Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2024 Pazar

Türkiye'nin Azalan Hristiyanları: 60 Yıllık Bir Sürgün ve İnkar Mirası

 ANALİZ: Batı Asya ile Güneydoğu Avrupa'yı birbirine bağlayan ülkede Hristiyanların durumu belirsizliğini koruyor

Uzmanlar, Türkiye'nin Hıristiyanlara yönelik periyodik etnik temizliğinin dünyadaki Hıristiyanlara ve kurallara dayalı uluslararası düzene meydan okuduğunu söylüyor; ülkenin dindar-milliyetçi hükümeti ise soykırım geçmişini inkar etmeye devam ederken, laik bir devlet olduğunu iddia ediyor Avrupa Birliği.


 Mart 1964'te, ABD ile müttefik bir NATO üyesi olan Türkiye, İstanbul'da yaşayan Rum Ortodoks Hıristiyanların iki hafta içinde ülkeyi terk etmeye zorlandıkları ve yanlarına yalnızca 44 kiloyu geçmeyen bir bavul ve değeri daha fazla olmayan nakit para almalarına izin verildiğine karar verdi. 22 ABD dolarından fazla  (2024'te 222 dolar).  Türkiye'de yaşayan tüm Yunan vatandaşları, çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede doğmuş olmalarına ve Yunanistan'ı hiç ziyaret etmemiş olmalarına rağmen sınır dışı edildi.  Bunu Türk vatandaşı Hıristiyanlar takip etti.


 Türk hükümeti varlıkların dondurulması ve ticari işlemlerin engellenmesi yönünde önlemler aldığından, sınır dışı edilen Hıristiyanlara terk edilmiş ev ve iş yerleri için tazminat ödenmedi.  Bu etnik temizlik sırasında mülklere Türk hükümeti tarafından el konuldu ve el koymalar bir yıldan fazla sürdü.


 1965'e gelindiğinde, İstanbul'un 1964 öncesi 80.000 kişilik Rum cemaatinden yalnızca 30.000'i kalmıştı.  Bu sayı düşmeye devam etti.  Boston College'dan profesör Elizabeth Prodromou, Register'a verdiği röportajda şunları söyledi: "Bugün Türkiye'deki Rum Ortodoks cemaati, yaklaşık 90 milyonluk bir nüfusta çok küçük sayıları (1.700 ila 2.000 kişi arasında) nedeniyle varoluşsal kırılganlık koşulları altında yaşıyor. , Rum Ortodoks nüfusun ortadan kaldırılmasına adanmış yüzyıllık hükümet şiddet ve şiddetsizlik politikaları ve Türkiye'de etnik ve dini çoğulculuğa yönelik yoğunlaşan toplumsal düşmanlık.  Elbette uluslararası insan hakları ve daha geniş politika topluluklarının bu konulara karşı dikkat çekici kayıtsızlığı bu faktörleri daha da ağırlaştırıyor.”


 1964 ve 1965 yıllarında Rumların sınır dışı edilmesi, 13. yüzyıldan 1922'ye kadar hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu ve günümüze kadar devam eden Türkiye Cumhuriyeti döneminde Türkler tarafından yapılan etnik temizliğin bir parçasıydı.  Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni Hıristiyanlara Osmanlı yetkilileri tarafından zulmedilmiş ve 1 milyondan fazla insanın ölümüyle sonuçlanmış, Keldani, Rum, Suriyeli ve Süryani Hıristiyanlar da hedef alınmıştı.  1923'te milliyetçi Türk hükümeti, İstanbul'da yaşayanlar dışında 1,2 milyon Rum Ortodoks Hıristiyanı da sınır dışı etti.  Daha sonra, 1955'te kentte Yunanlılara karşı hükümet destekli ayaklanmalarda 1.000 kişi yaralandı ve 37 kadar kişi öldü.  Ayrıca 200'den fazla Yunan kadın, kız ve erkek çocuğuna tecavüz edildi.

1964'te İstanbul'da gerçekleşen ve Yunanlıların Konstantinopolis adını verdiği etnik temizlik, 1960'ta Büyük Britanya'dan bağımsız hale gelen yakınlardaki Kıbrıs adasında Türkler ve Yunanlılar arasında gerginliklerin ortaya çıkmasıyla gerçekleşti. İki toplum arasındaki mücadele, ABD Başkanı Lyndon Johnson'ın bir uyarısıyla önlenen Türkiye'nin işgal tehdidiyle sonuçlandı. Ancak Türk ordusu 1974'te Kıbrıs'ı işgal etti ve ada Kıbrıs Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak ikiye bölündü. Sadece Türkiye ikinci yargı yetkisini tanıyor.


Ekümenik Ortodoks Patrikhanesi İstanbul'da bulunuyor ve Papa Francis'i sık sık ziyaret eden ve ekümenizm savunucusu olan Patrik Bartholomeos tarafından yönetiliyor. Bartholomeos, dünyadaki çeşitli Ortodoks kiliseleri arasında arabulucu ve kolaylaştırıcı olarak görev yapıyor. Türkiye, veto yetkisine sahipken, patriklerin Türk vatandaşı olmalarını şart koşarak seçimlerine müdahale ediyor. 1971'de Türk hükümeti ülkedeki tek ilahiyat okulunu kapattı.


 Prodromou'ya göre Türkiye etnik temizliği için hiçbir zaman özür dilemedi ve varlığını inkar etmeye devam ediyor. "Hiçbir zaman bir soykırımı soykırım olarak adlandırmak istemediler ve herhangi bir tazminat veya tazminat ödemeyi reddettiler" dedi. Türkiye, Orta Doğu'da yaşayan Yunanca konuşanların İslam öncesi mirasına rağmen, milliyetçilerin yabancı bir varlık olarak gördüklerini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Röportajda, Türkiye'nin sözde laik hükümet politikasının, mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yoksul, kırsal, muhafazakar Müslüman seçmenlerini tatmin etmek istediğini söyledi.


Prodromou, "Türkiye, yalnızca Yunanlıların değil, aynı zamanda Ermenilerin ve diğer Hıristiyanların soykırımı için tazminat ödeme korkusu nedeniyle soykırım hakkında tartışmaları açmaktan korkuyor" dedi.


Prodromou, Türkiye'nin dünyanın en büyük kilisesi olan Ayasofya'nın İstanbul'da müze olarak değil cami olarak kullanılmasına izin verme kararını kanıt olarak gösterdi.  Bu, 6 Nisan'da Bizans Hristiyan sanatıyla ünlü Chora kilisesinin camiye dönüştürülmesiyle birleşti ve o zamana kadar müze olarak korundu. Chora'nın hassas hazineleriyle ilgili olarak "Bu mozaikleri nasıl koruyacaklarını ve saklayacaklarını bilmiyorum," dedi. "2019'da dönüşümün duyurulmasında gecikme olmasının nedenlerinden biri de bu. Uluslararası toplumdan kelimenin tam anlamıyla hiçbir yanıt gelmedi. Hatta BM Ekonomik, Bilimsel ve Kültürel Örgütü'nden (UNESCO) bile cırcır böcekleri geldi," dedi.

Ayasofya'yı çevreleyen zarif mozaiklerin 1453'te Konstantinopolis'in düşmesinden sonra Müslümanlar tarafından sıvandığını hatırlatan Prodromou, Doğu ile Batı arasındaki bölünmeden çok önce, dördüncü yüzyıla dayanan Chora'nın kaderinin böyle olmayacağını umuyor.


Chora kilisesi artık giderek İslamcılaşan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı destekleyen Orta Anadolu Yarımadası'ndan gelen yeni gelenlerin egemen olduğu bir mahallede yer alıyor. "Türkiye bir karmaşa, bu da NATO'nun bir karmaşa olduğu anlamına geliyor, bu da transatlantik ittifakının bir karmaşa olduğu ve kurallara dayalı uluslararası düzen ve evrensel insan hakları hakkındaki tüm saçmalıklarımızın bir şakaya dönüştüğü anlamına geliyor" diye açıklıyor dini jeopolitik konusunda uzman olan Prodromou. ABD Uluslararası Dini Özgürlük Komisyonu'nda ve Uluslararası Ortodoks İlahiyat Derneği'nin Uluslararası İlişkiler Grubu'nda görev yaptı.


 Hem Yunanistan hem de Türkiye, Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği'ne karşı bir siper olarak 1949'da kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nün (NATO) üyeleridir. ABD, en yeni üyeleri Finlandiya ve İsveç olmak üzere NATO'nun bütünlüğünü ve genişlemesini uzun zamandır vurgulamaktadır. Ancak, Türkiye 1964'te Yunanlıları sınır dışı edip Kıbrıs'ı işgal ettiğinde, ne ABD ne de diğer NATO ülkeleri direnmemiştir.


Rutgers Üniversitesi'nden Profesör Michael Rossi, Register'a Türkiye'nin "Ermeni soykırımı hakkındaki birincil kaynakların çoğunun geç Osmanlı belgelerinden geldiği düşünüldüğünde, inkarının komik olduğunu" söyledi. Modern Türkiye'nin ünlü kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün Hristiyanlara karşı bir cihat (din savaşı) yürüttüğünü kabul eden Rossi, sözde laik hükümetin mirasçılarının "tarihin geriye dönük olarak silinmesiyle" meşgul olduklarını söyledi. Türkiye, soykırımdaki rolünü inkar eden bir ülkenin iyi bilinen bir örneğidir.


 “Ermeni Soykırımını Belgelemek” başlıklı bir deneme koleksiyonunda, İsrailli yazarlar Benny Morris ve Dror Ze’evi, Türkiye’nin katliamların Osmanlı rejimi sırasında kısa bir dönemle sınırlı olduğu ve küçük bir fanatik grubu tarafından yönetildiği anlatısına meydan okudu. Şöyle yazdılar: “Bu Hıristiyan topluluklarının yok edilmesi, üç ardışık Osmanlı ve Türk hükümetinin kasıtlı politikasıydı - çoğu Müslüman sakinin karşı çıkmadığı ve birçoğunun coşkuyla desteklediği bir politika” ve İslami dini liderler tarafından kışkırtıldı.


Türkiye, on yıllardır yeni kiliselerin inşasına izin vermemişti ve ancak 2023’te, yerel Katolik Kilisesi’nin Vatikan ve Ekümenik Patrikhane’nin arabuluculuğuyla yeni bir Süryani Ortodoks cemaat kilisesi için arazi bağışlamasının ardından bu izin verildi. Prodromou, bu gelişmeye rağmen Hıristiyanların statüsünün hala güvencesiz olduğunu söyledi.  2006 yılında Katolik bir rahip olan Andrea Santoro'nun öldürülmesini, 2016 yılında Amerikalı evanjelik papaz Andrew Bunson'ın tutuklanıp hapse atılmasını ve Ocak 2024'te İstanbul'daki bir Katolik cemaatinde bir cemaat üyesinin vurularak öldürülmesini kaydetti.


Türkiye'nin Hıristiyanlara zulmetme konusunda uzun bir geçmişi olmasına rağmen Prodromou, "Çoğu insan bilmiyor ve çoğu politikacı bilmiyor. Yaşayan hafızası olan Türkler var, ancak onlar yok oluyor. Genç Türk öğrenciler bilmiyor." dedi.


