaştım. İnsanlara savaş suçu olacak şekilde kötü davranmayı, köy yakmaları veri olarak aldım. Ama bunları sonuçlandıramıyordum. Sonra gerillanın eline düştüm. Onların dediklerini de oyun ve propaganda olarak algıladım önce. Bana oyun oynuyor bunlar diye düşündüm. Gerillada sorumlu biri konuşup duruyordu. Ben hiç dinlemiyordum, teröristi ne dinleyeceğim, kaçabilir miyim ona bakıyorum.

Bir yandan da halı içinde bir ceset var orada ateşin yanında. Ona bakıyorum… Ölmüş bir gerillayı kendi şehitliklerine gömüyorlar. İki günlük yol boyunca o gerilla cenazesiyle Güney’e indim. Bir katırda yaralı olan ben, diğer katırda gerilla cenazesi, iki gün boyunca gittik. Oyun oynayabilirsin ama bunu nasıl devam ettirirsin.. Bana ne zaman işkence yapacaklar diye bekledim günlerce… Yanımda ölmüş arkadaşları var ve bana nefretle yaklaşmıyorlardı. O yol, Güney’e geçene kadar gördüğüm davranışlar, beni dönüştürdü. Oradayken İsmail Beşikçi’nin bir kitabını okumuştum, ‘Bilim Yöntemi’ diye, o da etkiledi beni. Onun dışında diğer kitaplar beni etkilemedi, onlar hikaye idi.. Beni etkileyen asıl şey bana davranışları ve kendi aralarındaki sosyal ilişkileri idi. Bizim kendi aramızda seksen tane ayak oyunumuz var. Bi bakıyorsun orda kimse kimseye dalavere yapmıyor, küfür etmiyor, arkasından konuşmuyor. Ben orayı darmadağın, şimdiki IŞİD gibi bir güruh olarak görüyordum. Düşünün işte sağ ayağımın üstünden vurulmuşken ve İki gün yaralı sekilde arazide kalıyorken PKK gerillaları buldu. Ben gerillayı çok farklı olarak bekliyordum. Gerilla beni karşıladı. Yarı baygınım, kan kaybetmişim. Beni bulan gerilla ise savaş koşullarındaki haklarımdan bahsediyor. Ne hakkı hukuku, ne savaşı? Bir kere biz savaş olarak dahi algılamıyoruz. Dışarıdan üç beş kişi gelmişler ülkeyi bölmeye çalışıyorlar bizim gözümüzde. Biz o zaman böyle bakıyoruz . O gün benim miladım oldu. Yani o günle beraber, benim o şekilde alınmam, iyi davranılması hak hukukumun tanınması… Ki onlar da zor durumdalar. Cenazeleri vardı beni alan ekibin. Kampa çıkaracaklardı. O haldeyken beni yakaladılar. Onların en zor anında ben de onların eline esir düştüm. O haldeyken bana böyle davrandılar. Rol yapmaları imkansızdı. Bizde öyle bir şey olmuş olsaydı, ki oldu da defalarca, sağ ele geçirilen gerilla konuşmazsa kolu bacağı kesilir uçaklardan atılırdı. Asker böyleyken gerilla böyle davrandı. Onunla beraber bizim yaptığımız köy yakmaları vs. hepsini üst üste koyunca var olan ezberim tuzla buz oldu.

PONTOSLU HELEN OLMA HİKAYEME GELİNCE

Rumluğumla tanışmam orduya katıldıktan ve PKK’nin eline esir düştükten sonra oldu. Aslına bakarsanız onu da devlet ortaya çıkardı. Ben PKK’nin eline geçtikten sonra sonra önce Kızılhaç aracılığıyla aileme mektup yazdım ve üç ay sonra da PKK’nin tahsis ettiği telefonla ailemi aradım. Durumumu anlatıp benim alınmam ve Türkiye’ye getirilmem için çaba sarf etmelerini istedim. Ailem yavaş yavaş benim için mücadeleye etmeye başladı, Bende PKK şahsında Kürt halkını tanımaya başladım, onları tanımaya başlayınca utancım o kadar baskın geldi ki PKK ile mücadele adı altında asker olarak işlediğim tüm suçları uluslararası televizyonlara anlattım. Tabi bu arada ailem de ellerinin ulaşabildiği her yere gidiyorlardı. Benim amcamın bir asker tanıdığı vardı Ankara’da ailemle beraber onla da görüşmeye gidiyorlar. Ama bekledikleri asker yerine başka bir subay geliyor. Orada subaylarla görüşüyorlar. Ailem biz çocuğumuzu istiyoruz diyor. Asker ise “bakın siz sağa sola gidiyorsunuz, her tarafı harekete geçiriyorsunuz ama sizin başınız belaya girer” diyorlar. Siz Rum’sunuz, başınız bela alısınız diyorlar. Aslında aile büyüklerimiz biliyor ama bir şekilde bizden saklıyorlar bu gerçeği. Bir yalana inanıp ona bizi de inandırmışlar.

