Ayşe Hür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayşe Hür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2021 Pazar

6-7 Eylül 1955 yağması ve 1964 sürgünleri (Ayşe Hür)

6-7 Eylül olaylarında Türk basınına göre 11 kişi ölmüştü. Yaralı sayısı resmi rakamlara göre 30, gayriresmi kaynaklara göre 300'dü. 

Sadece Balıklı Hastanesi'nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Resmi rakamlara göre 5.300'ü aşkın, gayriresmi kaynaklara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğramıştı. En büyük tahribat Beyoğlu'nda yaşanmıştı. Bunu Eminönü, Fatih, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy izlemişti.


Bugün tarihimizdeki utanç verici olaylardan biri olan 6-7 Eylül yağmasının 61. yıldönümü. Geçen yıl da aynı vesileyle “Cumhuriyet’in azınlık raporunu” (okumak için  ) sizlerle paylaşmıştım. O yazının girişinde geçmişi neden hatırlamalıyız sorusuna uzunca bir cevap vermiştim. Bu yüzden bu hafta neden utanç verici bu olaya dair yazdığımı açıklamaya girişmeyeceğim, doğrudan konuya gireceğim.


Ağustos 1928’de Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos, Başbakan İsmet Paşa’ya ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) Bey’e birer mektup yazarak Yunanistan’ın Türk toprakları üzerinde hak iddia etmediğini ve demokratik Türkiye ile ilişkilerini geliştirmek istediğini belirtmişti. Bu mektupların sonucu Venizelos’un 1931 yılının Ağustos ayında İstanbul ve Ankara’ya yaptığı iki parlak ziyaret oldu. İki ülke, Lozan Barış Antlaşması’nın kapsamında olan ancak ondan önce imzalanan 30 Ocak 1923 tarihli Mübadele Anlaşması’nın işlemeyen yanlarını, 1930’da iki parti halinde, Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Antlaşması’nı imzalayarak düzelttiler. Aynı yıl İsmet Paşa ve Tevfik Rüştü Aras Atina’yı ziyaret etti. Aras 1933’te sınır güvenliğini görüşmek üzere tekrar Atina’ya gitti. Yunanistan Başbakanı Panagis Tsaldaris ile Dışişleri Bakanı DemêtreMaximos aynı yıl Ankara’ya geldiler. İki ülke arasındaki balayı, 12 Ocak 1934’te Venizelos’un Mustafa Kemal’i Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermesi ile taçlandı.


BALAYI BİTİYOR


1934’te Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya arasında Balkan Antantı, 1938’de Türkiye ile Yunanistan arasında yeni bir ‘tarafsızlık’ antlaşması imzalandı. 1941’de Türkiye, Kurtuluş gemisi aracılığıyla, savaş dolayısıyla Yunanistan’da hüküm süren korkunç açlığa merhem olmaya çalıştı. 1952’de Yunan Kral ve Kraliçesi Türkiye’yi ziyaret ettiğinde her şey yolunda görünüyordu. Ancak, 1954’te Balkan Antantı’nın yenilenmesinin ardından Yunanistan’ın Kıbrıs Meselesi’ni BM’ye taşıması balayına son verdi. 


Yunanistan’ın 1954’te Kıbrıs’a ‘kendi kaderini tayin hakkı’nın tanınması için BM’ye yaptığı başvuru kabul edilmeyip de, Georgios Grivas liderliğindeki EOKA Kıbrıs’ta İngilizlere karşı terör eylemlerini başlattığında, Britanya, Türkiye ve Yunanistan’ı Doğu Akdeniz’i etkileyen siyasal savunmaya ilişkin sorunları görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmişti. Türkiye daveti hemen kabul ederken, Yunanistan biraz nazlanmıştı ama sonunda taraflar 29 Ağustos 1955’te Londra’da buluşmak için sözleşmişlerdi. Konferansın [I. Londra Konferansı] 7 Eylül’e kadar sürmesi planlanmıştı.


MAH MENSUPLARI İŞ BAŞINDA


Aslında aylar önce, iktidardaki DP ile muhalefetteki CHP ve Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Millet Partisi’ne mensup milletvekilleri, Rum aleyhtarlığını kışkırtacak önergelerini vermeye başlamışlardı. Siyasilerin en büyük yardımcısı ise Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ile Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) idi. KTC Başkanı, Hürriyet gazetesi yazarı ve avukat Hikmet Bil, 1952’de Adnan Menderes ve Fuad Köprülü’nün Atina ziyaretinde resmî heyete davet edilecek kadar iktidara yakın biriydi. Yönetim kurulu üyelerinden Kamil Önal ise MAH üyesi bir başka gazeteciydi. Cemiyetin diğer önemli isimleri Dr. Hüsamettin Canöztürk, Orhan Birgit, Ahmet Emin Yalman, Dr. Ziya Somer, Nevzat Karagil gibi CHP’ye yakın isimlerdi. Devletin maddi yardımda bulunduğu bu örgütlerle hem DP teşkilatlarının hem de tekstil, şişe-cam, motorlu taşıtlar, deri-kundura, tütün-içki, gemi, su gibi çeşitli işkollarında faaliyet gösteren sendikaların ilginç ilişkileri vardı.


Başta İstanbul’da yayımlanan Hürriyet, Yeni Sabah ile İzmir’de yayımlanan Gece Postası olmak üzere tüm gazetelerde, hemen her gün, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi ve Patrik Athenagoras aleyhine haberler boy gösteriyordu. Siyasetle ilgilenmesi devletçe yasaklanan ve ekümenikliği reddedilen Patrikhane, “Fener, tüm Ortodoks dünyasını temsil eden ekümenik patriklik olduğu halde sessiz kalarak, Kıbrıslı Rumlar’ın lideri Makarios’u desteklemekle” suçlanıyordu. Ayrıca gazeteler, Patrikhane’nin, topladığı bağışları gizlice Kıbrıs’a yolladığını iddia ediyorlardı. Yunanistan basını da boş durmuyordu elbette. Ethnikos Kiriks’te çıkan Atatürk hakkındaki ağır yazı, Türkiye’de büyük tepkiye neden olmuştu.


“ERKEKÇE SES VERELİM!”


Gazetenin ikinci baskısından sonra İstiklal Caddesi’nde toplanan güruh, gayrimüslimlere ait işyerlerini taşlamaya başlamıştı. Saat 18.00-20.00 arasında üniversite öğrencileri Taksim’e doğru yürüdüler. Saat 20.00-22.00 arasında ağırlıklı olarak Cibali Sigara Fabrikası işçileri ve işsiz gençler Beyoğlu’nda dükk?nları tahrip ettiler. Olaylar kısa sürede Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı gibi gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yayıldı, ardından Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutluk, Bebek, Kadıköy, Moda, Kuzguncuk, Çengelköy gibi uzak bölgelere sıçradı. Saldırganlar halkı tahrik etmek için “Makarios’a ölüm!”, “Kıbrıs Türktür!” diye haykırıyor, ellerindeki Atatürk ve Bayar resimlerini, KTC rozetlerini karşılaştıkları Türklerin ellerine tutuşturuyorlardı. Daha sonra pek çok tanık, 20-30 kişilik mangaların başında KTC’den öğrencilerin olduğunu, hemen her semtte yağmacıların kullandığı sopaların aynı tornadan çıkmışçasına eşit büyüklükte ve kalınlıkta olduğunu, Rumlara ait ev ve iş yerlerinin önceden tespit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin bir gece önce tebeşirle ya da soba boyası ile işaretlendiğini, polislerin ise saldırganları izlemekle yetindiğini anlatacaklardı. Sonradan, emniyetten karakollara yangın ve hırsızlık dışındaki olaylara karışmaması talimatı verildiği ortaya çıkacaktı. Bazı Türkler komşularını kurtarmak için çaba göstermişler, bazıları sadece tanıdıklarını korurken, tanımadıkları gayrimüslimlere saldırmaktan geri durmamışlardı.


TANIKLAR NE DİYOR?


Bu konuda doktora çalışması yapan Dilek Güven’in aktardığı bazı tanıklıklar şöyleydi:


“Bir Rum arkadaşımın dükkânının önünde elimde bir Türk bayrağı ile nöbet tutuyordum. Ellerinde bir listeyle geldiler. Onlara bu dükkânın bir Türk’e ait olduğunu söyledim. O bunun imkânsız olduğunu, çünkü ismin listede olduğunu belirti. Ben de ‘O zaman listede bir hata olmuştur’ dedim. Ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaralan vardı. Kendi aralarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. ‘Bu ev bir Rum’un, şu Ermeni’nin, bu dükkânı yağmalayın, şu eve girin’ vs.”


“Yüksekkaldırım’da bir Yahudi, o kargaşada kendi levhasını bir Türk dükkanının tabelasıyla değiştirdi. Yahudi’nin dükkanına hiçbir şey olmadı amaTürk’ünki yağmalanmıştı. Sonra komşusuna dedi ki ‘Ne yapalım, senin insanların bunu yaptılar.’ Ama garip hatalar da oluyordu. Benim bir profesör arkadaşım vardı. Muayenehanesinin üzerinde Doçent Dr. diye bir levha yazılmıştı. Doçent kelimesini gayrimüslim bir isim zannedip muayenehanesini tahrip etmişler.”


“Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumaş dükkanı vardı. Adam Türk’tü, ama onun da işyerini yağmalamaya başladılar. Adam hemen pantolonunu aşağı indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. O da bu şekilde adamları durdurmaya çalıştı.”


“Bizim evimiz, Beyoğlu’ndaki Kalyoncu Sokak’taydı. Şiddet olayları patlak verdiğinde, kapıcı Mehmet, anneme ‘Korkmayın Madam, bizim evde saklanabilirsiniz’ dedi. Eline bir Türk bayrağı aldı, dış kapıyı kilitledi ve binanın önünde durdu. İlk saldırganlar geldiğinde, onlara burada Rum oturmadığını söyledi ve adamlar gerçekten de evimizi yağmalamadan gittiler. 2. kattaki Madam Katina’yı, 3. kattaki Maria’yı ve 4. kattaki Anton’u korumuş olan Mehmet, binadan çıktı. Türk bayrağını bıraktı, eline bir odun parçası aldı ve caddenin karşısındaki gayrimüslimlere ait dükkân ve evlere saldırmaya başladı. Ben onu evimizin penceresinden izleyebiliyordum.”


“Yayamın (annemin) evindeyken orada gördüklerime inanamadım. Kapılar ve pencereler artık yoktu. Buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmış ve evinin önüne yığılmıştı. Yataklar, yorganlar kesilmiş, yünler her tarafa dağıtılmıştı. Elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar lime lime edilmiş, yığınlar halinde tabak çanak binlerce parçaya bölünmüştü. Somya parçalanmış, avizeler, vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla kesilmişti. Yerde odun, kömür ve gaz, tuz ve şeker, yağ ve yumurtalardan bir birikinti oluşmuştu. Soba da tahrip edilmiş, bazı valizlerin içindekiler dahi makasla kesilerek kullanılamaz hale getirilmişti.”