Konuyu dünyanın dört bir yanından öğrencilere 20 yıldan fazla bir süredir öğreten Prodromou, Türk öğrencilerinin Hıristiyanların soykırımından ve Yunanlıların sınır dışı edilmesinden habersiz olduğunu söyledi. "Türk öğrenciler ülkelerinin tarihinin ayrıntılarını öğrendiklerinde rahatsız oluyorlar. Hukukun üstünlüğünün sağlandığı bir toplumda özgürce yaşamak istiyorlar." diye sonlandırdı.  Ama Türkiye, [Cumhurbaşkanı] Erdoğan'a tapınmasıyla Stalinizm unsurları taşıyan sert çekirdekli totaliter bir devlettir. Onlar böyle yaşamak istemiyorlar."

Kaynak 

23 Nisan 2023 Pazar

Sait Çetinoğlu: Ermeni Sürgünleri ve Ermeni Soykırımı; Türkiye’den kovulmak

 İttihat ve Terakki iktidarı döneminde 1915 Soykırımı sırasında boşaltılıp Ermeni sakinlerinin ölüm yolculuğuna gönderilmesinden sonra, soykırımdan bir şekilde kurtularak dönenlerin köyü… 



Kemalist dönemin Bakanlar Kurulu’nca 1938 (1) tarihinde tekrar askeri bölge ilan edilip Ermeni sakinleri askerî tesisat ve garnizonların bulunduğu yerlerden uzak bir mahalle nakledilerek ikinci kez boşaltılan Kayseri-Efkere Köyü Ermenisi Donik (Donogan) Yeseyan’ın (Hacı Bey) Efkere’den başlayıp ABD’de noktalanan ilginç hayat hikayesi yakın tarihe ışık tutması bakımından önemlidir.

Harry Yeseyan eserinde, ailesinin yaşamından hareketle Osmanlı Türkiye’sinde ve daha sonra göç edilen ABD’deki yaşamlarını okuyucularıyla paylaşır. Bu bakımdan da Ermeni köy hayatı, şehir hayatı ve Ermenilerin ruh durumunu aktarması bakımından önemli olduğu kadar, “Bizim halkımız artık burada emniyette değil, gerçi daha önce emniyette miydik, o da tartışılır. Lütfen anlayın ve bizden dualarınızı esirgemeyin. Yeni bir ülkede yeni bir yaşama başlamalıyız,” diyerek, ucuz işçi olarak göç edilen, sığınılan yabancı ülkedeki yaşamın anlatılması bakımından da önem taşımaktadır. Memleketlerini hüzünle terk etmektedirler: “Üçümüz de küpeştede durduk, uzaklaştığımız İzmir şehrine bakmaya başladık. Şehir kalbimi çekiyor, ‘Gitme Gitme!’ diyordu sanki. Senin ait olduğun yer burası. Memleketin burası senin. Büyükbabalarının gömüldüğü yer.”

Yeseyan, bugün hala askeri yasak bölge olan Efkere Köyü’nü ve köydeki Ermeni yaşamını tasvir eder. Millet sisteminin İstanbul’un dışını ve özellikle kırsal kesimi kapsamadığını, Batı Ermenistan Ermenilerinin oldukça kısıtlı ve zor bir yaşam sürdüklerini kaydedelim3: Bölgedeki yetkililer Hıristiyan ibadetlerini engelliyorlardı ama köyümüzde yaşayan Türkler olaya başka türlü bakıyorlardı. Yerel Türklerle hiçbir sorunumuz yoktu. Yani tipik bir ne sen bana karış, ne ben sana karışayım durumu vardı. Donik’in İzmir’de bir Türk kahvesine girişi şaşkınlıkla karşılanır: Biraz zaman geçtikten sonra göze çarpan genç beyefendi Donik’e döndü ve onun Ermeni olduğunu anladığı için bir süre baktı. Ermeniler genellikle kendi kahvelerine giderlerdi o günlerde, yalnız başlarına bir Türk kulübüne girmeye pek cesaret edemezlerdi.

Yaşamları, umut bağladıkları Jön-Türkler döneminde de giderek zorlaşmaktadır: “Ya Yeğenim, hayat tıkır tıkır gidiyordu, yalnızca evden mektup aldığımız zaman üzülüyorduk. Balkanlarda savaş vardı. Halkımızın büyük bölümü savaşa Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında girdiği halde bazıları, yere tükürdün, vergi kaçırdın gibi sudan sebeplerle tutuklandılar.”

Aklıselim insanları da işaret ederler: “Bu Osmanlı yurttaşı gerçek bir dost dedim babana. İbrahim Paşaların desteği ve bilgisine başvurulmazsa, Ermeni sorunu korkarım çok çirkin bir yolla çözülecek.” Bu bakımdan Soykırım sonrasında Türk dostu Hakim Bey’in mektubu bir üzüntünün ifadesi ve Ermeni halkına karşı tarihsel haksızlığın altını çizer, adalete olan inancı ifade eder: Sevgili dostum, tarihte en iğrenç gaddarlık olarak yer alacak bu katliam için affına sığınırım. Bizi affet. Hem insanlığa hem doğaya karşı işlenmiş bu korkunç eylemler için bütün Türkleri suçlama. Bu vahşi ölümlerden sorunlu olanlar mahkemeye çıkarılacak, barbarca davranışlarının karşılığını alacaklar, sana söz veriyorum. Bu suçların karşılıksız kalmamasını isteyen, benim gibi düşünen birçok iyi Türk’ün olduğunu da bil. Adalet yerini bulacak. Tanrı seni ve çocuğunu koruyup gözetsin. Hakim Bey, Ermenilerin maruz kaldıkları durumdan son derece rahatsızdır. Bugün az sayıda insanın olduğu gibi.

Yeseyan’ın hikayesi de Soykırım anlatımlarından biridir. Ne kadar kurban ve sağ kalan varsa bu jenositle ilgili o kadar öykü varsa da. Harry Yeseyan’ın kaleminden Donik Yeseyan, Nazar Amca ve Krikor’un öyküleri birbirlerini tamamlayıp Ermeni Jenosidi’nin 1915-1922 döneminin portresini çizerken, Osmanlı yönetimindeki Ermeni halkının yaşamına ayna tutar. İzmir’e gitmek isteyen Donik’i caydırmak isteyen ağabey Nazar’ın söyledikleri Ermeni yaşamı ile ilgili çok şey söylemektedir: Sen başına bela arıyorsun! Köyün dışında yatan tehlikelerden sana kaç kez söz etmem gerekiyor? İzmir’e gitmek o kadar kolay değil herhalde. Civardaki tepelerde, kuytularda gizlenmiş, senin gibi bir Ermeni çocuğunun yolunu gözleyen kanlı katiller var. Seninle oynadıktan sonra o güzel bilyelerini sokuverirler…

…Tamam küçük adam, haydi sözün gelişi, diyelim ki o senin değerli İzmir’e vardık. Bizim için daha kötü olacağını anlamıyor musun? Ermeniler büyük şehirlerde hoş karşılanmaz. O kalın kafan bunu anlayabiliyor mu? Türkler Ermenileri sevmez, yaşamımızı daha da zorlaştırırlar. Burada, Efkere’de kendi insanlarımız arasında yaşıyoruz. Niçin her şeyi oluruna bırakmıyorsun?…

…Çok garip görünüyor değil mi, yeğenim? Onun mevkisinde olan birinin eşkıyaların, Ermenileri büyük şehirlere girmekten bilinçli olarak alıkoymaları için hoş görüldüğünü anlamaması olası mıydı? Bazı eşkıyaların katliamlar yapmak için hükümetçe cesaretlendirildiği bir gerçekti…

1894-96 katliamlarından kurtulsa da, Hamid döneminde sistematik bir şekilde tırmandırılan bu katliamlardan Efkere de nasibini alacaktır. Yeseyan, 1894 öncesi katliamlardan söz eder: Bir katliam oluyordu. Aşiretlerin saldırısına uğramıştık. Bazıları piknik alanını işgal etmiş, bazıları da evlerimizi yağmalayıp ayırt etmeden öldürüyorlardı. Erkekler, kadınlar ve çocukları acımadan kılıçtan geçirdiler. Kundaktaki bebekleri kapıp, kılıç uçlarına geçirmek için havalara fırlattılar. Kılıçtan kurtulanlar yere düşüp, atların ayakları altında ezilerek can verdiler. Ah İsa aşkına, yapacak hiçbir şey yoktu. Korumasız ve yardımsızdık… Üzücüdür ama böyle saldırılar Ermeniler için yeni değildi. Sık sık gaddarca yapılan katliamlar, çocuk kaçırmalar oluyordu. Daha sonra bunun Sultan Abdülhamit’in, imparatorluğundaki Ermenileri baskı altında tutmak için uyguladığı planın bir parçası olduğunu öğrendik.

…Hacı Bey ile birlikte memlekete doğru yolculuğumuza devam ettik. Kanlı Piç Osman’ın ‘kılıcımız Ermeni kanı istiyor’ sözünü aklımdan çıkaramıyordum. İçimden bunun doğru olduğunu biliyordum. Günlerimiz sayılıydı.

Ermeniler geleceklerinden umutsuzdurlar, umutlu olsalar vatanlarını bırakıp yabancı ülkelere neden göç etsinler: Hiç umudum yok dedi Takvor. İnsanlar aptal, ne nasıl yaşayacaklarını biliyorlar, ne de nasıl yaşatacaklarını.

Burada şunu özellikle vurgulamak gerekir ki Ermeniler tarihsel topraklarından göç etmeyi akıllarından geçirmemişlerdir, ancak koşullar onları dünyanın dört bir yanına serpiştirtmiştir. Bugün dünyanın herhangi bir yerinde doğmuş bir Ermeni’ye nereli olduğu sorulduğunda Sivaslıyım, Maraşlıyım, Ayıntablıyım, Garinliyim… cevabı alınır. Vatanlarıyla fiziki bağları kopartılsa da hiçbir Ermeni vatanlarıyla imoral bağlarını kopartmamıştır. Hacı Bey’in eşi Amerika’ya gelişlerini şu sözlerle ifade eder: Ah tabii, bir gün Amerika’ya gitmeyi ben de düşünmüştüm ama sadece ziyaret veya tatil için. Hayatımın geri kalan kısmını orada geçirmek için gideceğim aklımın ucundan bile geçmemişti.

Kapitalizmin ucuz ve güvencesiz işçi ihtiyacını karşılamak üzere dört bir yana savrulan bu insanların yeni ülkedeki hisleri, anavatanda maruz kaldıklarının özlü bir özeti gibidir:

Daha önce hiç hissetmediğimiz bir şeyi hissediyorduk: Özgürlük. Sanki bütün yaşantımızı önceden karanlık bir odada geçirmiştik de, sonra aniden birisi gelip düğmeye basıp ışığı yakmıştı. Özgürlüğün ne demek olduğunu ilk kez anlıyorduk, tüm insanların doğuştan onurlu olduklarını da.