Bize söylenen hikaye büyük babamızın sözde kurtuluş savaşına gidip orada yaşamını yitirdiği ve cenazesinin getirilemediği üzerineydi. Her seyi öğrendikten sonra olayların hiçte anlatıldığı gibi olmadığını öğrendim. Pontos soykırımının yaşandığı yıllarda Bafra’nın Yayla köyünü Topal Osman canisi, adamları ve Türk ordusu ile kuşatır. Rum köylüleri de Nebiyan dağının içerisinde olan köylerinde katledilmemek için köyü boşaltıp partizanların koruduğu bölgelere sığınmak isterler. İşte o karışıklıkta Konstantin dede köylülerin çıkışına yardım ederken kendi ailesini ihmal eder, tüm o karışıklıkta oğlu geride köyde kalır. Topal Osman ve cani ordusu tüm köyü yakar ve geride kalan çocukarı da Türk ailelerine dağıtırlar. İşte bizim memed adıyla bildiğimiz ve sonradan dedem olacak Lefter’de o çalınan çocuklardan biriydi.

İşte ben tüm bu trajedik hikayeyi öğrenmem hiç de kolay olmadı. Ailem sadece beni kurtarmak istiyordu. Bu yüzden denize düşen yılana sarılır misali herkese koştular, herkesten destek istediler. Ailem Rumluğumuzla tehdit edilip de benim bu durumu öğrenmem yine PKK’nin elindeyken oldu. Önce bu durumu ciddiye almadım, ciddiye almamamın nedeni ise Türkiye devletinin bu durumu propaganda diye kullanacağını düşünmemden dolayıydı. Onların yaydığı propagandaya göre Türk olsa devletini satmaz, gizli kalması gereken bilgileri kamuoyu ile paylaşmaz, ’Gavur’ olduğu için açıklıyor. Zaten daha sonra da yaralı düştüğümü bile bile kendi isteği ile gitti bile dediler, hatta bunu dönemin başbakanı Mesut yılmaz demişti. Sonraları PKK ajanı dediler, eski solcu dediler, topluma benim söylediğim şeylere inanmamaları için ne kadar yalan varsa söylettiler. Tüm bunlardan dolayı Pontoslu Helen olabileceğim bilinç altımda kalmaya devam etse de o dönem hükümeti ve kontrolundaki medyayı fazla ciddiye almadım. Devlet bu yalan adımları toplumu hizaya getirmek için atsa da bende , zihnimde, bedenimde paramparça olmuştu. Sadece üzüldüğüm şey ise benim ömrümden çalınan yirmi koca yıldı. Çünkü yirmi sene benim olmayan bir hayatı yaşadım, hadi iyi bir şey için olsa insan bir nebze kabul eder,anlar.Tam tersine insanlığa dair ne kadar suç varsa hepsini bize işlettiler, insan işlediği,ortak olduğu suçu bilince çıkarmazsa yine öyle makina gibi yaşar gider ama benim öyle mi oldu tabii ki hayır. Kürtler sayesinde yaptıklarımla yüzleştikten sonra çektiğim vicdan azabı hiçbir şey ile ölçülemez.

PKK’nin çağrısı sonucu ailelerimiz, Hadep, İnsan Hakları Derneği, Mazlum-Der Refah partisi milletvekili Fethullah Erbaş, Akın Birdal ve daha birçok insan hakları aktivistinin yoğun kampanyaları sonucu devlet alınmamız için yeşil ısık yaktı ve ailelerimiz ve oluşturulan heyet PKK kamplarına gelerek bizleri basın eşliğinde aldı. Ben diğer esir düşen askerlerden farklı tavır alıp devletin işlediği suçları anlattığım için Türkiye’ye girer girmez önce PKK propagandası, sonra da PKK üyeliğinden ve yaralı PKK’nin eline geçmeme rağmen uluslararası firar suçuyla 1996 aralık ayının sonun da tutuklanarak askeri hapishaneye gönderildim. Hapishane de bol işkenceli 3,5 aydan sonra da yine ellerim kelepçelenerek tekrar savaş tugayına gönderildim, fakat orada ne kadar psikolojik saldırıya maruz kalsam da bir daha elime silah almadım. Orada o yüzden birçok kez disko denilen hapishanelere beni gönderseler de Başta Kürt halkı olmak üzere artik kimseye karşı silah almayacağımı, taşımayacağımı komutanlara söyledim. Bir süre daha beni orada tuttuktan sonra serbest bıraktılar. Orada gördüğüm saldırılar yüzünden hafızamda boşluklar, kaybolmalar oluştu. Hala günümüzde bile kabuslar ile uyanıyorsam nedeni o savaş birliğidir.