16 Ağustos’ta KTC Başkanı Hikmet Bil, Kıbrıslı Türklerin lideri Dr. Fazıl Küçük’ün “adadaki Yunanlıların Türk azınlığa karşı katliam hazırlığı içinde olduğuna dair” mektubunu tüm şubelerine göndererek, üyelerinden “Londra ve Atina’nın korkacağı erkekçe bir ses çıkarmaya” davet etti. 24 Ağustos’ta Adnan Menderes, Liman Lokantası’ndaki yemekte, Yunanistan ve Kıbrıs aleyhine gayet sert bir nutuk atarak ‘çarşambanın gelişini’ müjdeledi. Ardından İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, Yunan pasaportlu Rumların mallarının müsadere edilip, yurtdışına çıkarılmalarını talep ederken, gazetelerden Kıbrıslı Türklerin zor durumda olduğunu okuyan vatandaşlar, Kıbrıs’a gitmek için TMTF’ye kitlesel başvurular yapmaya başladılar. İddialara göre İskenderun şubesine 23 bin, Adana şubesine 15 bin başvuru yapılmıştı.


Menderes’le bir akşam yemeği yiyen Hikmet Bil’in iddiasına göre Menderes kendisine “Biraz önce Zorlu’dan bir mesaj aldım. Çok zor durumda imiş. Yardım istiyor. Bir demarş yapmak istiyorum” demişti. Hikmet Bil de ‘seferberlik emrini’(!) almıştı. Aynı gün gazetelerde üç Rum casususun yakalandığı haberi çıktı. Bir grup genç Taksim’de gövde gösterisi yaparak, üzerinde “Kıbrıs Türk’tür’” yazılı bir pankartı Patrikhane’ye bıraktı. Ayrıca Türk bayrağına dil uzattığı iddia edilen bir Rum genci dövüldü ve bazı Rum gazeteleri yakıldı. Artık iş barut fıçısını patlatacak kıvılcımı çakmaya gelmişti.


İSTANBUL EKSPRESS’İN ROLÜ


Bazı Rumların Türk komşuları tarafından yarım ağızla da olsa “o gün pek dışarı çıkmamaları, çocuklarına ve karılarına gözkulak olmaları” yolunda uyarıldıkları o meşum 6 Eylül 1955 günü saat 11’de, İstanbul Radyosu, devletin resmî ajansı Anadolu Ajansı’na dayanarak, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi. Öğleden sonra İstanbul Ekspres adlı 20-30 bin tirajlı gazete, haberi iki ayrı baskıyla kamuoyuna duyurdu. Gazetenin, bazı kaynaklara göre 300 bin, bazı kaynaklara göre 230 bin baskı yapması, k?ğıt sıkıntısının olduğu bir dönemde şüphe çekiciydi. DP döneminin Münakalat (Ulaştırma) Bakanı Arif Demirer’in oğlu Mehmet Arif Demirer’e göre İstanbul Ekspres’in Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu, saat 13.30’da gazetenin sahibi Mithat Perin’i telefonla aramış ve ikinci baskı yapmak istediğini, 300 bin basacağını ve k?ğıt almak için nakit para istediğini bildirmişti. Perin, daha sonraki yıllarda Demirer’e, Sipahioğlu’nun o gün çok ısrar ettiğini, büyük bir gazetecilik başarısı olacağını söylediğini açıklamıştı. Mithat Perin, saat 16.30’da gazeteye gittiğini, basımı devam etmekte olan ve o saate kadar 150 bin adedinin sokaklarda satıldığını öğrendiğini, ancak gazetenin basımını, “bobini yırtarak durdurduğunu”, “Bu iş kötü. Ortalığı karıştırabilir” diye düşündüğü söylemişti. Perin’e göre Sipahioğlu ise, bu konuda nedense hiç kaygılı değildi.


BİNDİRİLMİŞ KITALAR İŞ BAŞINDA


MİLLİ İSYAN MI, MİLLİ AYIP MI?


Bunlar yaşanırken, Ankara’dan İstanbul Valiliği’ni arayan Devlet Bakanı Mükerrem Sarol’la İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay arasında şu konuşma geçmişti:


“-Vali Beyefendi’ dedim, ciddiyetini anlasın diye, ‘İstanbul yakılıp yıkılırken nasıl gönlünüz razı oluyor da orada polislerin size sağladığı emniyet içinde oturuyorsunuz’ dedim. ‘Ayıp değil mi’ dedim. ‘Bu büyük bir felaket. Milli bir felaket.’ ‘Yanımda Dahiliye Vekili var, onu veriyorum’ dedi. Telefonu Namık’a [Gedik] verdi. Namık dedi ki, ‘Öyle milli felaket filan değil’ ‘Bu milli bir isyan. Gençliğin milli kıyamı.’ ‘Namık’ dedim, ‘Bunu senden duyduğuma çok üzüldüm. Bu gerçekten milli bir felaket. İstanbul’da devlet yok, emniyet yok, can güvenliği yok. Beyoğlu’nda mağazaları yağma ediyorlar ve sen buna ‘Milli gençlik kıyamı’ diyorsun.”


Benzer olaylar İzmir’de de yaşandı. Saldırganlar Yunan Konsolosluğu’nu ateşe vermişler, altı Yunan NATO subayının evini yağmalamışlar, İngiliz Kültür Enstitüsü’ne saldırmışlar, limanda demirli bulunan iki İngiliz gemisinin mürettebatına, mazota bulanıp tutuşturulmuş taşlar veya kumaşa sarılmış teneke kutularla saldırmışlardı. İzmir Valisi Kemal Hadımlı ise, olayları göstericilerin omuzlarında izlemişti.


İstanbul Emniyet Müdürü, bir yazı ile Birinci Ordu’dan 19 bin asker istemişti. Yazıda askerlerin saat 20.00’da belirlenmiş adreslerde bulunmaları isteniyordu. Askerler nedense dört saat gecikme ile, tam geceyarısı geldi ve duruma h?kim oldular. Ardından örfi idare (sıkıyönetim) ilan edildi. Olaylar İstanbul’da 7 Eylül’de yavaşlayarak da olsa devam ederken, İskenderun, İzmir, Çanakkale’de küçük çaplı saldırılar yaşanacaktı.


EVDEKİ HESAP ÇARŞIYA UYMADI


Olayların biraz öncesinde veya olaylar sırasında İstanbul’da Uluslararası Karşılaştırmalı Hukuk Bilimleri Kongresi, Bizans Tarihçileri Kongresi, Uluslararası Üniversite Dernekleri Kongresi ve Uluslararası Kriminologlar ve Polisler Kongresi’nin olduğunu unutmak, bu olayı tezgâhlayanların işlediği en büyük hataydı. Çünkü, o sırada hükümet ciddi ekonomik sorunlarını çözmek için Dünya Bankası’na ve uluslararası para piyasalarına bel bağlamış durumdaydı ve uluslararası kamuoyunun saygın temsilcileri ve onları izleyen yabancı basın, Türkiye’deki vandallığa bizzat şahit olmuşlardı. Yani evdeki hesap çarşıya uymamıştı.


Yunanistan’da yayımlanan Vradini gazetesinin 9 Eylül 1955 tarihli nüshasındaki şu ifadeler iç acıtıcıydı: “Zaman geçer fakat insanlar değişmez. Büyük Kemal; köylü vatandaşlarını medeni insanlar haline sokmak istedi. Fakat bunda muvaffak olamadı. Onlar yine barbar olarak kalmıştır. Kilise yakmak, ev yağma etmek onların milli endüstrisi olarak kalmıştır.”


YAĞMANIN BİLANÇOSU


Türk basınına göre 11 kişi ölmüştü, ancak sadece üç kişinin adları verilmişti. Bazı Yunan kaynaklarına göre 15 ölü vardı, ancak daha sonra öldüğü iddia edilen bazı kişilerin Yunanistan’da yaşadığı anlaşılmıştı. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayriresmi kaynaklara göre 300’dü. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Tecavüze uğrayanların 200’ü aştığı sanılıyordu. Resmi rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayriresmi kaynaklara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğramıştı. En büyük tahribat nüfusun yüzde 15’inden fazlasını Rumların oluşturduğu Beyoğlu’nda yaşanmıştı. Bunu Eminönü, Fatih, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy izlemişti.


ABD İstanbul Başkonsolosluğu’na göre saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aitti. Ayrıca İsveç Büyükelçiliği binası ile Fransız, İtalyan, Avusturyalılara ve Almanlara ait işyerleri ile Ermeni ve İngiliz mezarlıkları da saldırılardan nasibini almıştı. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin 1 milyar liraydı.


“GALİBA DOZU KAÇIRDIK NAMIK…”


200 bin kişilik güruhun katıldığı tahmin edilen bu yağmada, ölüm olaylarının az olması ve saldırganların en ufak bir direnişte geri çekilerek başka hedeflere yönelmesi, hükümetin bir katliam planlamadığını, amacın başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimleri ekonomik olarak güçten düşürmek, sonra da korkutarak ülkeden kaçırtmak olduğunu düşündürüyordu. Nitekim iddialara göre, Celal Bayar, İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” demişti.


8 Eylül’de hükümet yaşananlardan üzüntü duyduğunu ve özür dilediğini belirten bir açıklama ile zararların tazmin edileceği sözünü verdi. 9 Eylül’de Maliye Bakanlığı mağdurlara vergi kolaylığı, ucuz inşaat malzemesine erişim olanağı, cam ithalatı, banka borcu olanlara geri ödeme ve banka kredisi alma kolaylığı sağlanacağını açıkladı. 10 Eylül’de Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın himayesinde, Kızılay Başkanı Rıza Çerçel, Borsa ve Sanayi ve Ticaret Odaları Başkanı Üzeyir Avunduk, Yapı Kredi Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Kazım Taşkent ve Sanayi Odası Başkanı İbrahim Esi’den oluşan bir komite kuruldu. 9 Ekim 1955’e kadar komiteye bağış yapan 94 gerçek ve tüzel kişiden 42’sinin Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı kuruluşlar ya da Rum, Ermeni ve Yahudilere ait firmalar olması, devletin bizzat örgütlediği bu yağmanın faturasının en az yarısını mağdurlara yüklemeyi başardığını gösteriyordu. Sonuçta mağdurlara ödenen tazminat, bağışlanan 9 milyon lira ile hükümetin tahsis ettiği 60 milyon liradan ibaret kaldı. Zararların küçük bir miktarı da olsa tazmin edilmesi memnuniyet vericiydi ancak devlet bugüne dek resmen özür dilemedi.


OLAĞAN ŞÜPHELİLER


Hükümetin üzüntü beyanından sonraki ilk tepkisi yağmanın sorumluluğunu komünistlere yıkmak olmuştu. 7 Eylül 1955’te 45 ‘tescilli’ komünist adliyeye getirildi, bunlardan 19’u tutuklandı. Tutuklananlar arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Nihat Sargın, Müeyyet ve Can Boratav, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Berktay, Aslan Kaynardağ gibi ünlü isimler vardı. Aralık ayına gelindiğinde, hükümet bu saçma suçlamadan vazgeçmek ve tutukluları salıvermek zorunda kalacaktı.