Anavatanda halklar arasında yaşamın iç içe geçtiğinin ifadesi yeni ülkede de kendisini gösterir: ‘Hoş geldiniz’ dedi Türkçe. ‘Hoş bulduk’ dedik biz de. Şivesinden, Türkiye’nin, Ermenilerin anadillerini unuttukları ve yalnızca Türkçe konuştukları bir bölgesinden geldiğini anladık. Bu insanların çoğunun tavırları da Ermeni’den çok Türk’e benziyordu.

Ancak gittikleri yerlerde kolaylıkla yer edindiklerini söyleyemeyiz. Ermeni sığınmacıları yeni ülkelerde 1929 büyük buhranı beklemektedir. Bu kez buhran Ermeni sığınmacıları silindir gibi ezer:

Ermeni Soykırımı, büyük buhran hakkında konuşmalar başlardı. Birkaç gözyaşından sonra, eski memleket ve çok sevilen kayıplardan söz eden yürek titreten türküler başlardı. Bu acılı türküleri kim dinlerse ağlardı.

Harry Yeseyan’ın çalışması Ermeni Soykırımı’nın basit bir anlatımıdır. Sıradan insanların akıl almaz öyküsü olarak da adlandırabiliriz. Sıradan insanlar o kadar korkunç ve insanlık dışı şeylerle karşılaşmışlardır ki aradan bir asra yakın zaman geçmesine rağmen etkilerinden kurtulamamaktadırlar. Yeseyan ailesinin Efkere’de kalan bireylerinden sadece iki kişi 1915 Soykırımı’ndan kurtulabilmiştir. Kurtulabilen bu sıradan insanlar halen yaşadıklarının etkisinde olup yaşadıklarına inanamamaktadır. Soykırımdan tesadüfen kurtulanlardan dayı Korken Çakıryan bu kitap yazılırken [1994] sağ olmasına karşın yaşadıklarıyla ilgili konuşmak istememektedir.

Bölgenin özelliklerinden dolayı İstanbul Ermenileri gibi İzmir bölgesi Ermenilerinin diğer bölgelere nispetle az bir zayiatla kurtulmaları, arkasından savaş sonrasında Yunan işgali bölgesine sığınan Ermenilerin milliyetçi hareketin güçlenmesi ve işgale karşı baskın çıkmasıyla birlikte son sığınakları İzmir’de de huzursuzlukları artmaktadır: Şehrimizde atmosfer giderek kötüleşiyordu. Mustafa Kemal’in ordusu Yunanlıları ve Fransız ‘müttefikleri’ içerlerden söküp atmaya başlamıştı. Taşrada yaşayıp, savaştan sonra yurduna geri dönmesine izin verilmiş Ermenilerin uğradığı katliamların öyküleri anlatılıyordu her yerde. Bu gerçek, diğer Ermenileri huzursuz etmekten başka bir işe yaramıyordu. Kimse katliamların İzmir’e de ulaşmayacağından emin değildi.

Milliyetçi hareketin ordularının İzmir’e girişiyle birlikte Ermenileri yeni bir trajedi beklemektedir: Kemal Paşa’nın orduları Yunanlıları Anadolu’dan atıyordu, ölüm yürüyüşünden sağ kurtulmuş ve köyüne dönmüş olanlar ikinci kez sürülüyorlardı. Milliyetçi ordunun İzmir’e de ulaşacağından korkuluyordu.

Korktuklarının başlarına gelmesi gecikmez. Burada Yeseyan’ın anlatımları o sırada İzmir’de olan gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın anlatımlarıyla uyumludur. Yalman, “Gördüklerim Geçirdiklerim” adlı anılarında aynı İzmir’i tarif eder. Yunan ordusu İzmir’den hiç savaşmadan çekildi, Türkler yeniden ele geçirdiler şehri. Yaşam zorlaştı. Gerginlik her geçen gün biraz daha artıyordu. Başkumandan Ermenilerin kendi mahallelerinde kalmaları için sıkı emir vermişti. Bulundukları yeri terk edenler tutuklanmaya veya kurşuna dizilmeye layık görülüyorlardı. On beş-elli beş yaş arasındaki Ermenileri keyfi olarak tutuklamaya başladılar.

Biz Ermeni Mahallesi içinde olmadığımız için annem çok endişeleniyordu. Kardeşim Kirkor o zaman on beş yaşındaydı ama uzun ince bir çocuk olduğundan on sekiz gösteriyordu. Annem ona hep kısa pantolonlar giydiriyordu ki askerler gördüğünde onu çocuk diye yutturabilsin. Onu hep evde kilit altında tutuyordu.

Ermeniler evlerinden atıldığında, soykırım sırasında Anadolu’da olduğu gibi çapulcu sürüsü eve doluşmakta ve talana başlamaktadırlar: Tam bu sırada eve bir kadın grubu doldu. Dışarıda beklerken askerlerin eve girdiğini görüp, evdekilerin tutuklandığını tahmin etmişlerdi. Evin ve içindeki eşyaların kendilerine ait olduğunu iddia etmek için gelmişlerdi.

Kadınlar çarşafları, Çin porselenlerini, gümüş kapları ve değerli olarak ne buldularsa toplamaya başladılar, annem de onları dışarı kovmaya çalışıyordu. Çok grotesk bir manzaraydı. Yüzbaşı gürültüleri duyup diğer odadan çıkıp geldi.

‘Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?’ diye sordu sertçe. ‘Defolun hemen buradan!’

‘Bu evin bizim olması gerekir, madem bir kâfirin evidir, o zaman bizim olması gerekir artık.’

Yunan bozgunu ile birlikte yaşam tam anlamıyla bir kabusa döner: Orta sınıf Ermeniler kordona bakan büyük binaların arkasında kurulmuş sektörel bir şehirde yaşıyorlardı. Kıyı boyunca kilometrelerce uzanan kordon, bir bulvar gibi genişti de. Evlerinden kaçan Ermenilerin büyük çoğunluğu açılan ateşle öldürüldü. On binlerce sığınmacı aynı gün kordonu doldurdu. Umutsuzca birbirlerini itiyorlar, rıhtıma yanaşan gemilere ulaşmaya çalışıyorlardı. Nöbetçi askerlere yüklenen bir sığır sürüsüydüler âdeta. Bazıları aradan geçiyor ama çoğu geri itiliyordu. Yabancı bir pasaport gösterenlerin, ki bunların da aslında Ermeni oldukları apaçıktı, gitmelerine izin veriliyordu. Nöbetçi askerlerden kurtulan bazı sığınmacılar iskelenin kırık veya eksik tahtalarının arasından denize düşüyor, karanlık sularda kayboluyorlardı. Suya düştüğünüz mesafe iskelede ne kadar ilerlediğinize bağlı olarak iki ile dört buçuk arasında değişiyordu.

Askerler suya düşenlere çoğu kez ateş ediyorlardı. Su, direkler arasında yüzen ve kalbura dönmüş cesetlerle doluydu. Rıhtımdan aşağı düşenlerden bazıları, yüze yüze gidip, bekleyen bir gemiye ulaşabiliyordu. Limanda rıhtıma ilerlemek için sırasını bekleyen binlerce kişi vardı. Bir geminin yanına kadar yüzenler, denizcilerin attığı iplerle gemiye alınıyorlardı. Kuşkusuz bazı gemiler önce bu sığınmacıları almayı reddettiler. Türk askerlerine gemilerin yakınına ateş etmemeleri emri verilmişti, çünkü Ankara hükümeti yabancı bir güçle sorun yaşamak istemiyordu.

Ve Sakallı Nurettin Paşa İzmir’i yakar: Ermeni mahallesine yaklaştığım zaman, uzaktan yandığını gördüm mahallenin. Alevler göğü kızıllaştırmıştı. Türkler yangını söndürmek için hiçbir şey yapmıyordu. Aslında bana daha sonra söylenen şuydu ki, yangın söndürmekte kullanılan araba, yayılan alevlerden korumak için Türk mahallesine götürülmüştü.

Ermeni mahallesindeki eski ahşap evler birbirine yakın, bitişik tarzda yapılmışlardı. Ateşler birinden diğerine sıçradığı için bu evleri kolayca yalayıp yuttu. Tam bir cehennemdi. Tüm mahalle cayır cayır yanıyordu. Sokakta olan birkaç tane taş ev bile kızarmıştı. Canlı canlı yanan insanların çığlıklarını duyabiliyordum. Yanık etin o keskin kokusu her yana yayılmıştı. Sokaklar dardı, sıcak katlanılmaz. Bu sıcağa dayanabilenler kaçıyordu ama birçoğu oldukları yerde kalakalıp, öldüler.

Kiliseye koşup, kurtuluş için dua eden beş altı kişilik bir Ermeni grubu gördüm. Alevler kiliseyi de sardı. İçindekilerden birçoğu alevlere yakalandılar. İki yüz-üç yüz kişi olmalıydı içeride. Hepsi alevlerden kaçmak için sokağa doğru aynı anda koşmaya çalıştığı için, birbirlerini ezdiler. Sadece birkaçının kurtuluşu dışında çıkar yol yoktu. Kilise taştan yapılmıştı ama kirişler kerestedendi. Çok geçmeden kilise de alevlerce yutulmaktan kurtulamadı. Bu tam bir holocaust’tu. Sonunda çatı da boyun eğdi, yanan keresteler içeride kalanların üzerine düştü.

Tuğla bir fırında canlı canlı kızarmaktan başka bir şey değildi bu. Acaba kaç dostum vardı içeride diye düşünüyordum.

Bütün çığlıkları duydum yeğenim, hâlâ da duyarım. Ermeni mahallesini yutan o cehennemi de hep görüyorum. Rüyalarımda o korkunç alevleri görüp kan ter içinde uyandığım birçok gece geçirdim. Gördüğüm o şey, insana aklını oynattırabilirdi.

Son sözü Nazar Amca’ya bırakıyoruz. Nazar Amca, Soykırım sürecini nakleder:

Osmanlı İmparatorluğu zamanında halkımıza olanları asla unutmamalıyız. Türkler 1915 yılında ‘Ermeni Sorunu’, Ermeni azınlık problemi hakkında son bir şey yapmaya karar verdiler. Türkler halkımızı yüzyıllardır katletmekteydiler ama İttihat rejimi için yeterli değildi bu.

Böylece Jön-Türkler’in liderleri yeniden yerleştirme dalaveresiyle çıkageldiler: Ermeniler ‘yeni yurtlarına’ gönderileceklerdi ama gerçekte Suriye çölünde ölüme gönderiliyorlardı. Önce savaşacak yaşta olan erkekler zorla askere alındılar, en zor taburlara verilip öldürüldüler. Sonra tüm ülkede boydan boya kasabaları, köyleri dolaşarak, Ermenilerin silahlarını teslim etmelerini istediler. Tüm yurttaşların 1908 Devrimi’nden beri silah bulundurmalarına izin verilmişti ama aslında az sayıda Ermeni’nin silahı vardı. Silahını teslim etmesi istenen Ermeni yurttaşlar silah teslim edemezlerse, aileden birisi bir silah getirene kadar işkenceye tabi tutuluyordu. Hiç silahı olmayanlar teslim edecek bir şeyleri olsun diye Türk ailelere gidip ateşli silah satın alıyorlardı.