Nihayetinde hapishane ve zorla tutulduğum askeri birimden ayrıldıktan sonra tekrar ailemin yanına Bafra’ya dönebildim. Orada bir süre kafamı dinledikten sonra askerin ailemi tehdit ettiği konuyu annemle konuştum. Annem de konunun doğru olduğunu söyledi. Olayları çok detaylı bilmiyordu ama dedemin çok küçük yaşlarda bir Türk ailesine verilmiş bir dönme olduğunu söyledi. O zaman devletin ilk defa doğru söylediğini anlamış oldum. Her konu da yalan söyleyen devlet benim Pontos Helen’i olduğumu biliyor ve kendi kontrolu dışına çıktığım anda da hiçbir acıma belirtisi dahi göstermeden kimliğimiz ile bir kere daha bizi vurmaya çalışıyordu.

DEVLET BİZİ YOK ETMEYE ÇALIŞIRKEN BENKENDİ KİMLİĞİMİ ADIM ADIM KAZANIYORDUM

1.Aşama; kimliğimi bulma ve nufus onayı

Tüm yaşadıklarımı ve devletin bize yaşattıklarını iyice düşündükten sonra devlet kavgamı etmek istiyor benimle diyerek kimliğimi araştırmaya karar verdim. Bir taraftan hukuksal anlamda neler yapabilirim ona bakıyor ve araştırıyorum. Bir taraftan da kimliğimize ilişkin kimler ne yazmış diye aranıyorum. Pontos soykırımı ile ilgili, kimliğimiz ile ilgili ilk buluştuğum yazar Belge yayınlarından birçok çeviri kitabı olan da olan Yorgos Andreadis’ti. Bafra’da yaşanan ve iki kız kardeşin başından geçen olaylar üzerinden Pontos Helenleri’ne neler olduğunu anlatan küçük çaplı ama manevi anlamda çok doyurucu, sorularıma da cevap bulmaya başladığım Tolika adlı kitapla kimliğimle duygusal anlamda bir tanışma yaşadım. Daha sonra Andreadis’in tüm kitaplarını okudum yani Türkçe’ye çevrilen tüm kitaplarını okudum. Sonra duygusal anlamda beslenmem bir noktaya gelince bizim için çok değerli olan iki bilim insanı ile tanıştım. Önce Michalis Haralambidis’in Pontos Soykırımı ile ilgili Kürdistan Press’e yazdığı Unutulan bir soykırım; Pontos adlı yazısını okudum. Daha sonra da Prof Konstantin Fotiadis’in çevrilen yazılarını okudum. Bir taraftan okumalarım sürerken, diğer yandan da mutlaka dedemin ailesinden kalanlar olmuştur, hepsini de öldürememişlerdir, kaçıp kurtulanlar olmuştur ama nereden, nasıl aramaya başlamalıydım. Çocukluk arkadaşlarımın çoğu MHP’liydi ama bana ihanet etmediler, polisin o kadar baskısına rağmen yanımda kaldılar. Arkadaşlarımdan birinin yeğeni nufus dairesinde çalışıyordu. Ondan nereye kadar ulaşabiliriz, ne yapalım deyince o da ben dedi önce bilgisayar kayıtlarına bakarım daha sonra da eski kayıtlar için defterleri inceleriz dedi. İnanılmaz şekilde bu araştırma sonuç verdi ve aile kütüğümü gösteren belgeyi arkadaş bana verdiğinde babamın babası mehmet dedemin babasının isminin yazdığı yere baktığımda ismin Konstantin olduğunu ve annesinin isminin de ise Paraskevi olduğu gördüm. Dahası da vardı defter araştırmaları da yapılmış ve dedemin yaşadığı köye ulaşılmıştı. Köyün ismini görünce şok oldum. Köyün ismi ile bizim soyadımız aynıydı. Dedemi küçükken yanına alıp büyüten Türk ailesi geldiği köyün ismini dedeme soy isim olarak vermişti.

2. Aşama; dağılmış ailemi bulma

Sıra dedemin biyografisini çıkarmaya gelmişti, dedem o kadar genç yaşta hayatını kaybetti ki hatta şunu söyle diyeyim dedem ailesinden koptuğu yaşta üç-beş yaşındaydı ve dedem 35 yaşında tetenoz’dan hayatını kaybettiğinde babamda üç beş yaşındaydı. O kadar fakirdiler ki o zaman cenazesini Samsun’dan Bafra’ya getiremediler ve ondan kalan tek resmi de yine büyük halam bir şekilde kaybetti. Büyük halam ailemizin kara kutusu gibiydi herseyi biliyordu ama hep susmayı yeğledi ve dedemden kalan tek resmi de o kaybetti. O yüzden biyografisine ona çok benzeyen babamın gençlik resmini koydum. O zamana kadar dedem ile ilgili bulduğum tüm bilgileri de oraya yazdım. Dedemizin ailesini arıyoruz diye de sosyal medyada da ilan verdim. Birkaç sene öyle geçti, bazen tam bir şeyler bulduk zannediyorduk ve kaç defa başa döndüğümü unutum. Ama yılmadan devam ettim, aslında bazen pes etme noktasına geliyordum ki faşist Türk devleti kendini bana hatırlattığında tekrar dört kolla arayışlara devam ediyordum.