Olaylarla ilgili olarak Beyazıt, Beyoğlu ve Kadıköy’de oluşturulan sıkıyönetim mahkemelerinde 5,104, Ankara’da 171, İzmir’de 424 kişi yargılandı. CHP lideri İnönü’nün hükümete sert eleştiriler yapması üzerine, sanıkların büyük çoğunluğu peyderpey salıverildi. Mahkeme TMFT’nin, KTC’nin, MAH’ın ve elbette adı gündeme bile getirilmeyen Seferberlik Tetkik Kurulu (1965’te adı Özel Harp Dairesi oldu) üzerine gitmedi veya gidemedi. Daha sonra, KTC yöneticisi Kamil Önal’ın adamlarının, polisin mühürlemiş olduğu KTC binasına girerek MAH’a ait evrakları imha ettikleri söylenecekti.


Karar, 1956 yılının Aralık ayı sonunda açıklandı. Sadece 228 kişi suçlu bulunmuştu. Bunların arasında gerçek failler yoktu, geri kalanların da cezaları çok değildi. İstanbul Ekspres gazetesinin sahibi Mithat


Perin ve yazı işleri müdürü Gökşin Sipahioğlu da beraat ettiler. Konsolos Yardımcısı dokunulmazlık zırhıyla kurtulmuş, Oktay Engin’e üç yıl altı ay, Hasan Uçar’a ise iki yıl hapis cezası verilmişti. Dokuz ay Selanik Cezaevi’nde hücrede yatan Oktay Engin, tahliye edildikten sonra Gümilcine Konsolosluğu’muz tarafından Türkiye’ye getirilmişti.


1957 seçimlerinde DP listelerinden iki Rum milletvekili seçildi. 1959 yılında Zürih ve Londra Antlaşmaları imzalandı ve Ada’ya barış ve bu antlaşmalara göre, 16 Ağustos 1960’ta Türk bayrak ve askeri geldi. Bu tarihte Zorlu ve Menderes Yassıada’daydı.


YASSIADA YARGILAMALARI


27 Mayıs rejimi, Fuat Köprülü’nün 9 Haziran 1960 tarihli Yeni Sabah’ta yayımlanan “Olayları Zorlu istedi, Menderes onayladı, Gedik tertipledi” başlıklı haberi ihbar kabul etti ve 11 sanık aleyhine dava açtı. Sanıklar arasında Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Kemal Hadımlı, Mithat Perin ve Gökşin Sipahioğlu da vardı. Dava 5 Ocak 1961 tarihinde Zorlu, Menderes ve Hadımlı’nın mahkumiyeti ile sonuçlandı. Diğer sanıklar beraat ettiler. Böylece ‘devlet’ adlı dokunulmaz varlık, tüm suçu siyasetçilerin üstüne yıkarak kendini yine temize çıkardı.


Köprülü’nün damadı Coşkun Kırca’nın, kayınpederini teyit eden tanık ifadesi, mahkeme kararının dayanağıydı. Karardan bir gün sonra, yağma sırasında DP İstanbul İl Başkanı olan Orhan Köprülü (Fuat Köprülü’nün oğlu), Devlet Başkanı Gürsel’in kontenjanından 1961 Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis’e Onur Üyesi olarak girdi. Başbakan Menderes ile İstanbul Valisi Gökay’ın aracılığıyla, Selanik’te yarıda bıraktığı hukuk eğitimini İstanbul’da tamamlayan Engin Uçar, uzun yıllar Emniyet teşkilatında önemli görevlerde çalıştıktan sonra, Nevşehir’e önce kaymakam, ardından da vali olarak atandı. Uçar, hakkındaki suçlamaları sürekli reddetti. Dahası, bu iddiada bulunanlara davalar açıp çoğundan da yüklü tazminatlar kazandı.


ÖZEL HARP’İN MUHTEŞEM ÖRGÜTLENMESİ


Ama en ilginci, orgeneral rütbesinden emekli olmuş, tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanlığı yapmış, bu konuda eserleri olan, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı ve Milli Güvenlik Kurulu’nda üst düzey görevlerde bulunmuş Sabri Yirmibeşoğlu’nun (daha sonra ink?r etmekle birlikte), gazeteci Fatih Güllapoğlu’na söyledikleriydi:


“Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı. Eğer Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? (...) Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al...-


Pardon Paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı? -Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi? -E, evet Paşam!...”


Evet, paşamız haklıydı. Özel Harp Dairesi memleketin eğitimli gençlerini, namuslu işçilerini vahşi yağmacılara dönüştürmeyi, yüzlerce yıldır birlikte yaşadığımız gayrimüslim vatandaşlarımızı ülkeden kaçırmayı, Kıbrıs Meselesi’ni kangren haline getirmeyi, Türkiye’yi dünyaya rezil etmeyi muhteşem biçimde başarmıştı!


1964 KARARNAMESİ


6-7 Eylül yağmasının yaraları yeni sarılmıştı ki, 1963’ten itibaren Kıbrıs’ta toplumlararası çatışmalar hızlandı. Türkiye’nin buna cevabı hiç beklenmedik bir şekilde oldu. 16 Mart 1964 günü, Atatürk ve Venizelos arasında 1923 tarihli Mübadele Antlaşması’nın aksayan yanlarını düzeltmek üzere 1930 yılında imzalanan ve her iki ülkenin yurttaşlarına herhangi bir ön şart öne sürmeksizin iki ülke içinde ticaret yapma, oturma, mal, mülk edinme hakkı tanıyan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi’ni feshetti. Gerekçe “antlaşmanın imza edildiği tarihten bu yana uzun zaman geçmiş olması münasebetiyle o günkü icaplara” uymamasıydı. Anlaşılan Türkiye Yunanistan’ı dize getirmek ve Kıbrıs meselesinde ön almak için, burada doğmuş büyümüş ancak Yunan uyruğunu koruyan İstanbullu Rumları bir şantaj aracı olarak kullanacaktı.


17 Mart 1964’te tapu dairelerinde, Yunan vatandaşlarına dair işlemler durduruldu. Tapu daireleri bir tedbir olarak satış ve intikal işlemlerine dair muameleleri askıya aldı ve bu suretle mülkiyet hakları ihlal edilmeye başlandı. Bu durum yürürlükteki 1961 Anayasası’na aykırıydı. Hükümet durumu hukukileştirmek için Kasım ayında 6/3801 Sayılı Kararname’yi çıkardı. Buna göre Yunan uyrukluların gayrimenkulleri üzerinden doğan hasılatlar, Merkez Bankası tarafından bloke edilmeye başladı. Ancak Anayasa’nın 11. maddesi, temel haklara ilişkin sınırlamaların ancak kanun ile yapılabileceğini söylediği için bu da hukuk dışıydı.


20 DOLAR, 20 KİLO


Hasılatlar bloke edilirken, arka planda Yunan uyrukluların sürgün edilmesi kararı alınmıştı bile. Sürgün edileceklere doğrudan tebligat yapılmamıştı. Aralıklı olarak gazetelerde sürgün listeleri yayımlanıyordu. Adlarını listede görenler, yabancılarla ilgili Emniyet 4. Şube’ye gidiyorlar ya da götürülüyorlardı. Orada kendilerine bir belge imzalatılıyordu. Söz konusu belge ile yasaları ihlal ettiklerini, Türkiye aleyhine politik faaliyetleri bulunan Eleniki Enosis üyesi olduklarını ve Kıbrıs’taki Yunanlı teröristlere para göndermiş olduklarını kabul etmiş oluyorlardı. Böylece ‘sürgün’, ‘ülkeyi gönüllü olarak terk etme’ şekline dönüştü. Bu ‘itirafnameleri’ imzalamak istemeyenleri sıkıntılı anlar bekliyordu. İmzayı atanlar ise profilden ve yandan suç numarası önünde fotoğraflarını çektirip, parmak izlerini verdikten sonra, 48 saat ile 10 gün arasında değişen bir sürede ülkeden çıkmak üzere evlerine dönüyorlardı.


Sürgünlerin yanlarına 20 kiloyu aşmayacak bir bavul ve 20 dolar karşılığı (yaklaşık 200 Türk Lirası) para almalarına izin verilmişti. Sözlü tarih anlatılarına göre, gümrük alanlarında sürgünlerin altın dişi olup olmadığına bile bakılmıştı.


Eylül sonuna kadar 12 bin kadar Yunan uyruklu Türkiye’yi terketmişti. Ancak Türkiye Cumhuriyet yurttaşı Rumlarla, aynı din ve etnik kökten gelen Yunanistan tebaalı Rumların onlarca yıldır İstanbul’da birlikte oluşturdukları aileler de bu sürgünü çok acı şekilde yaşadılar. Çünkü eşi Yunan tebaalı, kendisi Türk tebaalı ailelerin bir bölümü sürgüne gönderilecek, tabii bunların eşleri ve çocukları da aynı sürgünün bir parçası olacaklardı. Daha sonradan Türkiye’deki atmosferden endişe duyanlar da ayrılınca sürgün sayısı 45 bine ulaştı.


Böylece 1914’te İttihat ve Terakki’nin Ege’de başlattığı “Rum kaçırtması”, 1919-1921’de Pontus Rumların kırımı ve Eylül 1922’de kelimenin gerçek anlamıyla Rumların (ve Ermenilerin) denize dökülmeleriyle ilk zirvesini yapmış, 6-7 Eylül 1955’in eksiği 1964 yılında tamamlanmıştı. Bu tarihten sonraki göçler sonucu, 1914’te 2 milyon kadar olan Rum nüfusu 2 bin kişiye kadar düşürüldü. Böylece devletimiz muhteşem bir görevin (!!!), önemli bir parçasını, Anadolu’yu etnik, dinsel, dilsel ve kültürel açıdan tektipleştirme projesini büyük ölçüde yerine getirdi. Bu projeye inatla direnen Sünnisiyle, Kızılbaşıyla Kürtleri ve Zazaları neyin beklediğini hep birlikte göreceğiz…


AYŞE HÜR


Özet Kaynakça: Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005; 6-7 Eylül Olayları Fotoğraflar–Belgeler Fahri Çoker Arşivi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005; Rıdvan Akar, “İki Yıllık Gecikme: 6-7 Eylül 1955”, Toplumsal Tarih, S. 117, s.86-93; Foti Benlisoy, “6/7 Eylül Olayları Öncesinde Basında Rumlar”, Toplumsal Tarih, S. 81, Eylül 2000, s.28-38; Uygur Kocabaşoğlu, “6/7 Eylül Olaylarından Sonra Hasar Tespit Çalışmaları Üzerine Birkaç Ayrıntı”, Toplumsal Tarih, S. 81, Eylül 2000, s.45-49; Mete Tunçay, “Kıbrıs Sorununun Gelişmesi Bağlamında 6-7 Eylül Olayları”, Tarih ve Toplum, S. 33, 1986; Orhan Türker, “6-7 Eylül 1955 Olaylarının İstanbul Rum Basınındaki Yankıları”, agy, S. 177, 1998; Hulusi Dosdoğru, 6-7 Eylül Olayları, Bağlam Yayınları, 1993; Mehmet Arif Demirer, 6 Eylül 1955-Yassıada 6/7 Eylül Davası, Bağlam Yayınevi, 1995; Mehmet Arif Demirer, 6 Eylül 1955 Olayları-50. Yılda Yeni Bakış–Hangi Derin Devlet?, Demokratlar Kulübü Yayınları, 2006; Faruk Mercan, “Bombacı da MİT elemanı da değilim”, Aksiyon, S. 457, 13 Temmuz 2004; Fatih Güllapoğlu, “Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,”Tempo Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991, s. 24-27; Rıdvan Akar, Hülya Demir, İstanbul’un Son Sürgünleri, Doğan Yayınları, 2014; Samim Akgönül, Türkiye Rumları, İletişim Yayınları, 2007.