Halk silahsızlandırıldıktan sonra Türklerin o kirli işlerini yapma konusunda önlerinde bir engel kalmamıştı. Yaşları on beş-elli beş arasında olan tüm erkekler bir araya toplandı. Bağlandılar ve öldürülecekleri gizli bir yere götürüldüler. Sonra da kalanların ‘yeniden yerleştirilmesi’ başladı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlı erkeklere taşıyabilecekleri eşyalarla evden çıkmaları emredildi. Yüzlerce Ermeni köyü ve şehrinden binlerce kişilik devasa konvoylar oluşturuldu, Suriye çölüne, güneye doğru taşradan o yürüyüşe zorlandılar. Çaresiz binlerce insan Türkiye’nin hem genişliğine hem kıvrım kıvrım uzunluğuna yayılmış kervanlara bölündüler. Analar çocuklarından koparıldılar, sonra kim isterse o ırzına geçti. Çocuklar süngü uçlarına takıldılar. Artık yürüyemeyecek kadar tükenmiş olanlar, zorla kaldırılıp yine yürütüldüler, ta ki yolda ölene kadar. Yol kenarında doğum yapan kadınlar hemen ayağa kaldırılıp, bebeklerini ölüme terk ederek yürüyenlerin arasına katıldı. Kervanların içinden geçtiği Kürt ve Türk köyleri, insanların üzerine saldırmaları, bulabildiklerini çalmaları, güzel buldukları kadınları alıp götürmeleri, istedikleri çocukları almaları, öldürmeleri, sakat bırakmaları için cesaretlendirildiler. Hırsızlar yürüyüşçülerin sırtlarındaki paçavraları bile alıyorlardı. Yoldaki birkaç haftadan sonra birçok kişi tamamen çıplak hale gelmişti. Başları önlerine düşmüş, ortaya çıkan bedenlerini gizlemek için zoraki hamle yapan kadınların utancı iki kattı. Su ve yiyecek kıttı. Bir ırmak veya dere kıyısına geldiklerinde, jandarmalar genellikle su içmelerine izin vermiyordu. Sağ kalan az sayıda kişi çöle eriştiklerinde, çıplak bedenlerini güneş yaktı, kızgın çöl kumları şişmiş çıplak ayaklarını kavurdu, sinekler gibi düştüler kuma…

Amca birden durur. Yanaklarından aşağıya gözyaşları süzülür. Devam edemez. Yeğen Harry onu daha fazla zorlamaz…

Notlar:

1) BCA 30 10 1 2/ 82 75 8, T.C. BAŞVEKALET Kararlar Dairesi Müdürlüğü Karar Sayısı: 2/9529 “Kayseri Vilâyetinin Gesi Nahiyesine bağlı Efkere Köyünde oturan Ermenilerin askerî tesisat ve garnizonların bulunduğu yerlerden uzak bir mahalle nakilleri; GeneIkurmay Başkanlığının muvafakatına atfen Dahilîye Vekilliğinin 3/9/738 tarih ve 44442 sayılı teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyetince 5/9/338 tarihinde onanmıştır. 6/9 /938 Reisicumhur K. Atatürk imza, İcra Vekilleri Heyeti imzalar…”

2) Harry Yeseyan, Türkiye’den Kovulmak, Hacı Bey’in İzmir Günleri, Çev. Zafer Avşar, Belge Uluslararası Yayıncılık 2011.

3) Bu konudaki geniş bilgi için: Arsen Yarman, 1878 Palu-Harput, Çarsancak, Çemişgezek, Çapakçur, Erzincan, Hizan ve Civar Bölgeler, 2 cilt, Derlem Yayınları, 2010.

Diğer Yazıları: https://yakindoguyazilari.com/sait-cetinoglu/

Kaynak: yakındoğu yazıları 

Hrant Dink'in Ermeni Soykırımı ile ilgili Agos'a yazdigi yazı

 

Kim nasıl anlayabilir bunu bilemiyorum ama hem Ermeni olmak, hem Türkiyeli; hem 23 Nisan'ı yaşamak bütün coşkusuyla ve ertesi günün bir parçası olmak bütün hüznüyle. Kaç insan bu ikilemi yaşıyordur şu yeryüzünde? Ne anlaması kolay ne de anlatması.


 

Sancılı on yıllardan çıkmış ulusun tarihinde çok önemli bir ak gündür 23 Nisan. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" düsturunun meclis salonuna perçinlendiği gündür. Ve böyle bir günün 'yaşam' denilen çocuğa ve geleceğe akıtılan mirasıdır. Türk ulusunun belki de en akıllıca yaptığı öngörünün tarihidir. 'Gelecek' ve 'çocuk' ne de güzel buluşturulmuştur öyle. Ve de ne ustaca bir değerlendirmedir yıllar sonra 23 Nisan'ı sadece Türkiye ile sınırlı tutmayıp bütün dünyanın çocuklarıyla paylaşma düşüncesi. Türk çocuklarına da dünya çocuklarına da kutlu olsun.

Yeryüzünün dört bir yanına 'savrulmuş' Ermeni ulusunun tarihinde çok önemli bir kara gündür 24 Nisan. Üç-beş Ermeni yan yana gelmeye görsünler. Alırlar ellerine pankartları dökülürler sokaklara hemen. Nedir bütün bunların sebebi, niçin yollara düşer bu insanlar 24 Nisan'da? Tarih, 24 Nisan 1915'in şafak vakti. Özellikle İstanbul'daki Ermeni aydınlar, yazarlar, sanatçılar, öğretmenler, avukatlar, doktorlar, mebuslar teker teker alınırlar evlerinden. Götürülürler... Ve bir daha da geri dönmezler. İşte, birkaç gün sonra bütün Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde gerçekleştirilen 'tarihsel Ermeni dramı'nın başlangıcıdır bu tarih.

Kim nasıl anlayabilir bunu bilemiyorum ama hem Ermeni olmak, hem Türkiyeli; hem 23 Nisan'ı yaşamak bütün coşkusuyla ve ertesi günün bir parçası olmak bütün hüznüyle. Kaç insan bu ikilemi yaşıyordur şu yeryüzünde? Ne anlaması kolay ne de anlatması.

Dilerim kimse de yaşamasın bu ikilemi bir daha. 23 Nisan nasıl daha bir coşkuyla yaşanır? 24 Nisan nasıl hafızalardan sildirilir? Bütün bunlar çözümsüz sorular değil aslında. 23 Nisan bütün çocukların olacaksa eğer ben derim Ermenistanlı çocukların da olsun bir biçimiyle. Çağırın onları da bu kutlamalara. Barıştırın çocukları birbirleriyle, tanıştırın. Sadece 23 Nisan da olmasın, 24 Nisan'ı da katın içine. Daha da uzasın o günler, bütün Nisan'ı katın, bütün baharı katın. Hadi siz beceremiyorsunuz diyelim, var olan kinler engel buna. Bırakın bari dünyayı çocuklara, onlar bu işi halleder, yeter ki engel olmayın siz.

Bir başka severim 23 Nisan'ları. Hem, bizim de hanımla evlendiğimiz gündür aynı zamanda. Gerdeğe girişimiz de 23 Nisan'ı 24 Nisan'a bağlayan geceye rastlar. İlk çocuğumuza can verdiğimiz andır o. Ne 23, ne de 24 Nisan. 23,5 Nisan'dır belki de o an.

(Agos, 23 Nisan 1996)

21 Nisan 2021 Çarşamba

Ermeni Soykırımı’nda Alman rolü - Ayşe Hür

Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi uyarınca Doğu Anadolu’da Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı altı vilayette yapılması gereken Ermeni Islahatları’nın bir türlü yapılmaması üzerine ortaya çıkan gerilim sonucu 1894 yılında, Doğu Anadolu’da başlayan, ardından Orta Anadolu ve Karadeniz bölgesine yayılan ve 26 Ağustos 1896’da Osmanlı Bankası Baskını ve onu izleyen katliamların ardından 1909’a kadar sönümlenen toplumlararası çatışmalarda, bazı kaynaklara göre 80 bin, bazı kaynaklara göre 200 bin Ermeni hayatını kaybetmişti. 

Bu olaylar yüzünden Avrupalı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu izole etmesinden korkulduğu günlerde, Ortadoğu’da Alman hegemonyası ile ilgili gizli emelleri olan Kayzer II. Wilhelm, dönemin padişahı II. Abdülhamid’e imzalı bir aile fotoğrafını yaş günü hediyesi olarak gönderdi. Abdülhamid bu hediyeye çok sevinmiş, Kayzer’e tekrar tekrar teşekkür etmişti. 1897 yılında, Kayzer’in tavsiyesiyle İstanbul’a gelen ve Osmanlı ordusunu yeniden örgütleyen Goltz Paşa’nın hazırladığı planlar sayesinde Yunan ordusu bozguna uğratılınca, Abdülhamid Kayzer’i İstanbul’a davet etti. 


Kayzer’in 7.11.2010 tarihinde bu sayfalarda ayrıntılarıyla anlattığım 1898 tarihli Doğu Seyahati sırasında Milliyetçi liberal Alman gazetesi Badische Landeszeitung, Abdülhamid’i kastederek “Elleri Ermeni kanına bulanmış bir adamın elini Kayzer nasıl sıkacak? Bu gezide yatın kömür masraflarını haşmetmeab kendi tahsisatından mı, yoksa devlet kasasından mı ödüyor?” diye sert bir eleştiride bulunmuştu. Resmî ideolojiyi savunan Germania bu yazıya “Budala şaşkın liberallerin zırvası” diye cevap verirken, liberal gazete Constanzer Zeitung “Ermenilerin kendileri suçlu. Abdülhamid olmasa Türkiye ayakta duramaz. Abdülhamid akıllı bir diplomattır. Sınırları dışında bile halife olarak hürmet görür, İmparator’un böyle bir Sultan’a misafir olması önemli olaydır” diye cevap vermişti.


Sosyalist ve komünistlerin tavrı


Bu polemiklerin arkaplanında Bernstein ve Kautsky’nin liderliğini yaptığı Revizyonist Sosyalist Parti ile komünist Liebknecht’in başını çektiği Spartakistlerin çatışması vardı. İlginç biçimde, Revizyonistler Abdülhamid’in Ermeni politikalarını eleştirirken, Spartakistler 1853-1856 Kırım Savaşı’ndan beri, Çarlık Rusya’sına karşı Osmanlı İmparatorluğu’nu desteklemeyi doğru bulan Karl Marx ve Friedrich Engels’in politikalarını izliyorlardı. Liebknecht’in yoldaşlarına göre Balkanlar ve İstanbul’da Çar’ı görmektense Sultan’ı görmek evlaydı. Kayzer de böyle düşünüyor olmalıydı ki, Almanlar Birinci Dünya Savaşı’na girerken, Osmanlı İmparatorluğu’nu İtilaf Devletleri’nin eline bırakmamak için kesenin ağzını açmışlardı. (1914’te Almanya ile kol kola nasıl Cihan Harbi’ne girdiğimizin hikâyesini de 18.9.2011’de bu sayfalarda anlattığımdan hızla devam ediyorum.)