3. Aşama ; Pontos Helen kimliği ile ilgili çalımalar başladı, ardından da davalar

Bu arada polis baskıları o düzeye geldi ki artık Bafra’da yaşama koşullarım tükenmişti. Çalışma alanlarımı komple bitirmişlerdi, baskılar aşırı şekilde ailemi yönelmeye başlayınca Bafra’dan ayrılma kararı aldım. En son bir basın açıklamasından dolayı Samsun’da hapishane’ye girince hapishane sonrasında İstanbul’a gittim. Baskılara ancak 2005 yılına kadar dayanabildim ve sonra dediğim gibi İstanbul’da yaşamaya başladım, büyük yerde daha az göze batarım diye düşündüm. Bir taraftan Kürtler ile ortak panel ya da etkinliklerde 90lı yılları ve Türk devletinin Kürtlere karşı işlediği savaş ve insanlık suçlarını deneyimlerim doğrultusunda anlatabildiğim kadarıyla anlatıyordum. Diğer yandan vicdani ret mücadelesi için arkadaşlarımla önce Vicdani Ret platformu ile, daha sonra da Vicdani Ret Derneği çatışı altında mücadele etmeye devam ettim. Ayrıca Pontos soykırımı, kimliği ve değerlerimizile ilgili de artık yazmaya başladım. Bir süre sonra halkımız ile ilgili dil, kültür, politika ile ilgili çalışmalar için davetler almaya başladım. Artık Pontos Helenleri olarak birçok konferans, toplantı, panellere ya katılımcı ya da misafir olarak davet edilmeye başladık. Bir süre sonra sonra bu devletin dikkatini çekmeye başladı. O dönemden sonra Türk militarizmine karşı yürüttüğüm Vicdani ret ile, yine Kürtler ile dayanışma halinde yürüttüğüm mücadeleler sonucunda açılan dava dosyalarımın arasına Pontos Helenlerinin geçmişte maruz kaldığı soykırım ile ilgili yazılarımdan, ve sosyal medya paylaşımlarım gerekçe gösterilerek hakkımda önce soruşturmalar sonra davalar girmeye başladı.

4.Aşama; tekrar önce hapishene ve ardından Roboski yolu bana görüldü

Samsun’dan ayrılmadan ayrılmadan önce kısa süreli hapishaneye girip çıkmıştım ve ben dışarı çıktıktan sonra da yargılama devam etmişti. Sene 2010’u gösterdiğinde mahkeme sonuçlandı, bana oradan bir sene ceza çıktı. Tam o dönemde Bafra’da ailemi ziyarete gitmiştim ki daha polisler etrafımı çevirdiler ve tutuklanma kararımı göstererek beni gözaltına aldılar. Oradan da yeni yapılmış olan Bafra T tipi hapishanesine beni götürdüler. Orada PKK davası tutsakları ile kalmak istediğimi söyledim, dediler ki sen Türksün ve başka davadan yargılanıyorsun o yüzden olmaz. Bende Türk olmadığımı Pontos Helen’i olduğumu söyledim, iste ne dediysem önce kabul etmediler. Ardından açlık grevi yapacağımı ve bu durumu kamuoyuna taşıyacağımı söyleyince onlar karışık olan bir koğuşa beni verdiler.