AYŞE HÜR



29 Ağustos 2021 Pazar

1922'de 'Gâvur İzmir'i kim yaktı? AYŞE HÜR

 "İzmir'i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Ermeniler tehcir olduğunda, semtleri gene bu korkuyla yakmıştık"

Bu hafta, tarihimizin utanç sayfalarından birini oluşturan 6-7 Eylül 1955 yağmasının yıldönümü vesilesiyle bir parantez açmaya niyetlenmiştim. Ama 7 Eylül tarihli gazetemizde Foti Benlisoy’un “6-7 Eylül’ün hesabı hâlâ sorulmadı” başlıklı yazısı yayımlanınca yeni bir konu seçmem gerekti. “Yeni” diyorum ama epeydir, hep aynı konuları konuştuğumuz için, yeniliği kendinden menkul bir konu bu.

Mustafa Armağan’ın yönetiminde 6. sayısı çıkan Derin Tarih dergisi, bu ay 9 Eylül 1922’de İzmir’in geri alınışının hemen ardından başlayan ve İzmir’in en mamur, en güzel mahallelerini yok eden büyük yangını kimin çıkardığı konusunu işlemiş. Dergi benden de görüş istemişti, ancak bilgisayarımla ilgili teknik bir sorun yüzünden düşüncelerimi zamanında kaleme alamamıştım. Dergideki yazıları okuduktan sonra, bu aksiliğe çok hayıflandım. Dosya yazarlarından Yaşar Aksoy “İzmir’i Ermeni çeteleri yaktı!” derken, Oktay Gökdemir aynı kesinlikle “İzmir’i Türkler yakmadı!” diyor. (Ünlemler bana ait değil, yazılarının başlıklarında var.) Bestami Bilgiç ise Ermenilerin yangınla ilişkilerini, o dönemde Ermenilerin birçoğunun mülklerini yabancı sigorta şirketlerine sigortalatmış oldukları iddiası (Yazar bu poliçeleri henüz tam olarak görmediğini açıklıyor) üzerinden kurmaya çalışıyor. Dönemin itfaiye müdürünün, yabancı basınının, misyon şeflerinin kâh Ermenileri, kâh Yunanları, kah Türkleri suçlayan yorumlarına dair söyleyeceklerim de vardı ama sınırlı yerimi Türk tarafının İzmir yangını sırasındaki tutumuna ayırmayı daha doğru buldum.


İster bazı kaynakların iddia ettiği gibi Rum mahallesinden ister daha sonra pek çok kaynağın ittifak edeceği gibi Ermeni mahallesinden çıksın, 13 Eylül’de aslında pek çok noktadan birden başlayan yangın, o ana kadar denizden esen hâkim rüzgâr imbatın yerini, güney-güneydoğu yönünden esen rüzgârın almasıyla 14 Eylül’de batıya doğru yayılmıştı. Yangın 15 Eylül’de kontrol altına alındı ama ancak 18 Eylül’de söndürülebildi. 23 Eylül günü Hisar Camii arkasında yeni bir yangın başladı. Şehrin tekrar güvenli hale gelmesi 30 Eylül’ü bulacaktı. Bu tarihe kadar Ermeni, Rum mahalleleri tamamen, Avrupalıların yaşadığı Frenk mahallesi ise kısmen yanmıştı. Muhtemelen 15 Eylül’de rüzgârın tekrar imbata dönmesi sayesinde Türk ve Yahudi mahalleleri zarar görmemişti.

Yangında yaklaşık 2,6 milyon metrekarelik bir alan, 25 bin ev, işyeri, kilise, hastane, fabrika, depo, otel ve lokanta yok oldu. Türk ordularının önünden İzmir’e doğru sürülen Rum ve Ermeni sayısının İzmir’de yaşayanlarla birlikte 500 bine yakın olduğu, bunların ancak 320 bininin gemilerle tahliye edilebildiği, geri kalan 180 bin kişinin yangın sırasında çeşitli biçimlerde yaşamını yitirdiğini ileri süren kaynaklara göre, şehir gayrimüslim ahalisinden bir anlamda kendiliğinden ‘kurtulmuştu.’


Mustafa Kemal’in tavrı

İzmir’in geri alınışının arifesinde Nif (bugünkü Kemalpaşa) yakınlarındaki Belkahve’den bakarken “Bu şehre bir şey olsaydı çok üzülürdüm” diyen Mustafa Kemal’in yangın sırasındaki tavrı hâlâ bir muammadır.

Mustafa Kemal’in yaveri Salih Bozok’un anlattığına göre alevler ‘Gavur İzmir’i bir kül yığınına dönüştürürken, ileride Mustafa Kemal’in kayınpederi olacak Uşakizade Muammer Bey’in Göztepe’deki köşkünde bir ziyafet verilmekteydi. Bozok şöyle devam eder:

“Gazi, terasta kurulmuş olan sofraya Fevzi ve İsmet paşalardan başka beni, Muzaffer’i ve ev sahibimiz Latife Hanım’ı aldı. Fevzi Paşa Hazretleri’nden başka herkes önündeki kadehleri zevkle doldurdu. Mezeler çeşitli ve nefisti. Fevzi Paşa içki içmediği halde kalamar tavadan tabağına öbek öbek alıyor, ‘Bu İzmir’in kalamarı da pek başka oluyor, aman pek özlemişim’ diye afiyetle yiyordu. Velhasıl herkes son kertesine kadar sofradan ve başlayan geceden memnundu. (Aktaran İsmet Bozdağ, Atatürk’ün Başyaveri Salih Bozok Anlatıyor, Truva Yayınları, 2005, s. 8-9.)


Salih Bozok, 30 Ocak 1939 tarihli Cumhuriyet gazetesinde başka ayrıntılar da veriyor o ziyafete dair. Bozok’un anlattığına göre denize nazır terasta Mustafa Kemal ile Latife bir ara yalnız kalmışlardı. Latife anne ve babasından, yaptığı işlerden söz ediyordu. Mustafa Kemal de ona Başkumandanlık Meydan Muharebesi’ne ait hatıralarını anlatıyordu. Yangın bütün dehşetiyle sürüyordu. Kordon Boyu ve bugün fuarın yer aldığı alan alevler içindeydi. İki yaver konuşmaları duyuyordu. Mustafa Kemal Latife’ye sordu: “Bu yangın yerinde size ait emlak var mıydı?” Latife, “Emlakimizin mühim bir kısmı yanan sahadadır” demiş ve heyecanla eklemişti: “Paşam isterse hepsi yansın. Yeter ki siz sağ olun. Bu mesut günleri gören insanlar için malın ne kıymeti olur? Memleket kurtuldu ya. İleride olanları yeniden ve daha mükemmel bir surette yaptırırız.” Bu cevap Mustafa Kemal’in çok hoşuna gitmişti. “Evet! Yansın ve yıkılsın” dedi. “Hepsinin telafisi mümkündür…”

Ankara’dan Yakub Kadri ile birlikte gelerek ziyafete katılan Falih Rıfkı ise Mustafa Kemal’in ‘yalçın ve yırtılmaz sakinlikle’ yangını izlediğini teyit edecekti. Falih Rıfkı’nın yangını kimin çıkarttığı konusundaki düşüncelerini yazının sonunda okuyabilirsiniz. Şimdi devam edelim. Peki, o gün sofrada kalamar ziyafeti çeken Fevzi Paşa’nın düşüncesi nedir? "İzmir'e giriş: Bilhassa iki tarihi hadisenin acı akıbetli iki olayını yarattı. Biri, İzmirin büyük yangını diğeri Gazi Kemal'in bu yangın münasebetiyle yerleştiği otelden Latife hanımın Göztepe'deki evine yatılı misafiretidir. Bunlardan birincisi kısmen Nurettin paşanın kısa görüşü, ikincisine de tesadüf denilen müessir amil olmuştur." (Süleyman Külçe, Mareşal Fevzi Çakmak, Askeri Hususi Hayatı, I, Cumhuriyet Matbaası, 1953, s. 236.)


Sadece nahoş bir olay mı?

Fevzi Paşa az konuşur ama önemli bir ifşaatta bulunur. Yangının faili en azından o günlerde, rejimin en önemli, güvenilir adamlarından biri açısından bellidir. Ama nedense Fevzi Paşa’nın bu sözleri tarihin tozlu raflarında unutulur gider.

Fevzi Paşa’nın bu tezini destekleyen bir başka belge, İtilaf Devletleri’nin Fransız Kumandanı Amiral Dumesnil’in 11 Eylül 1922 günü Konak’ta Nureddin Paşa’yla, 15 Eylül 1922 günü de Mustafa Kemal’le Göztepe’de yaptığı görüşme tutanaklarıdır. Buna göre Dumesnil 15 Eylül’de Mustafa Kemal’e, yangını Türklerin çıkardığı yolundaki söylentileri aktarmış ve “Birçok kişi Türklerin ateşe gaz döktüklerini birtakım teferruat ile anlatıyorlar. Ben derhal kurmay heyetimin zabitleri tarafından tahkikat yaptırdım. Bu tahkikat, dolaşan rivayetleri teyit etmedi. [Ancak] Söylendiğine göre İngiliz amirali Türklerin mesuliyetine inanıyor” demiştir. Mustafa Kemal yangının işgalden önce oluşturulan bir teşkilatın eseri olduğunu belirtince, Amiral Dumesnil kendisinden Batılı çevreleri ikna etmek için daha güçlü bir tekzip yapmasını ister. Ancak Mustafa Kemal’den duyabildiği en ağır ifade “Evet bu yangın nahoş bir hadisedir” olur. Amiral bu sözün kendisine biraz zayıf göründüğünü belirtir, ancak Mustafa Kemal’den daha fazlasını duyamaz. Ardından Mustafa Kemal konuşmayı İtilaf Devletleri ile yapılacak barış müzakerelerine getirir ve yangın meselesini kapatır. (İlhan E. Postacıoğlu, Atatürk’ün Önünde Tarih Bakaloryası, Erler Matbaacılık, 1977, s.43-68)

Ancak 17 Eylül 1922’de Mustafa Kemal İstanbul’daki Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’e bir telgraf göndererek Dumesnil’e sadece ‘bir teşkilat’ diye işaret ettiği şüphelilerin tarifini yapar. Telgrafta sadeleştirilmiş dille şöyle denmektedir: “İzmir yangını hakkında aşağıdaki tarzda beyanatta bulunmak lazımdır. Ordumuz İzmir’i her türlü kazadan muhafaza etmek için şehre girmeden evvel tedbirler almıştır. Ancak Yunanlılar ve Ermeniler daha evvel vücuda getirdikleri teşkilatla İzmir’i toptan yakmaya niyet etmişlerdir. Kiliselerde Hrisostomos’un vermiş olduğu nutuklar ki İslamlar tarafından işitilmişti, İzmir’i yakmak bir dini vazife olarak tebliğ edilmiş bulunuyordu. Yangın bu teşkilat tarafından meydana getirilmiştir…” (Bilal Şimşir, Atatürk’le Yazışmalar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981, s. 274)


Falih Rıfkı’nın itirafları 18 Eylül’de Halide Edip Hanım, Mustafa Kemal’le birlikte Göztepe’deki eve giderken, Latife Hanım’ın, babası yangında bir servet kaybettiği halde buna aldırmayacak kadar vatansever oluşundan söz edilir. Yemekte Latife Hanım’la Mustafa Kemal birbirinin gözlerinin içine bakarlar.