Önce Almanya’daki Almanların 1915-1917’de yaşananlara dair tavrına ilişkin küçük bir özet yapalım. Almanlar kamuoyuna yönelik açıklamalarında konudan habersiz gibi davranıyorlardı. Örneğin çok satan sol eğilimli Berliner Tageblatt gazetesi, günde üç dört baskı yaptığı halde, 24 Nisan 1915’te gayrı resmî olarak başlayan Ermeni Tehciri/Soykırımı’na değinen haber sayısı sadece beş tane idi. Bunlardan üçü Talat Paşa, Enver Paşa ve Halil (Menteşe) Bey’le yapılmış röportajlardı. İkisi ise Osmanlı kaynaklı iki haberin tekrarıydı. Halbuki başka kaynaklardan bilindiği gibi, o sırada Almanya’da Anadolu’da nelerin olup bittiğini bilen çok kişi vardı. Örneğin, Sosyal Demokratların ve Hıristiyanların yayın organlarında çalışan uzmanlar, İstanbul’daki Doğu İstihbarat Bürosu’nun istihbaratçı şarkiyatçıları, Protestan Kilisesi’nin önde gelenleri, Alman Katolik Kilisesi’nin önde gelenleri ve Papa, Deutsche Bank’ın başkanı ve Reichstag’ın (Parlamento) bazı üyeleri Anadolu’da olanları biliyorlardı. Nitekim, basında bu konulara en fazla yer ayıranlar Hıristiyan gazeteleriydi. Ancak onlar da son derece dikkatli ve kontrollü bir dil kullanıyorlardı. Sosyalistler ise “savaştayız ve hükümet bu ittifakın bizim için önemli olduğunu düşünüyorsa, biz bu ittifakı devam ettireceğiz” diyorlardı.


Madalyonun iki yüzü


Osmanlı ülkesindeki Alman görevliler ise 1915’e kadarki dönemde merkezden gelen emirler uyarınca Ermeni taleplerini geri çevirmişlerdi. Çok sıkıştıkları zamanlarda ise, konuyu “savaştan sonra” görüşmek üzere savuşturmuşlardı. Nitekim Osmanlı Devleti’nde yaşayan Alman işadamları, bankerler, mühendisler ve diplomatlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni politikalarını protesto ederken, Kayzer: “Türkler ne yaparlarsa yapsınlar, bizim müttefikimiz onlardır, Ermeniler değil” diyordu. Taner Akçam’a göre Alman karar alıcılar, 1915 baharından beri İttihatçı liderlerin Ermeniler için yaptıkları planlardan haberdarlardı. 


Ancak Mart 1915’te Müttefiklerin Gelibolu Harekâtı başladığında Almanlar için durum hayat memat meselesine dönmüştü. Almanlar o sırada Belçika, Fransa, Galiçya ve Doğu cephesinde yaşananlarla da baş etmek zorundaydılar. Dolayısıyla Anadolu’da nelerin olup bittiğine pek dikkat etmiyorlardı. Örneğin 1890’lı yıllardan beri Doğu Anadolu’da görev yapan Protestan Rahibi Johannes Lepsius’un (biyografisi yanda) Almanya’ya gönderdiği raporları önemsenmiyordu. 


Biraz daha ayrıntıya girmek gerekirse, bugün Alman arşivleri üzerinde çalışan uzmanlar, 1915 Ermeni Tehciri/Soykırımı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nda görevli Alman askerlerin, diplomatların (kısaca Alman uzmanların) rolleri konusunda ise ikiye ayrılıyorlar. Bazı araştırmacılara göre Alman uzmanlar Tehcir’in soykırıma dönüşmesinin asıl sebebiydi. Bazı araştırmacılara göre ise, Almanların merkezden yönlendirilen, sistematik bir tutumu yoktu. Daha çok kişisel yaklaşımlar sözkonusuydu.


Dadrian’ın yorumu


İlk gruba Alman tarihçiler Tessa Hoffman ve Wolfgang Gust, İsviçreli tarihçi Christoph Dinkel ve Ermeni araştırmacı Vahakn Dadrian giriyor. Bunlardan bizde daha iyi tanınan Dadrian’a göre Almanların Bakü petrol bölgesine ulaşma niyeti Pantürkizm’in kışkırtılmasına, Berlin-Bağdat demiryolu hattının güvenliği ve Almanların Ermeni burjuvazisinin yerine geçme düşünceleri de soykırıma giden yola döşenen taşlardı. 


Dadrian, Alman etkisini iki kategoride inceler: Biri tavsiye ve kolaylaştırma, diğeri de rıza ve icabet etme. Dadrian’a göre Alman askerî misyonuna bağlı görevlilerin bir kısmı kararları verirken, bir kısmı verilen kararları uygulamış, bir kısmı Ermenilere yapılan muamelelere rıza göstererek göz yummuştur. Dadrian’a göre katliama bizzat iştirak eden Alman görevliler de vardır. Örneğin Mart 1915’te isyan eden Zeytun’a Osmanlı birliklerinin gönderilmesi emrini bir Alman subay vermiştir. Ağustos 1915’te Musa Dağ’a saklanan Ermeni köylüleri kuşatan Osmanlı birliklerine bir Alman komu­ta ediyordu. Ekim 1915’te Urfa’da toplanan Ermeni sürgünlerin etrafının kuşatılmasını Suriye’deki Alman Kurmay Eberhard Graf Wolfskeel von Reihenberg yönetiyordu. Bağdat Demiryolları Şirketi ile Alman ordusu arasındaki ilişkileri sağlayan görevli Colonel Böttrich, şirketin bazı Ermeni işçilerinin tehcirine bizzat izin vermişti. 


Serdar Dinçer de, kaynakçada künyesini verdiğim kitabında Dadrian’ı destekleyen örnekler veriyor ve sürgün kafilelerine saldırılarda görev alan sabıkalı timleri örgütleyen Miralay Seyfi’ye propaganda çalışmalarında yardım eden “Kayzer’in Casusu” Max von Oppenheim’dan, “Türk hükümetine karşı tehlikeli bir ayaklanma içinde olan bir ahaliye biz yardım edemeyiz” diyen Osmanlı ordusunun Alman Genelkurmay Başkanı Schellendorf’tan, “Ermenilerin şimdi az ya da çok kökleri kazınıyor. Bu katıca, ancak yararlı” diyen Kayzer’in muteber adamı denizci Humann’dan, “Türkler Ermenilere karşı mümkün olduğunca sessiz ve radikal şekilde yürüyor. (Bunların dörtte üçü bertaraf edilmiş durumda.) Umarım bu dram yakında son bulur” diyen Amiral Suchon’dan, sürgünlerin acıklı durumlarını anlatan raporları sumen altı etmekle meşgul olan Büyükelçi Wangenheim’dan bahsediyor. 


Ancak Dadrian soykırıma tavır alıp belgeleyenlerin de yine bu misyon görevlileri olduğunu teslim eder. Bu işlevleri görenler arasında, İstanbul’daki Alman Büyükelçiliği Müsteşar Vekili Neurath, Almanya’nın Erzurum Konsolosu Scheubner-Richter (daha sonra Hitler’in en yakın adamı olacaktır) Teşkilat-ı Mahsusa’da görevli olan Albay Stange, Ege’de görevli von Sanders’in adını sayar.


Anderson’un yorumu


Alman arşivlerinde çalışan Amerikalı araştırmacı Margareth Anderson’a göre ise Dadrian gibi yazarlar durumu abartmaktadır. Osmanlı ordusundaki Alman askerler Alman Genelkurmayı’na bağlı olmadığı için (çoğu Prusya ordularından emekli olmuş, atılmış ikinci sınıf askerlerdi) benzer bir emri Ermeni Tehciri konusunda veremezdi. (Gerçekten de Enver Paşa’nın Erkân-ı Harbiye Reisliğine bizzat seçtiği, “vasatlığı ile tanınan” Schellendorf Enver Paşa’nın her dediğine evet diyecek biriydi. Ancak bu adam bile bazen “Türk hükümetine karşı tehlikeli bir ayaklanma içinde olan bu ahaliye biz yardım edemeyiz” derken bazen de Ermeni işçilerin sürülmesine karşı çıkmıştı.) Anderson’a göre, Almanya’nın elindeki tek silah, Osmanlı Devleti’ne söz verdiği beş milyon markı göndermekten vazgeçmesiydi ancak bu da genel stratejik hedefler açısından zararlı olurdu. 


Yine Anderson’a göre Osmanlı ülkesinde görevli Alman yetkililer İttihatçıların Ermenilere karşı eylemlerini büyük bir dikkatle izlediler, Ermenilerin büyük bir kısmının hain olmadığını tesbit ettiler, bunu hükümetlerine bildirdiler ancak olayları önlemek için bir şey yapmadılar. Bu da o dönemdeki bütün ülkelerin askerlerinin tavrından farklı değildi. Nitekim 1909-1917 arasında Almanya Şansölyesi (Başbakanı) olan Bethmann Hollweg bir raporunda şöyle yazmıştı: “Bizim tek hedefimiz, Türkiye’yi savaşın sonuna kadar kendi tarafımızda tutmaktır, bu arada Ermeniler mahvolur veya olmaz, fark etmez.” Ve bu politika uyarınca 1915’te İstanbul’a Alman Büyükelçisi olarak atanan Metternich, “Ermeni Tehciri hakkındaki gerçekleri fazla vurgulamaya başlayınca” 1916’da görevinden alınmıştı. 


Serdar Dinçer’in kitabından Anderson’u destekleyen birkaç olumlu örnek de verebiliriz: Trabzon’dan Bergfeld, Samsun’dan Kuckhoff, Musul’dan Holstein, Adana’dan Büge, Tekirdağ’dan Ziemke, Bağdat’tan Dr. Schact, Şam’dan Lytved-Hardegg, Halep’ten Niepage adlı görevliler sürgünlerin maruz kaldıkları korkunç muamele konusunda merkezi sürekli uyarmışlardı. Almanya’nın Halep Konsolosu Rössler 27 Temmuz 1915 tarihli uzun raporunda Tehcir’e dair öyle korkunç bilgiler vermişti ki, Almanya Dışişleri Dairesi Müsteşar Yardımcısı Zimmerman, savaş sonrasında Almanya’dan hesap sorulmasından korkmaya başlamış ve görevlilere Almanya’yı temize çıkaracak belgeler toplamaları için emir vermişti. Aynı şekilde Bağdat Demiryolları Şirketi’nin 2. Direktörü Günther başta olmak üzere şirketin bazı Alman çalışanları bazı Ermenileri saklamış, korumuşlar ve merkez ofisleri nezdinde olayı protesto etmişlerdi. Cemal Paşa’nın yardımcısı Albay (daha sonra General) von Kressenstein Suriye’de 400 Ermeni yetiminin hayatını kurtarmıştı.