Burada bir sene kadar kaldıktan sonra dışarı çıktım ve birkaç ay geçmeden Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyü yaylasında Türk savaş uçakları çoğu çocuk olmak üzere 34 Kürt köylüsü acımasızca katledildi. Devletin yaptığı bu sivil katliama karşı Kürt illerinde ve batıda birçok duyarlılık eylemleri ve yürüyüşleri yapıldı. Bu eylemlerden biri de vicdani retçi arkadaşım Halil Savda’nın Roboski’den Ankara’ya kadar başlattığı barış yürüyüşüydü. Bu eylem diğerlerine göre bana daha cüretkar ve anlamlı gelmişti. Tek başına 1000 km’den fazla bir yol yürüyecekti ve Roboski katliamına kadar uzanan tüm süreçlerle yüzleşilmesi gibi bir çağrıyı da tek başına omuzlamıştı. Bu bana çok adil gelmedi, neden Halil tüm bu sorunları tek başına omuzlayacaktı ki, tüm bu yüzleşme süreçlerine Kürtler kadar, Kürdistan kadar Karadeniz insanının ve Karadeniz’in de ihtiyacı vardı. Halil’i telefon ile aradığımda Roboski’den çıkmıştı. Böylesi sorumluluğun altına tek başına girmene gönlüm de vicdanim da aklım da razı olmadı bende yürüyüşe geliyorum diyerek yola çıktım.Yürüyüş 1 Eylül Dünya barış günü başlamıştı ve yedi gün sonra onu Nusaybin’de yakaladım. Halil ve benden sonra da yürüyüşe katılan arkadaşlar ile Roboski için tam 1300 km yürüdük. TBMM ziyaretimiz sonrası barış aktivisti Meral Geylani’nin de olduğu heyetle Roboski’ye gittik, amacımız hem bayramlaşmak hem de yürüyüşün sonunda ki gözlemlerimizi ailelere aktarmaktı. Roboski’ye geçtik , bayramlaşmamızı ve yürüyüş ile ilgili gözlemlerimizi ailelere sunduk ve tam geri dönecek iken Meral Geylani bana bir süre köyde kalma teklifinde bulundu. Roboski’de birkaç ay kalacaktık, gözlemlerde bulunacaktık, ailelere bir süre destek olmaya çalışacaktık, sonrada tekrar köyden ayrılacaktık. Bizim bir iki ayımız bir seneye dönüştü, o bir sene yedi seneye dönüştü.
Bizde madem kalmaya karar vermiştik, o zaman ailelerimizin daha örgütlü mücadele edebilmesi için Arjantin’de ki kayıp annelerinin mücadelesinden tutun da Galatasaray’da mücadele yürüten Cumartesi annelerine kadar olan deneyimlerine kadar ailelerimize anlatık.Roboski için verilen adalet mücadelesinde annelerinin daha fazla ön plana çıkması gerektiğini vurguladık. Bir de adalet nöbetlerinin periyodik olmasının gerekliliğini anlattık. Ve Roboski katliamının 55. Haftası ile birlikte ‘Perşembe Değerlendirmeleri Adalet nöbetleri’başladı. Hemen ardından da ‘ Roboski İçin Adalet- Yeryüzü İçin Barış ‘ isimli derneğimiz ortaya çıktı.

Elbette amacımız sadece Roboski katliamı değildi, amacımız katliam ve soykırımlar ile yüzleşmekti. Adalet istediğimiz şeyler arasında Gezi de vardı, Berkan Elvan’da, Suruç katliamı da var di ,Ankara katliamı da,Halepçe, Çorum, Maraş Katliamları da, Ermeni ,Süryani ve Pontos Helenlerine yapılan soykırımlarda vardı. Zaten Roboski katliamı sonrası devletin verdikleri ile yetinmiş olsaydık, yüzleşme meselesinde enternasyonal olmasaydık, bugün yasadıklarımızın hiçbirini yaşamayacaktık. Devlet kendisiyle işbirliğine yanaşmayan ve geçmiş pratiklerde yapılan soykırımlar ile da bağ kuran bu yaklaşımı 14 temmuz 2016 tarihinde ‘sözde’ darbe girişimini bahane de ederek tümüyle ezmeye çalıştı.

5.Aşama;Şengal,Kobani,Soyadımı kendime iade ettim, Ankara Pontos Soykırımı Konferansı ve ülkeyi terk etme sürecim

Tabi devletin bizi ezmesini hak etmek için biraz daha çalışacaktık. Biliyorsunuz ki Türkiye ve etrafındaki birçok ülkenin demokrasi ile sorunları var, bu ülkelerden biri de Suriye, Suriye rejiminin tutumundan dolayı 2011 Nisan’ı itibarıyla tüm ülkeyi saracak iç savaş süreci başladı. Elbette uluslararası güçler ve Türkiye de bu savaşa dahil oldu. Türkiye’nin dahil olduğu yerde ise mutlaka islamı referans radikal teröristler de oluyor. Elbette Amerika ve Rusya’da çeşitli nedenlerden dolayı bu tür terörist organizasyonlara destek oluyorlar. Bu güçlerin Suriye’de benzer yolu izlemesi yüzünden bir an da ne kadar El-Kaide bağlantılı teröristler varsa buraya yığınak yaptılar. Sonra savaşın bir bölümünde Irak merkezli İşid canileri ortaya çıktı. Kısa süre de bu örgüt Suriye de savaşmaya başladı, özellikle Türkiye’nin yönlendirmesiyle Kürtlerin bölgeleri olan Şengal ve Rojava’ya yöneldiler.