Peki, İzmir’in simsiyah dev bir çukura dönüşmesine neden olan o korkunç yangın sırasında, gayet soğukkanlı davranan, ziyafetlere katılan, ileride eşi olacak Latife Hanım’la romantik anlar yaşayan, yangını ise ‘nahoş bir olay’ diye geçiştiren Mustafa Kemal daha sonra İzmir yangını hakkında konuşmuş mudur? Maalesef hayır. Örneğin İzmir’de hâlâ irili ufaklı yangınlar sürerken 4 Ekim 1922 günü TBMM’nin gizli celsesinde yaptığı konuşmada yangına tek bir cümle ile bile değinmemiştir. Daha sonraki oturumlarda da Sakallı Nureddin Paşa ve şürekâsının gasp ettiği mallardan, başıbozuk Türk birliklerinin şehirde meydana getirdiği hasarlardan bahsedilmiş ama yangına, yangını kimin çıkardığına değinilmemiştir. Sanki milletvekilleri için böyle bir yangın yoktur. Mustafa Kemal, CHP’nin 15-20 Ekim 1927 tarihinde Ankara’da toplanan ikinci kurultayında Parti Genel Başkanı sıfatıyla yaptığı 36,5 saatlik Nutuk’ta tam 16 sayfa boyunca, Sakallı Nureddin Paşa’yı yerden yere vurduğu halde İzmir yangınına dair tek kelime etmemiştir. Peki daha sonra, hemen her konuda konuşan, her konuda fikrini bildiğimiz Mustafa Kemal, İzmir yangını hakkında konuşmuş mudur? İlginçtir, hayır, konuşmamıştır.

Peki, Mustafa Kemal’in yangın konusundaki suskunluğunun ve Nureddin Paşa hakkındaki bu öfkesinin altında yatan nedir? Bunun cevabı belki de Falih Rıfkı’nın şu satırlarında gizlidir:


“Gâvur İzmir karanlıkta alev alev, gündüz tüte tüte yanıp bitti. Yangından sorumlu olanlar, o zaman bize söylendiğine göre, sadece Ermeni kundakçıları mı idi? Bu işte o zamanki ordu komutanı Nureddin Paşa’nın hayli marifeti olduğunu da söyleyenler çoktu. Atatürk’ün Nureddin Paşa’yı eskiden beri sevmediği Nutuk’unda görünür. (...) Kibirli, dar kafalı, zulüm ve ceberut düşkünü bir kimse idi. Bu yüzden bir zamanlar Millet Meclisi kendini harp divanına verip mahkûm bile ettirmek istemişti. (...) Nureddin Paşa’nın biri İzmir’de, biri İzmit’te tertip ettiği iki linçin hikâyesi gene o vakitler, bizi ikrah içinde bırakmıştır (iğrendirmiştir). Bunlardan biri İzmir metropoliti Meletyos [Hrisostomos], öteki de Peyam-ı Sabah yazarı Ali Kemal’dir.

Bildiklerimin doğrusunu yazmaya karar verdiğim için o zamanki notlarımdan bir sayfayı buraya aktarmak istiyorum: Yağmacılar da ateşin büyümesine yardım ettiler. En çok esef ettiğim şeylerden biri, bir fotoğrafçı dükkânını yağmaya giden subay, bütün taarruz harpleri boyunca çekmiş olduğu filmleri otelde bıraktığı için, bu tarihi vesikaların yanıp gitmesi olmuştur. İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbi’nde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuru tahripçilik hissinden başka bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da etkisi var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan ve yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi. Bir harp daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir’i arsalar halinde bırakmış olmak, şehrin Türklüğünü korumaya kâfi gelecek miydi? Koyu bir mutaassıp, öfkelendirici bir demagog olarak tanımış olduğum Nureddin Paşa olmasaydı, bu facianın sonuna kadar devam etmeyeceğini sanıyorum. Nureddin Paşa, ta Afyon’dan beri Yunanlıların yakıp kül ettiği Türk kasabalarının enkazını ve ağlayıp çırpınan halkını görerek gelen subayların ve neferlerin affedilmez hınç ve intikam hislerinden de şüphesiz kuvvet almakta idi.” (Falih Rıfkı, Çankaya, s. 324-325.)

Yıllar sonra İnönü, “[Yangın] Nerede başladı, kim başlattı bilmiyorum (…) İzmir’e girdiğimiz günlerin bende kalan en acı hatırası yangındır. Bu yangınların sebepleri büyük tarih hadiseleri içindeki sebeplerdir. Küçükler emir aldıklarını, büyükler disiplininin kalmadığını söyler” (İsmet İnönü, Hatıralar, I, Bilgi Yayınevi, 1992, s.300) diyerek Falih Rıfkı’yı adeta doğrular.

Bazen suskunluklar, konuşmalar, belgeler kadar anlamlıdır. İzmir’i çok sevdiğini pek çok konuşmasından, tavrından bildiğimiz Mustafa Kemal’in İzmir yangını sırasındaki ve sonrasındaki kayıtsızlığının, suskunluğunun ardında iki ihtimal olabilir. Önce nispeten iyi ihtimal: Mustafa Kemal yangının ‘olağan şüphelisi’ olan Sakallı Nureddin Paşa ve adamlarının üzerine giderek Batılı ülkelerin gözünde kendi ülkesini yakan, imha eden bir hareket olarak damgalanmak istememiş olabilir. Kötü ihtimal ise Mustafa Kemal’in İzmir’in gayrimüslim unsurlardan en radikal biçimde arındırılmasından pek de şikâyeti olmamasıdır. Asıl önemli olan, bu ihtimallerden hangisinin gerçeğe daha yakın olduğudur…






21 Nisan 2021 Çarşamba

Ermeni Soykırımı’nda Alman rolü - Ayşe Hür

Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi uyarınca Doğu Anadolu’da Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı altı vilayette yapılması gereken Ermeni Islahatları’nın bir türlü yapılmaması üzerine ortaya çıkan gerilim sonucu 1894 yılında, Doğu Anadolu’da başlayan, ardından Orta Anadolu ve Karadeniz bölgesine yayılan ve 26 Ağustos 1896’da Osmanlı Bankası Baskını ve onu izleyen katliamların ardından 1909’a kadar sönümlenen toplumlararası çatışmalarda, bazı kaynaklara göre 80 bin, bazı kaynaklara göre 200 bin Ermeni hayatını kaybetmişti. 

Bu olaylar yüzünden Avrupalı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu izole etmesinden korkulduğu günlerde, Ortadoğu’da Alman hegemonyası ile ilgili gizli emelleri olan Kayzer II. Wilhelm, dönemin padişahı II. Abdülhamid’e imzalı bir aile fotoğrafını yaş günü hediyesi olarak gönderdi. Abdülhamid bu hediyeye çok sevinmiş, Kayzer’e tekrar tekrar teşekkür etmişti. 1897 yılında, Kayzer’in tavsiyesiyle İstanbul’a gelen ve Osmanlı ordusunu yeniden örgütleyen Goltz Paşa’nın hazırladığı planlar sayesinde Yunan ordusu bozguna uğratılınca, Abdülhamid Kayzer’i İstanbul’a davet etti. 


Kayzer’in 7.11.2010 tarihinde bu sayfalarda ayrıntılarıyla anlattığım 1898 tarihli Doğu Seyahati sırasında Milliyetçi liberal Alman gazetesi Badische Landeszeitung, Abdülhamid’i kastederek “Elleri Ermeni kanına bulanmış bir adamın elini Kayzer nasıl sıkacak? Bu gezide yatın kömür masraflarını haşmetmeab kendi tahsisatından mı, yoksa devlet kasasından mı ödüyor?” diye sert bir eleştiride bulunmuştu. Resmî ideolojiyi savunan Germania bu yazıya “Budala şaşkın liberallerin zırvası” diye cevap verirken, liberal gazete Constanzer Zeitung “Ermenilerin kendileri suçlu. Abdülhamid olmasa Türkiye ayakta duramaz. Abdülhamid akıllı bir diplomattır. Sınırları dışında bile halife olarak hürmet görür, İmparator’un böyle bir Sultan’a misafir olması önemli olaydır” diye cevap vermişti.


Sosyalist ve komünistlerin tavrı


Bu polemiklerin arkaplanında Bernstein ve Kautsky’nin liderliğini yaptığı Revizyonist Sosyalist Parti ile komünist Liebknecht’in başını çektiği Spartakistlerin çatışması vardı. İlginç biçimde, Revizyonistler Abdülhamid’in Ermeni politikalarını eleştirirken, Spartakistler 1853-1856 Kırım Savaşı’ndan beri, Çarlık Rusya’sına karşı Osmanlı İmparatorluğu’nu desteklemeyi doğru bulan Karl Marx ve Friedrich Engels’in politikalarını izliyorlardı. Liebknecht’in yoldaşlarına göre Balkanlar ve İstanbul’da Çar’ı görmektense Sultan’ı görmek evlaydı. Kayzer de böyle düşünüyor olmalıydı ki, Almanlar Birinci Dünya Savaşı’na girerken, Osmanlı İmparatorluğu’nu İtilaf Devletleri’nin eline bırakmamak için kesenin ağzını açmışlardı. (1914’te Almanya ile kol kola nasıl Cihan Harbi’ne girdiğimizin hikâyesini de 18.9.2011’de bu sayfalarda anlattığımdan hızla devam ediyorum.)