Sonsöz


Yer olsaydı örnekleri daha da çoğaltabilirdim, ama tablo değişmezdi. Anlaşıldığı kadarıyla, Osmanlı ülkesindeki Alman askerî uzmanlar sonunda bir soykırıma dönüşen tehcir sırasında tek tip davranmamışlardı. Almanya ise savaş sonrasında da Enver, Talat ve Cemal gibi bu kanlı sürecin üç asli failine kol kanat gererek Kayzer’in mirasına sahip çıkmıştı. Ama en kötümser bakış açısıyla bile Ermenilerin başına gelenleri Almanların sırtına yıkıp İTC’yi ve onun seferber ettiği kesimleri temize çıkaramayız. Nitekim Talat Paşa bile anılarında “Bazı fena fikirli düşman propagandacıları Almanların Türkleri, Ermenileri ezmek hususunda teşci ettiklerini söylemek suretiyle Ermeni hadiseleri dolayısıyla Almanya’nın şerefine de tecavüz etmişlerdir. Hadiseler ise tamamıyla aksini ispat etmektedir” demişti.


***


Lepsius kimdir?


Bugün 1896-1915 yılları arasında Anadolu Ermenilere ne olduğunu en çok Johennes Lepsius adlı bir rahibin çalışmalarından biliyoruz. Entelektüel bir ailenin çocuğu olarak üniversitede matematik okumuş, doktorasını felsefe dalında almış olan Lepsius, misyonerlik faaliyeti yürütmek üzere Osmanlı ülkesine 1896 yılında gelmiş, aynı yıl Urfa’da Ermenilere Yardım Cemiyeti’ni kurmuştu. Örgütün adı dört yıl sonra “Alman Doğu Misyonu” olarak değiştirilmişti. Bu tarihten itibaren aralıksız olarak Osmanlı ülkesinde kalan Lepsius 16 Haziran 1914’te Türk-Alman Derneği’ni kurdu. Derneğin kuruluşu için yayımlanan çağrı mektubunu imzalayanlar arasında ünlü romancı Thomas Mann da vardı. (Dernek 1956 yılına kadar faaliyet gösterdi.)


Oğlunun Doğu Cephesi’nde hayatını kaybetmesinden sadece beş gün sonra, Almanya Dışişleri Bakanı Zimmerman’ın görevlendirmesiyle İstanbul’a gelen Lepsius, 1915 temmuzunun sonlarında İstanbul’da Tokatlıyan Han’da Enver Paşa’yla görüştü ve ondan Ermenilere karşı insaflı olmasını rica etti. Ancak Ermenilerin büyük bir kısmının tehciri tamamlandığı için Lepsius’un ricaları işe yaramadı.


Lepsius 1915-1917 sürecine ilişkin gözlemlerini “Türkiye’deki Ermenilerin Durumu Hakkında Rapor” adıyla ve yaklaşık 20.500 adet olarak 1916 yılında Almanya’da gizlice yayımladı. Alman hükümeti bunların büyük bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu yetkilileri duruma müdahale etmeden toplattı. Bu tarihten itibaren Lepsius’la Alman hükümetlerinin arası iyice açıldı, nihayet Lepsius Hollanda’da inzivaya çekildi. 1917 yılı sonbaharında Lepsius tekrar hatırlandı. “Başta Ermeniler olmak üzere Doğu’daki Hıristiyanlar için yapmış olduğu etkin çalışmaları” için Berlin Üniversitesi Teoloji Fakültesi tarafından “fahri doktora” payesi verilen Lepsius Almanya’ya dönerek hevesle çalışmaya başladı. Savaştan sonra Alman Dışişleri Bakanlığı’nın desteğiyle, arşiv belgeleriyle desteklediğiAlmanya ve Ermenistan 1914-1918. Toplu Diplomatik Belgeler başlıklı kitabını ise Mayıs 1919’da yayımladı. Bu kitap, uzun yıllar, Lepsius, Almanları suçlu veya sorumlu gösterecek, Ermenileri suçlayan bazı belgeleri ve ifadeleri yayımlamadığı için Türk resmî tarihçileri tarafından kaynak olarak değersizleştirmeye çalışıldı. Ancak, hatıratın sansürsüz şeklini “Almanya ve Ermeniler” adı altında yayımlayan Alman tarihçi Wolfgang Gust, Lepsius’un atladığı belgelerin ve yaptığı tahrifatların işin esasını değiştirecek kadar önemli olmadığını ortaya koydu.


Özet Kaynakça: Vahakn N. Dadrian, Ermeni Soykırımında Kurumsal Roller, Toplu Makaleler, Kitap 1, Çeviren: Atilla Tuygan, Belge Yayınları, 2004; Dadrian, Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Toplu Makaleler, Kitap 2, Çeviren: Attila Tuygan, Belge Yayınları, 2005; Dadrian, İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Toplu Makaleler, Kitap 3, Çeviren: Ali Çakıroğlu, Belge Yayınları, 2006; Margareth Anderson’la Khatchig Mouradyan’ın yaptığı mülakatın İngilizce versiyonu için bkz. http://headoverhat.blogspot.com/2007/06/interview-with-margaret-anderson.html; Mustafa Çolak, “Kaynak Kritiği ve Tehcir Olayında Belge Tahrifatı–Johannes Lepsius Örneği”, http://www.ttk.org.tr/templates/resimler/File/Makaleler/247/247_9/247_9.html; Serdar Dinçer, Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler, İletişim Yayınları, 2011; Wolfgang Gust, Alman Belgeleri, Ermeni Soykırımı 1915-16, Belge Yayınları, 2012.


22 Nisan 2012


Ayşe Hür


http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/ermeni-soykirimi-nda-alman-rolu/21013/


Ayşe Hür (d. 1956, Artvin), Türk araştırmacı yazar, tarihçi ve köşe yazarıdır.

8 Ocak 2021 Cuma

UNUTULAR BIR JENOSID MICHALIS HARALAMPIDIS Eleftherotypia 18 Eylül 1986 PONTUS [II]


Dünya uluslar topluluğu ve özellikle jenosi­din sorumlusu ırkçı Türk devletine destek sağ­layan devletlerin; en az hukukî, manevî ve siya­sal kurallar içinde uygulanmış olan jenosidi tanıyarak Pontus halkının yanında yer almaları gerekir.

Pontuslar ilk defa 1985 yılında Selanik'de kongre yaptılar. Bu kongrede, bütün özverileri, kendi güc ve sorumluluklarıyla hiç bir gücün ve kişinin Pontus sorununu anti-sovyetik bir kam­panya olarak kullanılmasına müsade edileme­yeceği kararını aldılar.

Üç kez mültecilik

Pontus'lara uygulanan jenosidin sorumlu­su çağdaş ırkçı Türk devletidir, iddia budur ve bu jenosid ile Türk devletinin kuruluş "yöntemleri" aynı tarihe raslamaktadır Şimdi gerekli olan, Türk devletinin olguları ve Pontus halkını yok etmek için uyguladığı sistemli jenosidi tanıması ve bundan piş­manlık duymasıdır. Böylece hiç olmazsa ölçülemeyecek derecede zarara uğramış olan Pontus halkının morali düzeltilebilir. Dünya uluslar topluluğu ve özellikle jenosi­din sorumlusu ırkçı Türk devletine destek sağlayan devletlerin; en az hukukî, manevî ve siyasal kurallar içinde uygulanmış olan jenosidi tanıyarak, Pontus halkının yanında yer almaları gerekir.

Şimdi ve gelecekte, Pontus halkının ve haklarının savunucusu olma görevi ise, çağdaş Yunan ve Sovyet devletleridir.
Bağımlı Yunan devletinin Pontus göçmen mültecileriyle ilişkilerinin tarihine gelince, bu tarih pek de mutluluklarla dolu bir tarih değildir.

Pontus’ların kültürel kimlikleri, tarihsel anıları, ulusal hakları savunulacak yerde; devlet siyasetine egemen olan ilkeler ile ta­rihsel anıların unutturulmasına çalışılmış ve Pontus’ların ulusal kimlikleri tahrip edil­miştir. Bu siyaset öyle boyutlara varabilirdi ki, bir halkın kendi topraklarından tarihinin üzerinde yükseldiği ülkesinden kopması, kültürel yönden yok olma tehlikesi ile karşı­laşabilirdi.

Fakat, Pontus dernekleri, Pontus'ların bi­lincini ve ulusal kimliğini koruyup geliştir­diler. Bağımlı devlet siyasetinin karakterini ve büyük tarihsel-ulusal sorumluluklarını herkes artık kavrayabilir. Bilgi sahibi olmak isteyenler İçin şunları da ekleye­lim: 1982 yılından itibaren Pon­tus ve Küçükasya rumlarının ta­rihleri orta öğretimde tarih ders­lerine katıldı ve 1986-87 öğretim yılında da akademide okutulmaya başlanacak.


Ulusal mücadelelere katılım

1923’ten sonra Yunanistan'da halkımızın ulusal ve toplumsal demokratik mücadelelerine, Pontus göçmenleri de aktif ola­rak katıldılar. Böylece Pontus so­runu belli boyutlara ulaştı ve top­lumsal yanları ile oluşturul­du.
Teodoros Aggelopulos'un "Kithira'da Seyyahat" filmini izler­sek, iç savaşın bitiminde binlerce Pontus göçmeninin ikinci ve üçüncü kez mülteci olduklarını görürüz. Böylece birçok antro­polojik ve etnolojik bilimsel tez­lerin değerlendirilmesi gerçek­leşmekte ve ispatlanmaktadır. Zaten bir insan, bir kez ülkesini kaybedince, bütün hayatı boyun­ca mülteci kalmaktadır.

Pontus tarihi ile ilgili bilgilerin toplanması, gelecek kuşaklar için, Yunanistan'ı bir araştırma alanı haline getirecektir. Çünkü, gelecek kuşakların aydınları, es­kilerin oldukça zor şartlarda sür­dürdükleri çalışmaları, her şan altında sürdürmeye devam ede­ceklerdir.
Sovyetler Birliği'nde Pontus rumlarının tarihleri pek geniştir. Çünkü, yüzyıllar öncesine uzan­maktadır. Bir çok acı ve tatlı anı­lardan çıkarak belirlenmiştir. Pontus'lar Rusya'da Büyük Ekim Devrimi'ne de katılmışlardır. Eğer, Baku, Batum, Kafkas bile­şimi herhangibir yerinden incele­nirse devrimci komitelerin içinde Pontus isimlerine de raslanacaktır. Kaldı ki, Yunan işçi hareketi de yalnızca Patra ve Selanik ile sınırlanmamalıdır.

Bilindiği gibi Büyük Ekim Devrimi'nden sonra yayınlanan tarihi deklerasyonda Sovyet Halkları için etnik ve politik bir statü de saptanmış, böylece, Pontus'lar yüzyıllardan sonra ilk kez aynı şartlarda etnik, kültürel ve siya­sal eşitlik ve özgürlük İçinde ya­şamışlardır

Pontus'lar bazı yörelerde nüfus oranlarına göre özerk olarak var olmuşlardır. Kendi okulları, ya­yınları (örneğin, Komünist, Kır­mızı Tütünler) ve Sovyet Cumhuriyetleri'nden Gürcistan ve Abhatias'ta oyuncularının çoğu Pontuslu olan bir Pontus tiyatrosu da vardı. Bu gelişmelere karşılık, maale­sef özgürlüğün yeşermesi evrimi pek uzun ömürlü olmadı. 1937'den sonra karanlık durum­lar yaşandı. Aynı dönemde siyasi yöneticiler ve aydınlar için sür­günler başladı.