İşid soykırımından kaçan 20 bin ezidi Kürdünü Roboski’ye geçirdik

İşid canileri önce Şengal’de soykırım yaptı, KDP Ezidi Kürtlerini hiç savunmadan geri çekilirken bir avuç PKK gerillası Ezidi Kürtlerini savundu. Yaşanan soykırım da ölümler kendini ikiye katlamamışsa belli sayıda kalmış ise bu canları pahasına Ezidi Kürtlerini savunan PKK Gerillaları sayesindedir. Zaten o süreci tüm dünya seyretti ve canlı yayınlarla kimin kaçtığını, kimin Ezidi Kürtlerini koruduğunu gördü. İşid soykırımından kaçanlar çeşitli bölgelere dağıldılar. Bir kısmı Rojava’ya geçti, bir kısmı Güney Kürdistan’a bir kısmı da Türkiye Kürdistan’ına geçmeye çalıştı. Suriye’de yaşanan çatışma esnasında çadırları kurup ve savaşın ortasında kalan sivil Arapları basın açıklamaları eşliğinde Türkiye’ye davet eden hükümet söz konusu Kürtler olunca, özellikle de Ezidi Kürtler söz konusu olunca soykırımdan kaçan Ezidi Kürtlerine adeta gümrük kapıları adeta kapatıldı. KDP’nin savaştaki tavrından dolayı Ezidi Kürtlerin çoğunluğu Güney Kürdistan’da kalmamayı tercih ediyordu. O yüzden Keşan bölgesinde bulunan PKK’nin Haftanin kampı üzerinden ilk Şengalli Kürtler 12 Agustos 2014 tarihinde Roboski’ye ulaştı. O günden sonra Türk askerinin azgın sadırısına rağmen 20 bin insanın üzerinde Ezidi kürdünü Haftanin kampından Roboski köyüne geçirdik.
Aylarca bizler,Roboski halkı ,Uludere halkı,Şırnak halkı bölgede kurulan derme kamplarda Ezidi Kürtlerine destek verdi. Türk devleti elinden geldiğince geri itme yaparken bizler soykırımdan binlerce insanı kurtardık. Çok zor zamanlar yaşadık ama hayatımın en gurur duyduğum dönemlerdendi.

Kobane’de insan zinciri ve kimliğimi kendime iade ettim

Bu dönemin sonunda İşid Rojava’ya, orada bulunan Kürtlere saldırmaya başladı.Bu caniler adım adım Kobane’nin etrafı sarmaya başladı, Türkiye’den de TSK ve devletin gözetiminde bu caniler Kobane ve çevresine geçmeye çalışıyordu. Bu yüzden HDPve DTK yani Kürt kurumları Kobane’yi savunmak için insanları Kobani sınırına davet etti. Ben ve Meral Geylani de hiç vakit kaybetmeden oraya gittik ve İşid canileri bölgeyi terk edinceye kadar da hep oradaydık. İşidlilerin bulunduğumuz bölgeden geçmesine izin vermedik .

İşte tüm bu sıcak dönemin ortasında bana Bafra’dan çok güzel bir haber geldi. Beş altı ay önce isim değişikliği için başvurmuştuk, telefonda avukatım mahkemenin ilk duruşmasında isim değişikliği isteğimin kabul edildiğini söyledi. Telefonda bu haberi duyduğum da her duyguyu bir arada yaşadım, sevinç, hüzün, kızgınlık tüm duygularım karışmıştı. Osmanlı ile başlayan, İttihat Terakki dönemiyle devam eden ve Mustafa Kemal ve arkadaşları döneminde halkımıza yani Pontos Helenlerine uygulanan soykırım’ın amacı bizi komple yok etmekti. Belki yaşanan soykırım karşısında, soykırıma karşı çok küçük bir adım ve karşılıktı benim yaptığım ama sonuçta bir adımdı. Bazen tüm ormanın yanmasına neden olan şey sadece bir kibrit çöpüdür değil mi ? Benim adımı hukuk karşısında değiştirmede ki tavrımın nedeni tamamen bu yüzdendi. Böylesi adımlar minik olsa da sizi takip edenler açısından oldukça cesaret vericiydi. Bir sonrası adım ise soyadımı değiştirmek için olacaktı, devlet cesaret edipte ön isim değişikliği için başvuru yaptığında sana fazla sorun çıkarmıyor. İş soyadı değişikliğine gelince aynı anlayışı göremiyorsun. Önümüze 21 Haziran 1934 yılında kabul edilen soyadı kanunu, 2 Temmuz 1934 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış ve 2 Ocak 1935 yılında yürürlüğe giren kanun çıkıyor. Her iki laflarından biri eşitlik olanlar kendi kimliğiniz, örf ve adetlerinize uygun bir soyadı almak istediğinizde kanunun 3.maddesi ile karşımıza dikiliveriyorlar. bu madde “Rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç olan soyadları kullanılamaz.” hükmünü içeriyor. Türkiye’de konuşmaya gelince anayasanın eşitlik ilkesi gereği ‘sözde’ her zaman eşitiz. Tabi bu kocaman yalan konuşmaya gelince öyleyiz, yasaya gelince ‘yabancı ırk’ ve ‘millet’ oluveriyoruz. Hani nerede Anayasanın eşitlik ilkesi, anayasa karşısında böyle mi eşitiz, lafa gelince de ırkçı değiliz diyorlar ama bu tam tamına ırkçılıktır, hem de bu ırkçılık kanun ile yasayla yapılıyor. Mardin’li Süryani Favlus Ay adını ve soyadını ‘Paulus Bartuma’ olarak değiştirmek için2009 tarihinde mahkemeye başvuruyor. Mardin’li Süryani Favlus Ay adını ve soyadını ‘Paulus Bartuma’ olarak değiştirmek için 2009 yılında Midyat Asliye Hukuk Mahkemesine başvuru yapmıştı.Davayı kabul eden Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi ,Soyadı Kanunu’ndaki “… yabancı ırk ve millet isimleriyle…” ibaresinin anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.Anayasa mahkemesinin nasıl bir karar vereceği ise hepimiz açısından merak konusu olmuştu. Verdiği kararla acaba statükoyu mu tekrar edecek, yoksa böyle bir kanuna karşı özgürlükçü bir karar mı verecekti. Çok da uzun beklemeden Anayasa Mahkemesi 2011 Temmuz’unda kararını açıkladı. Mahkeme özgürlüklerin önünü açmak yerine statükoyu korumak adına bir tekrarı yineleyerek, 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun ‘yabancı ırk ve millet isimlerinin soyadı’ olarak kullanılamayacağına ilişkin hükmünün iptal istemini oy çokluğuyla reddetti. Böylece Anayasa mahkemesi de hem statükoyu korurken yasalardaki ırkçılığa da devam demişti. Sıra anayasa mahkemesinin bu ırkçı içtihatına karşı mücadeleye gelmişti. Bir taraftan başvuruları takip ediyorduk, bir taraftan da bu konudaki içtihat niteliğindeki kararları inceliyorduk.