Önce Almanya’daki Almanların 1915-1917’de yaşananlara dair tavrına ilişkin küçük bir özet yapalım. Almanlar kamuoyuna yönelik açıklamalarında konudan habersiz gibi davranıyorlardı. Örneğin çok satan sol eğilimli Berliner Tageblatt gazetesi, günde üç dört baskı yaptığı halde, 24 Nisan 1915’te gayrı resmî olarak başlayan Ermeni Tehciri/Soykırımı’na değinen haber sayısı sadece beş tane idi. Bunlardan üçü Talat Paşa, Enver Paşa ve Halil (Menteşe) Bey’le yapılmış röportajlardı. İkisi ise Osmanlı kaynaklı iki haberin tekrarıydı. Halbuki başka kaynaklardan bilindiği gibi, o sırada Almanya’da Anadolu’da nelerin olup bittiğini bilen çok kişi vardı. Örneğin, Sosyal Demokratların ve Hıristiyanların yayın organlarında çalışan uzmanlar, İstanbul’daki Doğu İstihbarat Bürosu’nun istihbaratçı şarkiyatçıları, Protestan Kilisesi’nin önde gelenleri, Alman Katolik Kilisesi’nin önde gelenleri ve Papa, Deutsche Bank’ın başkanı ve Reichstag’ın (Parlamento) bazı üyeleri Anadolu’da olanları biliyorlardı. Nitekim, basında bu konulara en fazla yer ayıranlar Hıristiyan gazeteleriydi. Ancak onlar da son derece dikkatli ve kontrollü bir dil kullanıyorlardı. Sosyalistler ise “savaştayız ve hükümet bu ittifakın bizim için önemli olduğunu düşünüyorsa, biz bu ittifakı devam ettireceğiz” diyorlardı.


Madalyonun iki yüzü


Osmanlı ülkesindeki Alman görevliler ise 1915’e kadarki dönemde merkezden gelen emirler uyarınca Ermeni taleplerini geri çevirmişlerdi. Çok sıkıştıkları zamanlarda ise, konuyu “savaştan sonra” görüşmek üzere savuşturmuşlardı. Nitekim Osmanlı Devleti’nde yaşayan Alman işadamları, bankerler, mühendisler ve diplomatlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni politikalarını protesto ederken, Kayzer: “Türkler ne yaparlarsa yapsınlar, bizim müttefikimiz onlardır, Ermeniler değil” diyordu. Taner Akçam’a göre Alman karar alıcılar, 1915 baharından beri İttihatçı liderlerin Ermeniler için yaptıkları planlardan haberdarlardı. 


Ancak Mart 1915’te Müttefiklerin Gelibolu Harekâtı başladığında Almanlar için durum hayat memat meselesine dönmüştü. Almanlar o sırada Belçika, Fransa, Galiçya ve Doğu cephesinde yaşananlarla da baş etmek zorundaydılar. Dolayısıyla Anadolu’da nelerin olup bittiğine pek dikkat etmiyorlardı. Örneğin 1890’lı yıllardan beri Doğu Anadolu’da görev yapan Protestan Rahibi Johannes Lepsius’un (biyografisi yanda) Almanya’ya gönderdiği raporları önemsenmiyordu. 


Biraz daha ayrıntıya girmek gerekirse, bugün Alman arşivleri üzerinde çalışan uzmanlar, 1915 Ermeni Tehciri/Soykırımı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nda görevli Alman askerlerin, diplomatların (kısaca Alman uzmanların) rolleri konusunda ise ikiye ayrılıyorlar. Bazı araştırmacılara göre Alman uzmanlar Tehcir’in soykırıma dönüşmesinin asıl sebebiydi. Bazı araştırmacılara göre ise, Almanların merkezden yönlendirilen, sistematik bir tutumu yoktu. Daha çok kişisel yaklaşımlar sözkonusuydu.


Dadrian’ın yorumu


İlk gruba Alman tarihçiler Tessa Hoffman ve Wolfgang Gust, İsviçreli tarihçi Christoph Dinkel ve Ermeni araştırmacı Vahakn Dadrian giriyor. Bunlardan bizde daha iyi tanınan Dadrian’a göre Almanların Bakü petrol bölgesine ulaşma niyeti Pantürkizm’in kışkırtılmasına, Berlin-Bağdat demiryolu hattının güvenliği ve Almanların Ermeni burjuvazisinin yerine geçme düşünceleri de soykırıma giden yola döşenen taşlardı. 


Dadrian, Alman etkisini iki kategoride inceler: Biri tavsiye ve kolaylaştırma, diğeri de rıza ve icabet etme. Dadrian’a göre Alman askerî misyonuna bağlı görevlilerin bir kısmı kararları verirken, bir kısmı verilen kararları uygulamış, bir kısmı Ermenilere yapılan muamelelere rıza göstererek göz yummuştur. Dadrian’a göre katliama bizzat iştirak eden Alman görevliler de vardır. Örneğin Mart 1915’te isyan eden Zeytun’a Osmanlı birliklerinin gönderilmesi emrini bir Alman subay vermiştir. Ağustos 1915’te Musa Dağ’a saklanan Ermeni köylüleri kuşatan Osmanlı birliklerine bir Alman komu­ta ediyordu. Ekim 1915’te Urfa’da toplanan Ermeni sürgünlerin etrafının kuşatılmasını Suriye’deki Alman Kurmay Eberhard Graf Wolfskeel von Reihenberg yönetiyordu. Bağdat Demiryolları Şirketi ile Alman ordusu arasındaki ilişkileri sağlayan görevli Colonel Böttrich, şirketin bazı Ermeni işçilerinin tehcirine bizzat izin vermişti. 


Serdar Dinçer de, kaynakçada künyesini verdiğim kitabında Dadrian’ı destekleyen örnekler veriyor ve sürgün kafilelerine saldırılarda görev alan sabıkalı timleri örgütleyen Miralay Seyfi’ye propaganda çalışmalarında yardım eden “Kayzer’in Casusu” Max von Oppenheim’dan, “Türk hükümetine karşı tehlikeli bir ayaklanma içinde olan bir ahaliye biz yardım edemeyiz” diyen Osmanlı ordusunun Alman Genelkurmay Başkanı Schellendorf’tan, “Ermenilerin şimdi az ya da çok kökleri kazınıyor. Bu katıca, ancak yararlı” diyen Kayzer’in muteber adamı denizci Humann’dan, “Türkler Ermenilere karşı mümkün olduğunca sessiz ve radikal şekilde yürüyor. (Bunların dörtte üçü bertaraf edilmiş durumda.) Umarım bu dram yakında son bulur” diyen Amiral Suchon’dan, sürgünlerin acıklı durumlarını anlatan raporları sumen altı etmekle meşgul olan Büyükelçi Wangenheim’dan bahsediyor. 


Ancak Dadrian soykırıma tavır alıp belgeleyenlerin de yine bu misyon görevlileri olduğunu teslim eder. Bu işlevleri görenler arasında, İstanbul’daki Alman Büyükelçiliği Müsteşar Vekili Neurath, Almanya’nın Erzurum Konsolosu Scheubner-Richter (daha sonra Hitler’in en yakın adamı olacaktır) Teşkilat-ı Mahsusa’da görevli olan Albay Stange, Ege’de görevli von Sanders’in adını sayar.


Anderson’un yorumu


Alman arşivlerinde çalışan Amerikalı araştırmacı Margareth Anderson’a göre ise Dadrian gibi yazarlar durumu abartmaktadır. Osmanlı ordusundaki Alman askerler Alman Genelkurmayı’na bağlı olmadığı için (çoğu Prusya ordularından emekli olmuş, atılmış ikinci sınıf askerlerdi) benzer bir emri Ermeni Tehciri konusunda veremezdi. (Gerçekten de Enver Paşa’nın Erkân-ı Harbiye Reisliğine bizzat seçtiği, “vasatlığı ile tanınan” Schellendorf Enver Paşa’nın her dediğine evet diyecek biriydi. Ancak bu adam bile bazen “Türk hükümetine karşı tehlikeli bir ayaklanma içinde olan bu ahaliye biz yardım edemeyiz” derken bazen de Ermeni işçilerin sürülmesine karşı çıkmıştı.) Anderson’a göre, Almanya’nın elindeki tek silah, Osmanlı Devleti’ne söz verdiği beş milyon markı göndermekten vazgeçmesiydi ancak bu da genel stratejik hedefler açısından zararlı olurdu. 


Yine Anderson’a göre Osmanlı ülkesinde görevli Alman yetkililer İttihatçıların Ermenilere karşı eylemlerini büyük bir dikkatle izlediler, Ermenilerin büyük bir kısmının hain olmadığını tesbit ettiler, bunu hükümetlerine bildirdiler ancak olayları önlemek için bir şey yapmadılar. Bu da o dönemdeki bütün ülkelerin askerlerinin tavrından farklı değildi. Nitekim 1909-1917 arasında Almanya Şansölyesi (Başbakanı) olan Bethmann Hollweg bir raporunda şöyle yazmıştı: “Bizim tek hedefimiz, Türkiye’yi savaşın sonuna kadar kendi tarafımızda tutmaktır, bu arada Ermeniler mahvolur veya olmaz, fark etmez.” Ve bu politika uyarınca 1915’te İstanbul’a Alman Büyükelçisi olarak atanan Metternich, “Ermeni Tehciri hakkındaki gerçekleri fazla vurgulamaya başlayınca” 1916’da görevinden alınmıştı. 


Serdar Dinçer’in kitabından Anderson’u destekleyen birkaç olumlu örnek de verebiliriz: Trabzon’dan Bergfeld, Samsun’dan Kuckhoff, Musul’dan Holstein, Adana’dan Büge, Tekirdağ’dan Ziemke, Bağdat’tan Dr. Schact, Şam’dan Lytved-Hardegg, Halep’ten Niepage adlı görevliler sürgünlerin maruz kaldıkları korkunç muamele konusunda merkezi sürekli uyarmışlardı. Almanya’nın Halep Konsolosu Rössler 27 Temmuz 1915 tarihli uzun raporunda Tehcir’e dair öyle korkunç bilgiler vermişti ki, Almanya Dışişleri Dairesi Müsteşar Yardımcısı Zimmerman, savaş sonrasında Almanya’dan hesap sorulmasından korkmaya başlamış ve görevlilere Almanya’yı temize çıkaracak belgeler toplamaları için emir vermişti. Aynı şekilde Bağdat Demiryolları Şirketi’nin 2. Direktörü Günther başta olmak üzere şirketin bazı Alman çalışanları bazı Ermenileri saklamış, korumuşlar ve merkez ofisleri nezdinde olayı protesto etmişlerdi. Cemal Paşa’nın yardımcısı Albay (daha sonra General) von Kressenstein Suriye’de 400 Ermeni yetiminin hayatını kurtarmıştı.


Sonsöz


Yer olsaydı örnekleri daha da çoğaltabilirdim, ama tablo değişmezdi. Anlaşıldığı kadarıyla, Osmanlı ülkesindeki Alman askerî uzmanlar sonunda bir soykırıma dönüşen tehcir sırasında tek tip davranmamışlardı. Almanya ise savaş sonrasında da Enver, Talat ve Cemal gibi bu kanlı sürecin üç asli failine kol kanat gererek Kayzer’in mirasına sahip çıkmıştı. Ama en kötümser bakış açısıyla bile Ermenilerin başına gelenleri Almanların sırtına yıkıp İTC’yi ve onun seferber ettiği kesimleri temize çıkaramayız. Nitekim Talat Paşa bile anılarında “Bazı fena fikirli düşman propagandacıları Almanların Türkleri, Ermenileri ezmek hususunda teşci ettiklerini söylemek suretiyle Ermeni hadiseleri dolayısıyla Almanya’nın şerefine de tecavüz etmişlerdir. Hadiseler ise tamamıyla aksini ispat etmektedir” demişti.