Büyük savaş

Sovyetler Birliği'nde Pontus halkı büyüt yurtsever anti-faşist sa­vaşta varlığını ispat etti. Pontus’lular çok şehit verdiler. Savaştan sonra Pontus şehitleri anıldı. Yal­nız Kafkasya'dan uzak olan Kuma Sokum köyünde EDA (Demokra­tik Sol)’nın eski rahmetli başkanı Yanni Passalidi ve 97 Pontuslu şe­hit düşmüşlerdi.
Kavrayamadığımız nedenlerden ötürü, Pontus'lar 1937'de olan sürgünleri 1947'de gene başla­mış.. Zaten, onlar Pontus'tan Kafkasya'ya yerleşmişlerdi. Bun­lar dışında binlerce Pontuslu da, o zaman Kazakistan Cumhuriyeti'ne, 

Ortaasya'ya gönderil­mişler. ..

Sürgüne gönderilenlerin büyük bir bölümü, 1950'den sonra Kaf­kasya'ya geri döndüler. Bir kısmı da Yunanistan'a geldi. (Yunanis­tan'da Kalithea, Akarnon, Koridallu semtlerinde yaşamaktalar) Bunların dışında daha onbinlerce Pontuslu Kazakistan'da yaşamla­rını sürdürmekteler.
Trajedik tarihi bir olaya değinir­sek, zanederiz bu Pontus sorunu için yeteri kadar açıklayıcı olur.
İç savaştan sonra demokratik ordunun bir Pontus savaşçısı, ge­miye binerek Kafkasya'daki Poti
limanına iniyor. O esnada Rus or­dusunun bir subayı ile yüzyüze geliyor, onun simasından Pontus­lu olduğunu anlıyor. Pontus dilin­de soruyor: " Bizimkiler nere­de?" Cevap şu oluyor: "Gidece­ğin yerde bulacaksın".
Bilindiği gibi Demokratik ordu­nun savaşçıları Taşkent'e yerleş­mişlerdi.


Sovyet Pontus'ları

Bugün Sovyetler Birliği'nde Pontuslann nüfusu resmi istatis­tiklere göre 400 bine yaklaşmak­tadır. Başlıca şu cumhuriyetler­de: Gürcistan, Kazakistan, Er­menistan ve Ukranya.
Son dönemde (1983'de) Gürcis­tan Komünist Partisi Genel Sek­reteri ve bugün SSCB dışişleri bakanı Edvvard Sevarnaçe ilk defa olarak bu Cumhuriyetle Pontus asıllı olanlara Yunan dili ile öğre­timin kabul edildiğini açıklamıştır. Bu öğretim haftada iki saattir. Yine Gürcistan’da geçen Temmuz ayında Yunan dili için seminer hazırlandı ve büyük bir ilgiyle karşılandı. Sovyetlerde ve dünyanın diğer yerlerinde yaşayan Pontuslular atılan bu önemli adımları memnuniyetle karşılayarak, diğer Sovyet Cumhuriyetleri'nde de buna benzer olumlu adımların atılmasını temenni edi­yorlar.
Buna benzer, ya da Yunan dev­letinin katılımı ile ve Sovyet-Yunan bilim, eğitim ve kültürel ilişkileri çerçevesinde daha önemli adımlar atılabilir ve so­runlar çözümlenebilir.
Nitelik yönünden Pontuslann SSCB'deki sorunları farklıdır. Eğer, batıyla kıyaslarsak, Sovyet­ler Birliği'nde ulusal sorun bü­yük oranda, eşit olarak, özgür ve her halkın ulusal kimliğine saygı duyularak çözülmüştür.
Bazı eski ulusların tarihten si­linme tehlikesi ile karşı-karşıya bulunmaları, ancak, bu ulusların gelişimleri ve onlara duyulan saygı siyaseti ile önlenmektedir. Böylece, bu uluslar tarih ve in­sanlık evrimine katılmaktadırlar.
Pontus halkının dili, kültürü, ve bunlarla beraber eğitimin tanın­ması hakkı yok muydu? Vardı, ve bu hakları ilk olarak Büyük Ekim ihtilali tanımıştır.
Pontuslar, ilk defa olarak 1985'te Selanik'te kongre yaptı­lar. Bu kongrede; örgüt ve siyasal inançlarından ayrı olarak, bütün özverileri, kendi güç ve sorumlu­luklarıyla, hiçbir gücün ve kişi­nin Pontus sorununu anti-Sovyetik bir kampanya olarak kullanmasına müsaade edilmeye­ceği kararını aldılar.
Yunanistan'da ve Sovyet Cumhuriyetlerin'deki Pontuslular, Yu­nan ve Sovyet haklarının sağlıklı ilişkiler oluşturmaları için aracı olacaklarına inanmaktadırlar. Zaten, Yunanistan, zamanımız­da, bir batı ülkesi olarak, hiç bir anti-Sovyetik biçim oluşturma­maktadır.
Tam tersine, soğuk savaş ortamı dışında, bazı ülkelerle birlikte, uluslararası düzeyde insiyatif kullanarak, barış, yumuşama, halklara olumlu yaklaşım göster­meye çalışılmaktadır.

Tarihin yeniden inşası

Zamanımızda, Pontusların dile­ği, tarihlerini yeniden inşa etmeleri; sorumlu Türk devletin­den ve dünya uluslar toplulu­ğundan haksızlıklar konusun­da hesap sorulmasıdır. Bu da, Pontuslann kurtuluş potansi­yellerinin muhtevasıdır.

Pontus sorunu, öznel olarak tarihin tekrar geri dönüşümü­dür. Yani, insanların anılan, bilinçleri, etnik ve sosyal mü­cadeleleri, kültürleri gibi so­runların yeniden biçimlendirilmesidir. (Editör: Pontus ta­rihinin Reorganizasyonu).
Unutturma (unutma) siyase­ti bazı güçlere yarar sağla­makta; bunlar ulusal, ulusla­rarası ve bölgesel düzeyde –Yunanistan’da, Doğu Akdeniz’de, Avrupa’da- yeni örgütsel bir tip ola­rak, otoriter bir düzenin inşa­sını meşrulaştırmaya çalış­maktadırlar. Bunu, halkların, tahrip edilen insanların anıları üzerinde kurmaktadırlar.

Bu, ırkçı, şöven Türk devlet biçiminin, özellikle kendi ta­rihi rolünü devam ettirmesine müsade etmektedir. Tarihin çarpıtılması (değiştirilmesi), uygarlıkların gaspedilmesi, halkların talan edilerek, so­yulmaları ve bir halkın doğ­duğu zengin bölgenin biçimi­nin değiştirilmesi... Herşeye rağmen yine de aynı siyasetin sürdürülmesi devam etmekte­dir. Zorbalık, sürgünler, etnik jenosidler... Kıbrıs'ta yapı­lanlar, Kürt halkına ve dolayı­sıyla Türk halkına da yapıl­maktadır.

Eğer, Türk devleti ve Türk toplumu uyguladığı katliam­ları ve jenosidleri tanımıyor­sa, demek ki, aynı uygulama­ların tekrarlanmasına hazır­dır. (Son paragrafım Türk Solunu da içine almakladır.)

Bu nedenlerle talep ettiğimiz hak, anıların tanınmasına yö­neliktir. Ve bu, özgürlük po­tansiyeli, Pontus sorununun boyutunu da aşmaktadır
Elefterotipia 18 Eylül 1986

Çeviri: Yorgo BACA

UNUTULAR BIR JENOSIDMICHALIS HARALAMPIDIS Eleftherotypia 18 Eylül 1986

UNUTULAN BİR JENOSİD [I]

Türk tarihi, genel olarak Mustafa Kemal'­in 19 mayıs 1919'da Samsun'a çıkışını bir başlangıç noktası alır. Osmanlı paşası Mus­tafa Kemal'in, Samsun seferinin amacı ise genellikle gözardı edilir. Padişahın izni ve İn­gilizlerin onayı ile başlayan Samsun seferi, bölgede silahlı mücadele veren bir halkın imhasını amaçlamaktadır. 

Bu halk, savaş sı­rası ve sonrasında imha edilerek tarih dışına atılan Pontus halkıdır. Topal Osman çetesi­nin katliamından kurtulanlar, Sivas'ta kuru­lan darağaçlarında canvermişler..Diğerleri göçe zorlanmış, çeşitli ülkelere sığınmış­lardır.

Pontus jenosidi tarihin karanlık sayfaları arasında duruyor. Türkiye'de resmi tarih dı­şında doğru dürüst bir tarih de henüz yazıl­madığı için, bu karanlık sayfa bir süre daha yerinde duracak. Aşağıdaki yazı, konu ile il­gili araştırmalar yapan gazetemiz yazarla­rından sosyolog M.HARALAMBİDİS'e ait, Elefterotipia gazetesinin 17 Eylül tarihli nüs­hasında yayınlandı. Yorgo BACA tarafından Türkçe’ye çevrildi.

Pontus Rumları Unutulmuş bir jenosid

Pontuslular, mecburi göçe tabi tutulduk­tan sonra gerçek durumlarını ve tarihsel ev­rimlerini yazmak için* tarih bilimin, hak­lar hukukunun, etnoloji ve sosyoloji bilimi­nin kenarından-köşesinden yararlandılar. Politik durum ise dikkate alınmadı. Fa­kat, Pontuslular tarihsel olguları ve durum­larını korumak için politikayı kullanmak için çaba sarfettiler.**
"Sorunun ört-bas edilmesi için" büyük devletlerin şiddet mantığı egemen oldu. Ye­nilgiye uğrayan halkın karşı koyma yöntem­leri ise, bilinçsiz sayılarak, tarih dışına atıl­ma, yok olma tehlikesiyle yüzyüze kaldı. Pontus halkının evrimini düşünen, sapta­yan, planlayan ve onun kaderini belirleyen büyük devletlerin politikalarıydı. Bunlar arasanda Lozan anlaşmasından başka*** büyük devletlerin politikalarına uygun ola­rak Pontus halkının kaderini tayin eden iki büyük anlaşma daha vardır: Birincisi:
Venizelos-Atatürk dostluk antlaşması
İkincisi ise:
Yunanistan 'ın NATO 'ya girmesi ve 'Türki­ye'nin toprak bütünlüğü doktirinidir.
Sol bir mülteci politikası oluşturulmasına rağmen (böylece ülkemizde "Yunanistan’da ç.n" kitlesel bir proleterleşme olgusu ortaya çıkmıştır) Pontusların ucuz iş gücü­nü kullanılmış, ve onların etnik kimlikleri, yaşam durumları vb. görmezlikten gelerek sahip çıkılmaya ve onların sözcülüğünün yapılmasına çalışılmıştır. Böylece Pontuslar için müsait bir ortam yaratılmadığından onların tarihleri, örf ve adetleri yeni nesil­lere aktarılamıyor. Göçmenlerden gelen anılar, tarihi olgular, hatıralar, örf adetler, dil konusunda anlatımlar nesilden nesile yabancılaşmış, yabancı değerlerle kaynaş­mıştır. Anılar karışmış, unutulmuş ve gide­rek yok olma tehlikesi ile karşılaşmıştır. Geçmişini tanımamak, bugün ve gelecek için ciddi kuşkular yaratmaya başlamıştır.
Danslar, türküler, oyunlar bir halkın ulusal kimliğini yeterli olarak belirleyebilecek nitelikte olmadığı zaman, eksik ve yanlış değerler de üretebilmektedir. Sonuç olarak ancak, iki şartla bir halkın mücadele etmesine müsade edilebilir: halkın tarihinin gerçek muhtevasıyla kavranılması,ki böylece tarihsel ve politik evrimin nedenlerini, bugünkü durumun anlaşılmasının sağlanması ve bu halka karşı uygulanan katliamların insanlık yasalarına göre uluslararası örgütler tarafından tanınması.
Bu iki şartla bir halk varlık hakkını garantiye alabilir. Ve varlığını ispatlayarak sürdürebilir.
Eğer 1923'ten sonra böyle bir perspektif açılsa ve gerekli İşlemler yapılsaydı Pontus sorunu gündeme getirilirdi. Bunun için tekrar aynı işlemlere dönmek gerekecektir.