Pontos Soykırımı

Diğer yandan da seneler ilerliyordu ve 2016 senesine geldik, bu sene birçok şeye gebeydi, Biz Pontoslu Helenler açısından bizi tarihi günler beklerken, diğer yandan ise iktidarı uzun süre birlikte paylaşan iki güç arasında da gerginlik en üst safhaya gelmişti. Çözüm süreciyle birlikte bu iktidar ikilisi Gülenciler ve AKP arasında sürtüşmeler başladı ve dediğim gibi 2016 yılında ise zirveyi buldu . Onların çelişkileri devam ederken Biz Pontoslu Helenler tam yüzyıl bekledikten sonra bizim için tarihi bir konferansa hazırlanıyorduk
Pontos Soykırımı Konferansı 9 Nisan 2016 tarihinde gerçekleşti, Newroz Dergisi ve Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi tarafından organize edildi. Çok sayıda akademisyen, yazar ve aktivisttin katıldığı konferansın açılış konuşmalarını akademisyen ve yazar Fikret Başkaya ile Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (ÖSP) Genel Başkanı Sinan Çiftyürek yaptı. Moderatörlüğünü Pınar Ömeroğlu’nun yaptığı panelin ilk oturumunda sosyolog İsmail Beşikçi, araştırmacı ve Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Demirel, editör ve çevirmen Atilla Tuygan ve ben vardım. Moderatörlüğünü Attila Tuygan”ın yaptığı ikinci oturumda ise; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Baskın Oran, Sosyolog Mert Kaya, Yunanistan”dan gelen araştırmacı ve yazar Stergios Theodoridis, tarihci ve yazar Vlasis Ağdjidis, yine araştırmacı yazar Tamer Çilingir katılmıştı.
Konferansta Osmanlı ile başlayan ve İttihat ve Terakki dönemiyle devam eden, Mustafa Kemal’in önderliğinde Cumhuriyet döneminin (1914-1923 ) başlarında tamamlanan Pontoslu Rumlara yönelik tehcir, katliam ve soykırım konuşuldu.Pontoslu Helenlere uygulanan soykırım ve tehcir politikalarının Osmanlı döneminden başlayarak Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden bugüne dek sürdürüldüğüne dikkat çeken konferans Türkiye’nin Rumlara yönelik soykırımı tanıması çağrısı yapmıştı.Elbette konferans bununla sınırlı kalmayarak birçok çağrı daha yapmıştı, Pontos Soykırımı Ankara Konferans belgeleri belge yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Umarım bir gün bu konferans kitabını Yunanca’ya da kazandırabiliriz. Bir kere daha konferansı organize eden Newroz Dergisi ve Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’ndeki arkadaşlara bu dayanışmalarından dolayı çok teşekkür ediyor ve minnet duygularımı bir kere daha paylaşıyorum.