***


Lepsius kimdir?


Bugün 1896-1915 yılları arasında Anadolu Ermenilere ne olduğunu en çok Johennes Lepsius adlı bir rahibin çalışmalarından biliyoruz. Entelektüel bir ailenin çocuğu olarak üniversitede matematik okumuş, doktorasını felsefe dalında almış olan Lepsius, misyonerlik faaliyeti yürütmek üzere Osmanlı ülkesine 1896 yılında gelmiş, aynı yıl Urfa’da Ermenilere Yardım Cemiyeti’ni kurmuştu. Örgütün adı dört yıl sonra “Alman Doğu Misyonu” olarak değiştirilmişti. Bu tarihten itibaren aralıksız olarak Osmanlı ülkesinde kalan Lepsius 16 Haziran 1914’te Türk-Alman Derneği’ni kurdu. Derneğin kuruluşu için yayımlanan çağrı mektubunu imzalayanlar arasında ünlü romancı Thomas Mann da vardı. (Dernek 1956 yılına kadar faaliyet gösterdi.)


Oğlunun Doğu Cephesi’nde hayatını kaybetmesinden sadece beş gün sonra, Almanya Dışişleri Bakanı Zimmerman’ın görevlendirmesiyle İstanbul’a gelen Lepsius, 1915 temmuzunun sonlarında İstanbul’da Tokatlıyan Han’da Enver Paşa’yla görüştü ve ondan Ermenilere karşı insaflı olmasını rica etti. Ancak Ermenilerin büyük bir kısmının tehciri tamamlandığı için Lepsius’un ricaları işe yaramadı.


Lepsius 1915-1917 sürecine ilişkin gözlemlerini “Türkiye’deki Ermenilerin Durumu Hakkında Rapor” adıyla ve yaklaşık 20.500 adet olarak 1916 yılında Almanya’da gizlice yayımladı. Alman hükümeti bunların büyük bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu yetkilileri duruma müdahale etmeden toplattı. Bu tarihten itibaren Lepsius’la Alman hükümetlerinin arası iyice açıldı, nihayet Lepsius Hollanda’da inzivaya çekildi. 1917 yılı sonbaharında Lepsius tekrar hatırlandı. “Başta Ermeniler olmak üzere Doğu’daki Hıristiyanlar için yapmış olduğu etkin çalışmaları” için Berlin Üniversitesi Teoloji Fakültesi tarafından “fahri doktora” payesi verilen Lepsius Almanya’ya dönerek hevesle çalışmaya başladı. Savaştan sonra Alman Dışişleri Bakanlığı’nın desteğiyle, arşiv belgeleriyle desteklediğiAlmanya ve Ermenistan 1914-1918. Toplu Diplomatik Belgeler başlıklı kitabını ise Mayıs 1919’da yayımladı. Bu kitap, uzun yıllar, Lepsius, Almanları suçlu veya sorumlu gösterecek, Ermenileri suçlayan bazı belgeleri ve ifadeleri yayımlamadığı için Türk resmî tarihçileri tarafından kaynak olarak değersizleştirmeye çalışıldı. Ancak, hatıratın sansürsüz şeklini “Almanya ve Ermeniler” adı altında yayımlayan Alman tarihçi Wolfgang Gust, Lepsius’un atladığı belgelerin ve yaptığı tahrifatların işin esasını değiştirecek kadar önemli olmadığını ortaya koydu.


Özet Kaynakça: Vahakn N. Dadrian, Ermeni Soykırımında Kurumsal Roller, Toplu Makaleler, Kitap 1, Çeviren: Atilla Tuygan, Belge Yayınları, 2004; Dadrian, Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Toplu Makaleler, Kitap 2, Çeviren: Attila Tuygan, Belge Yayınları, 2005; Dadrian, İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Toplu Makaleler, Kitap 3, Çeviren: Ali Çakıroğlu, Belge Yayınları, 2006; Margareth Anderson’la Khatchig Mouradyan’ın yaptığı mülakatın İngilizce versiyonu için bkz. http://headoverhat.blogspot.com/2007/06/interview-with-margaret-anderson.html; Mustafa Çolak, “Kaynak Kritiği ve Tehcir Olayında Belge Tahrifatı–Johannes Lepsius Örneği”, http://www.ttk.org.tr/templates/resimler/File/Makaleler/247/247_9/247_9.html; Serdar Dinçer, Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler, İletişim Yayınları, 2011; Wolfgang Gust, Alman Belgeleri, Ermeni Soykırımı 1915-16, Belge Yayınları, 2012.


22 Nisan 2012


Ayşe Hür


http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/ermeni-soykirimi-nda-alman-rolu/21013/


Ayşe Hür (d. 1956, Artvin), Türk araştırmacı yazar, tarihçi ve köşe yazarıdır.

9 Eylül 2020 Çarşamba

GÂVUR İZMİR'İ KİM YAKTI - AYŞE HÜR

 "İzmir'i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, ödeme ve gazinolar kalırsa azınlıklardan kurtulamayacağımız mı korkuyorduk? Ermeniler tehcir olduğunda, semtleri gen bu korkuyla yakmıştık"

Bu hafta, tarihimizin utanç sayfalarından birini listelediğinde 6-7 Eylül 1955 yağmasının yıldönümü vesilesiyle bir parantez açmaya niyetlenmiştim.

Ama 7 Eylül tarihli gazetemizde Foti Benlisoy'un “6-7 Eylül'ün hesabı sorulmadı” mesaj yazısı yayımlanınca yeni bir konu seçmem gerekti.“Yeni” diyorum ama epeydir, hep aynı konu konuştuğumuz için, yeniliği kendinden menkul bir konu konu bu. 


Mustafa Armağan'ın yönetiminde 6. sayısı "Derin Tarih dergisi, bu ay 9 Eylül 1922'de İzmir'in geri alınışının hemen ardından ve İzmir'in en mamur, en güzel mahallelerini yok eden büyük yangını kimin çıkardığı konusunu işlemiş. Dergi benden de görüş istemişti, ancak bilgisayarımla ilgili teknik bir sorun yüzünden düşünelerimi zamanında kaleme alamamıştım.Dergideki yazı okuduktan sonra, bu aksiliğe çok hayıflandım. Dosya yazarlarından Yaşar Aksoy “İzmir'i Ermeni çeteleri yaktı!” derken, Oktay Gökdemir aynı kesinlikle “İzmir'i Türkler yakmadı!” diyor. (Ünlemler bana ait değil, yazılarının başlıklarında var.) Bestami Bilgiç ise Ermenilerin yangınla ilişkilerini, o Takibi Ermenilerin birçoğunun mülklerini yabancı sigorta şirketlerine sigortalatmış iddiası (Yazar bu poliçeleri henüz tam olarak görmediğini) çalışıyor kurmaya çalışıyor. Dönemin itfaiye misyon şeflerinin kâh Ermenileri, kâh Yunanları, kah Türkleri suçlayan yorumlarına dair söyleyeceklerim de ama diğer yerimi Türk tarafının İzmir yangını sırasını tutumuna ayırmayı daha doğru buldum.


İstediğin kaynakların istediği gibi Rum mahallesinden ister daha sonra pek çok kaynağın ittifak edeceği gibi Ermeni mahall çıksın, 13 Eylül'de aslında pek çok noktadan birden yangın, o ana kadar denizden esen hâkim rüzgâr imbatın yerini, güney-güneydoğuünden rüzgârın almasıyla 14 Eylül'de batıya doğru yayılmıştı. Yangın 15 Eylül'de kontrol altına alındı ​​ama ancak 18 Eylül'de söndürülebildi. 23 Eylül günü Hisar Camii arkasında yeni bir yangın başladı. 30 Eylül'ü bulacaktı Şehrin tekrar güvenli hale getirildi. Bu tarihe kadar Ermeni Rum mahalleleri tamamen, Avrupalıların yaşadığı Frenk mahallesi ise onu yanılmıştı. Muhtemelen 15 Eylül'de rüzgârın tekrar imbata dönmesi sayesinde Türk ve Yahudi mahalleleri zarar görmemişti.

Yangında yaklaşık 2,6 milyon metrekarelik bir alan, 25 bin ev, işyeri, kilise, hastane, fabrika, depo, otel ve lokanta yok oldu. Türk ordularının önünden İzmir'e doğru sürülen Rum ve Ermeni sayısının İzmir'de yaşayanlarla birlikte 500 bine yakın olduğu, ancak 320 bininin gemilerle tahliye edilebildiği, geri kalan 180 bin sunu sırasında çeşitli biçimlerde yaşamını yitir ileri ayakta kaynaklara göre göre göre göre göre şehir gayrimüslim ahalisinden bir çünkü kendiliğinden 'kurtulmuştu.'


Mustafa Kemal'in tavrı İzmir'in

geriışının arifesinde Nif (bugünkü Kemalpaşa) bir Belkahve'den bakarken “Bu şehre bir şey olsaydı çok üzülürdüm” diyen Mustafa Kemal'in yangın sırasındaki tavrı birkaç muammadır.

Mustafa Kemal'in yaveri Salih Bozok'un anlattığına göre alevler 'Gavur İzmir'i bir yığınına dönüştürürken, ileride Mustafa Kemal'in kayınpederi olacak Uşakizade Muammer Bey'in Göztepe'deki köşkünde birafet ziyafet verilmekteydi. Bozok şöyle devam eder:

“Gazi, terasta kurulmuş olan sofraya Fevzi ve İsmet paşalardan başka beni, Muzaffer'i ve ev sahibimiz Latife Hanım'ı aldı. Fevzi Paşa Hazretleri'nden başka herkes önündeki kadehleri ​​zevkle doldurdu. Mezeler çeşitli ve nefisti. Fevzi Paşa içmediği halde kalamar tavadan tabağına öbek alıyor, 'Bu İzmir'in kalamarı da pek başka oluyor, aman pek özlemişim' diye afiyetle yiyordu. Velhasıl herkes son kertesine kadar sofradan ve geceden memnundu. (Aktaran İsmet Bozdağ, Atatürk'ün Başyaveri Salih Bozok Anlatıyor, Truva Yayınları, 2005, s. 8-9.)


Salih Bozok, 30 Ocak 1939 tarihli Cumhuriyet gazetesinde başka ayrıntılar da veriyor o ziyafete dair. Bozok'un anlattığına göre denize nazır terasta Mustafa Kemal ile Latife bir ara kalmışlardı. Latife anne ve babasından, yaptığı işlerden söz ediyordu. Mustafa Kemal de ona Başkumandanlık Meydan Muharebesi'ne ait hatıralarını anlatıyordu. Yangın bütün dehşetiyle sürüyordu. Kordon Boyu ve bugün fuarın yerini alevler içindeydi. İki yaver konuşmaları duyuyordu. Mustafa Kemal Latife'ye sordu: "Bu yangın yerinde büyüklük ait emlak var mıydı?" Latife, “Emlakimizin mühim bir kısmı yanan sahadadır” demiş ve heyecanla eklemişti: “Paşam isterse hepsi yansın. Yeter ki siz sağ olun. Bu mesut günleri gören insanlar için malın ne kıymeti olur? Memleket kurtuldu. İleride olanları yeniden ve daha mükemmel bir surette yaptırırız. ” Bu cevap Mustafa Kemal'in çok hoşuna gitmişti. "Evet! Yansın ve yıkılsın ”dedi. "Hepsinin telafisi mümkündür ..."