Hakların hukuku mantığı

Biz bu soruna hakların hukuku mantığına göre yaklaşımda bulunacağız. Günümüzde, bölge­deki hakların Yeni Doğu Sorunu ile ilgili görevleri oldukça yük­lüdür. Bölge halkları tarihi yeni­den araştırmak ve kendi açıla­rından yeniden yazmak zorun­dadırlar. Devletlerinin tarihi değil hakların tarihi yazılmalı­dır. Bu çalışma olumlu sonuçla­ra ve yeni perspektiflere yol açabilecek yeni doğu sorunu için halkların hukuk mantığına göre çözümlemeler belirlene­cektir. Eğer devletlerin mantığı egemen olursa,bu, Doğu Akde­niz Bölgesinde etnolojik, sosyo­lojik, kültürel kargaşalığa yol açabilecek ve yeryüzünün hiç bir yerinde rastlanmamış olgu­lar oluşacaktır.

Kısa tarih

Küçük Asya'nın kuzeyindeki kıyılarda M.Ö. 8'ci asırda yaşa­yan Paflagonia'dan Lazlara ka­dar ulaşan hayat Pontuslulara ta­nıklık etmektedir. Potnusların tarihe katkılarını, gelişimlerini ve uygarlıklarını; Helenizm ve Bizans devrinde tarih kitapla­rında okumak mümkün. Bu ki­taplara ve yazarlarına karşı çok tepki duyulmuştur.
Osmanlı işgalinden, siyasi, ik­tisadi ve ırkçı mekanizmalar ve Pontus halkına uygulanan yön­temler bu halkın varlığını ve birliğini imha tehlikesine kadar genişlemiştir.
Potnuslar ve Küçük Asya'nın diğer hakları, özellikle hristiyan uluslar kendi ülkelerinde görül­memiş bir zulma ve zorbalığı yaşadılar.Bu zulüm ve zorbalık bütünü ile Osmanlı despotizminin,azınlıklar üzerindeki politi­kasının ürünleriydiler.
Bu baskı ve zorbalıklar Pon­tus halkını göçe zorladı. Pon­tuslular, kıyılardan dağlara, manastırlara, giderek Kafkaslara doğru yöneldiler. Pontus hal­kının direnmesi güçlüydü. Tarih buna tanıktır. Örneğin, Pontus'ta XVII. YY. dan önce inşa edilen cami yoktur.

Çıkış Yolu

Pontusların, Kafkaslara doğ­ru yığınsal göçleri ve Kafkaslar­da ortaya çıkan Pontus topluluk­ları, Osmanlı-Rus savaşlarının sonuçlarından biridir. Pontus halkı, geri çekilen Rus Ortodoks askerlerinin peşine takılarak Kafkaslara göç etti. Çünkü, sa­vaş sonrası yaşadıkları bölgede kendilerini bekleyen akıbeti bi­liyorlardı. Zorba işgalcinin zul­münü yakından tanıyan Pontus halkı, doğal olarak ülkesini ter-ketme durumunda kaldı. Eğer, Kuzey Kafkaslarda, Gürcüstan'da var olan topluluklarının geçmişi incelenirse, bu toplu­lukların , Osmanlı-Rus savaşla­rı (1828,1856,1871,1916) sırası veya sonrasında ortaya çıktıkları görülür. Örneğin, 1916 yılında 250 binden fazla Pontuslu Kaf­kasya'ya göç etmişlerdir.

Yüzyılın başından bu yana Pontus sorunu, genel olarak Doğu Sorunu'nun bir bölümü­nü oluşturur. Devletlerin ege­menlik uğruna giriştikleri mü­cadelelere bağlı olarak, tarihsel olguları reddedildi, halkların etnik kimlikleri yok sayılarak tarihin dışına itildi. Pontus'un kaderi ile Ermeni ulusunun ka­deri de devletlerin bu egemenlik mücadeleleri içinde "doğu so­runu”un dışına atılarak, bir yok oluşa terkedildi. Pontus halkının kendi etnik kimliğini, kültürel ve ulusal özelliklerini koruma uğruna gi­riştiği mücadele, 1908'den son­ra İse Jön-Türkler'in ırkçı saldı­rılarına hedef oldu, özellikle, 1916-23 arasında Pontus halkı üzerindeki zulüm, zorbalık, sürgün ve katliamlar olabildi­ğince boyutlandı. 1916'da Pon­tus halkı ünlü 'Amele Taburla­rı”nda katledildiler. Daha sonra Türk devleti tarafından önce­den planlanmış sistemli saldırı­lar 1923'e ka­dar süren bir jenosidle ta­mamlandı. Bu dönem içinde büyük katliam­lar yapıldı, şe­hirler, köyler yakılıp yıkıldı, binlerce insan öldürüldü. Binlercesi sür­gün edildi. İm­ha eylemleri, Pontus kıyıla­rından, Erzu­rum'a; Kürdistan'a ve gide­rek Suriye'ye kadar genişle­di. Bu olaylar­la ilgili belgeler, aynı dönemde bölgede bulu­nan Alman, Amerikan, Avus­turya ve benzeri devletlerin konsolosluk arşivleri arasında bulunabilir elbette. Ve zaten, Pontus örgütleri de bilimsel ça­lışmalarla ilgili belgeleri yayın­lamaya başlamışlardır.

300 bin Kurban

Zorbalık ve sürgünlerden sonra özellikle kadınlar ruhsal bunalımlara düştüler. Bu kadın­lardan birçoğu, bu ruhsal buna­lımlar içinde kıvranarak Yuna­nistan'da öldü. Yunan Üniversi­tesi ve psikologları bu konu ile hiçbir zaman ilgilenmediler.
Belgelere göre katledilen Pontuslular 300 bin civarında­dır. Kuşku yok ki, eğer Pontus halkı imhaya karşı direnmesey­di , katliam çok daha büyük ola­caktı. Nitekim, Ermeni halkı­nın silahlı direnişinin var oldu­ğu bölgelerde de katledilen Ermeni sayısı, direniş olmayan bölgelere nispetle daha az ol­muştur.
Pontus halkının imhasında it­tifak eden güçler, lümpenler ve Osmanlı Askeri Bürokrasisiydi. Katliamı Giresun'da Topal Os­man ile Kemal'in (Mustafa Ke­mal) çeteleri yaptılar. Zaten, Kemal'in Samsun'a gelişi de Pontus direnişini bastırmak ve imha etmek içindi.
Pontus üzerinde uygulanan sürgünler de kapalı bir imha bi­çimi idi. Bu imhanın "savaş hukuku" ile açıklanması da mümkün değildir. Çünkü, sür­günlerin uygulandığı bölgelerde Yunan ordusu yoktu ve bölge askeri-stratejik bir bölge değil­di.
1923 yılında imzalanan Lozan anlaşmasında, şöyle bir ifade vardır;'' yığınların değiştiril­mesi meselesi tamamlan­dı".. Fakat Pontus halkı için herhangibir işlem söz konusu olmadı. 1923'den sonra, kendi ülkesinden herhangibir barışçıl çıkış yapamadı. 1923'ten sonra, zulumdan ve katliamlardan kur­tulabilen Pontuslular, binlerce yıllık ülkelerinden zorla çıkarıldılar. Zorla ülkelerini terketmek durumunda kaldılar. Zorla göçe tabi tutulanlar, Rusya'ya, Latin Amerika'ya, Orta-Doğu'ya ve Avrupa'ya gittiler. Çok büyük bir bölümü ise Yunanistan'a gel­di. Bağımlı Yunan devleti açısın­dan herhangibir mübadele (de­ğişim) şekli uygulanmadı.
Pontus halkının varlığı ile ilgi­li hiçbir hak tanınmadı. Kendi ülkesinde yaşama hakkının ko­runması bile sağlanamadı. Öte yandan, ulusal ve kültürel kimli­ğine saygı gösterilmedi. Pontus’un zenginlikleri, halkın mal var­lığı yağma edildi.
Türk devletinin Pontus halkı­na karşı giriştiği bu jenosid, unutulmaması, tarihten silinme­mesi ve affedilmemesi gereken bir olgudur. Devletler, kendi çı­karları gereği, jeo-stratejik ve jeo-politik doktirinler uğruna Pontus halkının maruz kaldığı zulmü, sürgün ve katliamlar; unutturmaya, yapılan haksızlık­ları küçümsemeye ve bir takım amaçları gizlemeye çahştılar. Bundandır ki bu gün bu olgu­ların ortaya çıkarılması için çaba sarfedilmektedir. Jenosidin res­mi olarak kabul edilmesini iste­mek elbette ki her halkın doğal hakkıdır.

*Çevirenin notu: Pontus ve diğer uluslar­dan yazar, tarihçi ve bilini adamları kas­tediliyor; **Gerçek bir araştırma olmadığı anlatılmak isteniyor; ***Yazarın no­tu: Lozan anlaşması, asrımızın en büyük pazarıdır. Batının jeo-stratejik ve ekono­mik çıkarları gereği, Osmanlı devletinin devamı olan ve Kemalist yöntemlerle karıştırılarak yenilenen Türk devleti, halk­ların isteğini ve tarihi olguları yok saya­rak mücadeleye girişmiştir.

Kaynaklar:
1.İfiyenia Anastasidu: Venezilos, Yunan-Türk Anlaşması 1930
2.Falmaraier : Trabzon imparatorluğu­nun Tarihi
3.Peri Anderson: Seminerdeki Açılış Ko­nuşması '' The Onaman Empire im The World Economy State Universty of' NewYork 1984
4.Hristo Samuilidis : Rum Pontus Tarihi, Atina 1986
5.Savvas İoakimidis: Pontus Genel Tari­hine Katkı
6.Yorgo Lammsidis : Mübadele Edilen Mülkler Üzerine, Atina 1983



KURDISTAN PRESS * 31 BERFBARÎNAPEŞÎ * ARALIK 1986