Dediğim gibi o yıl ilk başta benim ve bizim için iyi başlamıştı ve hani Yunanistan’a ailem için verdiğim ilanda sürpriz gelişmeler oldu. Ben aslında dedem için babamın resmini biyografiye koysam da asıl benzerlik dedemin kardeşi Lefter ile benim aramda çıktı. İkimizin resimlerini gören bizi ikiz gibi zannediyorlardı. Neyse oradaki bulduğumuz aile de beni görmek istiyorlardı. Vize işlemleri uzun sürebileceği için erkenden hallettim ama Roboski katliamının 5.yıldönümü sonrası sürece vizemi aldım. Ben vize işlemlerimi hallettikten sonra hükümet ortakları birbirine girdi ve 14 Temmuz ‘sözde darbe’ girişimi oldu. AKP hükümeti ve Recep Tayyip Erdoğan için tam bu tam tanrı lutfu gibi oldu. Bunu hem sürekli kavga ettiği ortağından kurtulma fırsatı olarak gördü. Hem de Türkiye’deki muhalefeti sindirmek için, bastırmak ve yok etmek için start verdi. Ne kadar arkadaşım varsa bu süreçte sakın Roboski’ye geçme seni mutlaka seni hapishaneye atarlar dediler. Böylesi bir süreçte asla onları yalnız bırakmazdım, bende biliyordum tutuklanacağımı, çünkü devlet neyi saklamak istediyse hepsini kamuoyuna taşımak için her şeyi yaptık. Roboski katliamı, Ermeni Soykırımı, halkımıza yani Pontos Helenlerine yapılan soykırım ve diğer katliamlar ile yüzleşilmesi için elimizden gelen ne varsa yaptık. Bunu gören hükümet arkasına aldığı 14 Temmuz sözde darbe girişimine karşı mücadele adı altındaki o rüzgarla on binlerce muhalefettten biri olan biz Roboski aktivistlerinide biçtiler. Roboski katliamı 5. yıldönümüne bir hafta kala ben, Meral Geylani ,Veli Encü ve üç Roboski aktivisti daha gözaltına alındık. O süreçte geçmişte hakkımızda ne kadar soruşturma açılmıssa hepsi davaya dönüştürüldü. PKK propagandası, PKK örgüt üyeliği, Pontos soykırımı ile ilgili yaptığım paylaşım ve yazılardan dolayı daTürklük’e hakaret,halkı kin ve nefrete yönlendirme davaları, ayrıca vicdani ret çalışmalarımdan dolayı da hakkımda birçok halkı askerlikten soğutma davaları açıldı,toplamda 13 dosya hakkımda oluşturuldu. Roboski anması geçinceye kadar rehin gibi gözaltında tutulduk ve sonra serbest bırakıldık ama asker bunu yeterli bulmadı ve tutuklanma tarihim olan 23 Nisan 2017 bizleri köyden çıkarmak için köylülere her türlü baskıyı yaptı. Tutuklanmadan birkaç gün önce Ermeni soykırımı yıldönümü için bir makale yazıp orada hem Ermeni soykırımına hem de Pontos Helenlerine yapılan soykırıma değinmiştim, herhalde bu artık onların bardağındaki suyu taşıran son nokta oldu. Tutuklanarak önce Şırnak t tipi hapishanesine, daha orada bir hafta kalmadan açıldığı günden beri işkenceleri hak gaspları ile bilinen Elazığ yüksek güvenlikli hapishanesine gönderildim.

Saldırılar altında bir sene üç ay o hapishanede kaldım, o süreçte halkımız beni asla yalnız bırakmadı, Yunanistan’dan, Avrupa’dan, Amerika’dan dayanışma mektupları aldım. Bir kere daha o işkenceli hapishane sürecinde beni yalnız bırakmayan halkımıza çok teşekkür ediyorum. Yine o süreçte ve sonrasında Yunanistan’a sığınmak zorunda kaldığımda da beni yalnız bırakmayan Teofanis Malkidis, Michalis Haralambidis,Konstantin Fotiadis,Yorgos, Despina, çevirmenlerim Katerine, Giannis,Apollon Pontou futbol takımı yetkililerine ve adını sayamadığım unuttuğum tüm dostlarıma çok teşekkür ediyorum



Hapishaneden çıktıktan sonra bir süre daha Türkiye’de kaldım ve tekrar tutuklanma tehlikem doğunca gizli şekilde Yunanistan’a sığınmak zorunda kaldım. Atalarımızın 3 bin sene önce çıktığı bu topraklara mülteci olarak geldim. Yunanistan devletine mültecilik başvurusu yaptım. Elbette hikaye burada bitmedi,Yunanistan’da neler yaşadığımı da ilerleyen süreçlerde başka vesileler ile anlatacağım. Yaşadığımız sürece dönüşüm de yüzleşme de devam edecek,son ferdiğim bitmeden hiç bir şey bitmiş sayılmaz,unutmayın bizim yani ezilen halkların cesareti onların gücünü fazlasıyla aşar,onlar da bundan korkuyor,son kırk yıldır Kürt halkının verdiği mücadele buna en iyi iyi örnektir, biz yüzyıldır hakları gasp edilmiş, soykırıma maruz kalmış Pontos Helenleri bu bilinçle yeniden mücadeleye başladık ve mutlaka kazanacağız