Ankara'dan Yakub Kadri ile birlikte gelerek ziyafete katılan Falih Rıfkı ise Mustafa Kemal'in 'yalçın ve yırtılmaz sakinlikle' yangını izlediğini teyit edecekti. Falih Rıfkı'nın yangını kimin çıkarttığı bildiklerini yazının sonunda okuyabilir. Simdi devam edelim. Peki, o gün sofrada kalamar ziyafeti çeken Fevzi Paşa'nın düşüncesi nedir? "İzmir'e giriş: Bilhassa iki tarihi hadisenin acı akıbetli iki olayını yarattı. tesadüf denilen müessir amil olmuştur. " (Süleyman Külçe, Mareşal Fevzi Çakmak, Askeri Hususi Hayatı, I, Cumhuriyet Matbaası, 1953, s.236.




Fevzi Paşa az konuşur ama önemli bir ifşaatta bulunur. Yangının faili en azından o günlerde, rejimin en önemli, güvenilir adamlarından biri bellidir. Ama nedense Fevzi Paşa'nın bu sözleri tarihin tozlu raflarında unutulur gider.

Fevzi Paşa'nın bu tezini başka bir belge, İtilaf resim'in Fransız Kumandanı Amiral Dumesnil'in 11 Eylül 1922 günü Konak'ta Nureddin Paşa'yla, 15 Eylül 1922 günü de Mustafa Kemal'le Göztepe'de görüşme tutanaklarıdır. Buna göre Dumesnil 15 Eylül'de Mustafa Kemal'e, yangını Türklerin çıkardığı yolundaki söylentileri aktarmış ve “Birçok kişi Türklerin ateşe gaz döktüklerini birtakım teferruat ile anlatıyorlar. Ben derhal kurmay heyetimin zabitleri tarafından tahkikat yaptırdım. Bu tahkikat, dolaşan rivayetleri teyit etmedi. [Ancak] İngiliz amirali Türklerin mesuliyetine göre Söylendiğine göre ”demiştir. Mustafa Kemal yangının işgalden önce ziyaret bir teşkilatın eseri olduğu belirtince, Amiral Dumesnil kendisinden Batılı çevreleri ikna etmek için daha güçlü bir tekzip yapmasını ister. Ancak Mustafa Kemal'den duyabildiği en ağır ifade “Evet bu yangın nahoş bir hadisedir” olur. Amiral bu sözün biraz zayıf göründüğünü belirtir, ancak Mustafa Kemal'den daha farklı duyamaz. Sonra Mustafa Kemal konuşmayı İtilaf Resim ile yapılacak barış müzakerelerine getirir ve yangın meselesini kapatır. (İlhan E. Postacıoğlu, Atatürk'ün Önünde Tarih Bakaloryası, Erler Matbaacılık, 1977, s.43-68)

Ancak 17 Eylül 1922'de Mustafa Kemal İstanbul'daki Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey'e bir telgraf göndererek Dumesnil'e sadece 'bir teşkilat' diye işaret ettiği şüphelilerin tarifini yapar. Telgrafta sadeleştirilmiş dille şöyle denmektedir: “İzmir yangını hakkında aşağıdaki beyanatta bulunmaktır. Ordumuz İzmir'i her türlü kazadan muhafaza etmek için şehre girmeden evvel tedbirler almıştır. Ancak Yunanlılar ve Ermeniler daha evvel vücuda getirdikleri teşkilatla İzmir'i toptan yakmaya ilan etmişlerdir. Kiliselerde Hrisostomos'un vermiş olduğu nutuklar ki İslamlar tarafından işitilmişti, İzmir'i yakmak bir dini vazife olarak tebliğ edilmiş bulunuyordu. Yangın bu teşkilat tarafından meydana getirilmiştir… ”(Bilal Şimşir, Atatürk'le Yazışmalar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981, s. 274)


Falih Rıfkı'nın itirafları  18 Eylül'de Halide Edip Hanım, Mustafa Kemal'le birlikte Göztepe'deki eve giderken, Latife Hanım'ın, çocuklarının yangında bir servet kaybettiği halde buna aldırmayacak kadar vatansever oluşundan söz edilir. Yemekte Latife Hanım'la Mustafa Kemal birbirinin gözlerinin içine bakarlar.

Peki, İzmir'in simsiyah dev bir çukura dönüşmesine neden olan o korkunç yangın sırasında, gayet soğukkanlı davranan, ziyafetlere katılan, ileride olacak olacak Latife Hanım'la romantik anlar yaşayan, yangını ise 'nahoş bir olay' diye geçiştiren Mustafa Kemal daha sonra İzmir yangını hakkında konuşmuş mudur? Maalesef hayır. Örneğin İzmir'de irili ufaklı yangınlar sürerken 4 Ekim 1922 günü TBMM'nin gizli celsesinde konuşmada yangına tek bir cümle ile bile değinmemiştir. Daha sonraki oturumlarda da Sakallı Nureddin Paşa ve şürekâsının gazlı mallardan, başıbozuk Türk birliklerinin gerçekleşeceği hasarlardan bahsedilmiş ama yangına, yangını kimin çıkardığına değinilmemiştir. Sanki milletvekilleri için böyle bir yangın yoktur. Mustafa Kemal, CHP'nin 15-20 Ekim 1927 tarihinde Ankara'da toplanan ikinci kurultayında Parti Genel Başkanı sıfatıyla 36,5 toplu Nutuk'ta tam 16 sayfa boyunca, Sakallı Nureddin Paşa'yı yerden yere vurduğu halde İzmir yangınına süt tek kelime etmemiştir . Peki daha sonra, hemen onun hakkında konuşan, onun hakkında fikrini bildiğimiz Mustafa Kemal, İzmir yangını hakkında konuşmuş mudur? İlginçtir,

Peki, Mustafa Kemal'in yangın söndürme suskunluğunun ve Nureddin Paşa'nın bu öfkesinin altında yatan nedir? Bunun cevabı belki de Falih Rıfkı'nın şu satırlarında gizlidir:


“Gâvur İzmir karanlıkta alev alev, gündüz tüte tüte yanıp bitti. Yangından sorumlu olanlar, o zaman bize söylendiğine göre, sadece Ermeni kundakçıları mı idi? Bu işte o zamanki ordu komutanı Nureddin Paşa'nın hayli marifeti olduğunu da söyleyenler çoktu. Atatürk'ün Nureddin Paşa'yı eskiden beri sevmediği Nutuk'unda görünür. (...) Kibirli, dar kafalı, zulüm ve ceberut düşkünü bir kimse idi. Bu yüzden bir zamanlar Millet Meclisi kendini harp divanına verip mahkûm bile ettirmek istemişti. (...) Nureddin Paşa'nın biri İzmir'de, biri İzmit'te tertip ettiği iki linçin hikâyesi geni o vakitler, bizi ikrah içinde bırakmıştır (iğrendirmiştir). Bunlardan biri İzmir metropoliti Meletyos [Hrisostomos], öteki de Peyam-ı Sabah yazarı Ali Kemal'dir.

Bildiklerimin doğrusunu yazma karar verdiğim için o zamanki notlarımdan bir geri gitmek istiyorum: Yağmacılar da ateşin büyümesine yardım ettiler. En çok esef ettiğim şeylerden biri, bir fotoğrafçı dükkânını yağmaya giden subay, bütün taarruz harpleri boyunca çekmiş olduğu filmleri otelde bıraktığı için, bu tarihi vesikaların yanıp gitmesi olmuştur. İzmir'i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, masraf ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbi'nde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gen bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuru tahripçilik hissinden başka bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da etkisi var. Bir Avrupa parçasına benzeyen onun köşe, sanki Hıristiyan ve yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi. Bir arp daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir'i arsalar halinde bırakılmış olmak, Türk yeteneğini korumakaya kâfi gelecek miydi? Koyu bir mutaassıp, öfkelendirici bir demagog olarak tanımış olduğum Nureddin Paşa olmasaydı, bu facianın için kadar devam etmeyeceğini sanıyorum. Nureddin Paşa, Afyon'dan beri Yunanlıların yakıp kül ettiği Türk kasabalarının enkazını ve ağlayıp çırpınan halkını görerek gelen subayların ve neferlerin affedilmez hınç ve intikam hislerinden de şüphesiz kuvvet almakta idi. ” (Falih Rıfkı, Çankaya, s. 324-325.) bu facianın kullanımına kadar devam etmeyeceğini sanıyorum. Nureddin Paşa, Afyon'dan beri Yunanlıların yakıp kül ettiği Türk kasabalarının enkazını ve ağlayıp çırpınan halkını görerek gelen subayların ve neferlerin affedilmez hınç ve intikam hislerinden de şüphesiz kuvvet almakta idi. ” (Falih Rıfkı, Çankaya, s. 324-325.) bu facianın kullanımına kadar devam etmeyeceğini sanıyorum. Nureddin Paşa, Afyon'dan beri Yunanlıların yakıp kül ettiği Türk kasabalarının enkazını ve ağlayıp çırpınan halkını görerek gelen subayların ve neferlerin affedilmez hınç ve intikam hislerinden de şüphesiz kuvvet almakta idi. ” (Falih Rıfkı, Çankaya, s. 324-325.)


Yıllar sonra İnönü, “[Yangın] Nerede başladı, kim başlattı bilmiyorum (…) İzmir'e girdiğimiz günlerin bende kalan en acı hatırası yangındır. Bu yangınların sebepleri büyük tarih hadiseleri içindeki sebeplerdir. Küçükler emir aldıklarını, büyükler disiplininin kalmadığını söyler ”(İsmet İnönü, Hatıralar, I, Bilgi Yayınevi, 1992, s.300) diyerek Falih Rıfkı'yı adeta doğrular.

Bazen suskunluklar, konuşmalar, belgeler kadar anlamlıdır. İzmir'i çok sevdiğini pek çok konuşmasından, tavrından bildiğimiz Mustafa Kemal'in İzmir yangını sırasındaki ve sonrasındaki kayıtsızlığının, suskunluğunun ardında iki probleme olabilir. Önce biraz iyi olası: Mustafa Kemal yangının 'olağan şüphelisi' olan Sakallı Nureddin Paşa ve adamlarının üzerine Batılı diğer gözünde kendi ülkesini yakan, imha eden bir hareket olarak damgalanmak istememiş olabilir. Mustafa Kemal'in İzmir'in gayrimüslimlerden en radikal olasılık pek de şikâyeti olabilir. Asıl önemli olan, bu probleme hangisinin gerçeğe daha yakın olduğudur…