Avrupa Suryani Birliği (ESU) tarafından düzenlenen ve 17 Eylül 2025'te İsviçre Parlamentosu'nda düzenlenen konferansta, Suriyelilere, Pontuslulara ve Ermenilere karşı işlenen soykırımların bölümü yapıldı.
Ermeniler adına Toros Korkmaz konuk olarak konuşurken, çeşitli Suriyeli temsilciler İsviçreli parlamenterleri 20. yüzyılın başlarında yaşanan soykırım hakkında bilgilendirdi.
Pontuslular adına yazar Tamer Çilingir davet edildi ve İsviçreli parlamenterlere bir metin sundu.
Bugün bana tarihin trajik ve çoğu zaman bakıldığında kaçan bir bölüm olan, günümüz Türkiye'sinin Karadeniz kıyısındaki Pontus bölgesinde yaşanan olaylar hakkında konuşma fırsatı sunduğunuz için teşekkür ederim.
Pontus, 3.000 harfli uzun bir süre boyunca Pontuslular olarak bilinen Yunancanın anavatanıydı. 20. yüzyılın başlarında Avrupa Rönesansı'na benzer bir kültürel ve entelektüel gelişme dönemi yaşandı.
Trabzon, Samsun ve Giresun gibi şehirlerde edebiyat, sanat, bilim ve eğitim gelişiyor ve yayınlanıyor.
1914 gibi erken bir zamanda kadınlar kriket, golf ve tenis gibi sporlar yapıyorlardı. Sokaklarda piyano ve geleneksel lir sesleri duyuluyordu.
1890'da Trabzon'da bir filarmoni orkestrası kuruldu ve yerel hastanede modern teknolojiler kullanıldı. 1856'dan beri kadın kulüpleri ve okulları, kadınların kurtuluşunun önünü açmıştı.
Ancak bu ilerleme gücü sona erdi. 1914-1923 yılları arasında, Ermenilere ve Süryanilere yönelik katliamların ardından, Pontus Rumları, Osmanlı İmparatorluğu'nun yaşadığı dönemde sistematik bir soykırımın kurbanı oldular. Bu süreç, Türkiye'de "Kurtuluş Savaşı" olarak bilinen dönemde doruk noktasına ulaştı.
Hıristiyan Rumlar ya katledildi ya da zorunlu nüfus mübadelesi yoluyla yerlerinden edildi. Geride kalan Müslüman Pontuslular ise "Türkleştirme" politikası çerçevesinde bir asırlık baskı ve asimilasyona maruz kalıyorlar.
Aydınlar, sanatçılar, doktorlar ve eserlerkârlar yok edildi; kiliseler, okullar ve kültürel miraslar yok edildi; Rum malları yağmalandı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları daha sonra "eğitimsiz ve kusurlu bir Anadolu'yu medenileştirdiklerini" iddia ettiler. Gerçekte ise, bölgesel zenginlik ve kültürel seçkinlerin yanı sıra refahını da kendileri yoklardı.
Bugün Pontus'ta milyonlarca insan yaşıyor ve bunların büyük bir kısmı zorla değiştirmiş Rumların torunları.
Bu soykırımın İsviçre Parlamentosu tarafından tanınması, yalnızca tarihi bir yaranın iyileşmesine yardımcı olmakla kalmayacak, aynı zamanda Türk toplumunu geçmişiyle yüzleşmeye de teşvik edecektir.
Bu adaletsizliği tanıma sorumluluğunuzu ve duyarlılığınızı rica ediyorum. Adalet ve insanlık adına gösterdiğiniz ilgi ve çaba için teşekkür ederim.
En derin saygılarımla,
Tamer Çilingir
17 Eylül 2025, Bern
.........
ΣΥΝΕΔΡΙΟ ΣΤΟ ΕΛΒΕΤΙΚΟ ΚΟΙΝΟΒΟΥΛΙΟ ΓΙΑ ΤΗΝ ΑΝΑΓΝΩΡΙΣΗ ΤΩΝ ΓΕΝΟΚΤΟΝΙΩΝ
Γκιζέμ Γιλμάζ
Στο συνέδριο που οργανώθηκε από την Ευρωπαϊκή Ένωση Συρίων (ESU) και πραγματοποιήθηκε στο Ελβετικό Κοινοβούλιο στις 17 Σεπτεμβρίου 2025, ζητήθηκε η αναγνώριση των γενοκτονιών που διαπράχθηκαν εναντίον των Συρίων, των Ποντίων και των Αρμενίων.
Εκ μέρους των Αρμενίων μίλησε ως προσκεκλημένος ο Τόρος Κορκμάζ, ενώ διάφοροι Σύριοι εκπρόσωποι ενημέρωσαν τους Ελβετούς βουλευτές σχετικά με τη γενοκτονία που έλαβε χώρα στις αρχές του 20ού αιώνα.
Εκ μέρους των Ποντίων, ο συγγραφέας Ταμέρ Τσιλινγκίρ προσκλήθηκε και παρουσίασε ένα κείμενο στους Ελβετούς βουλευτές.
Ολόκληρο το κείμενο που παρουσίασε ο Ταμέρ Τσιλινγκίρ στους Ελβετούς βουλευτές:
Αξιότιμα Μέλη του Ελβετικού Κοινοβουλίου,
Σας ευχαριστώ που μου δίνετε σήμερα την ευκαιρία να μιλήσω για ένα τραγικό και συχνά παραγνωρισμένο κεφάλαιο της ιστορίας – τα γεγονότα που συνέβησαν στην περιοχή του Πόντου, στις ακτές του Εύξεινου Πόντου, στα εδάφη της σημερινής Τουρκίας.
Ο Πόντος υπήρξε η πατρίδα του ελληνικού λαού, γνωστού ως Πόντιοι, για περισσότερα από 3.000 χρόνια. Στις αρχές του 20ού αιώνα, η περιοχή γνώρισε μια περίοδο πολιτιστικής και πνευματικής άνθησης, συγκρίσιμη με την Ευρωπαϊκή Αναγέννηση.
Σε πόλεις όπως η Τραπεζούντα, η Σαμψούντα και η Γκιρεσούν αναπτύχθηκαν και διαδόθηκαν η λογοτεχνία, η τέχνη, η επιστήμη και η εκπαίδευση.
Ήδη το 1914, οι γυναίκες ασχολούνταν με αθλήματα όπως το κρίκετ, το γκολφ και το τένις. Στους δρόμους ακούγονταν ήχοι πιάνου και παραδοσιακής λύρας.
Το 1890 είχε ιδρυθεί φιλαρμονική ορχήστρα στην Τραπεζούντα, ενώ στο τοπικό νοσοκομείο χρησιμοποιούνταν οι πιο σύγχρονες τεχνολογίες.
Από το 1856 γυναικείοι σύλλογοι και σχολεία είχαν ανοίξει τον δρόμο για την απελευθέρωση των γυναικών.
Ωστόσο, αυτή η πρόοδος τερματίστηκε βίαια. Μεταξύ 1914–1923, μετά τις σφαγές εναντίον των Αρμενίων και των Συρίων, οι Πόντιοι Έλληνες υπήρξαν θύματα μιας συστηματικής γενοκτονίας κατά τη διάρκεια της παρακμής της Οθωμανικής Αυτοκρατορίας. Η διαδικασία κορυφώθηκε την περίοδο που στην Τουρκία αποκαλείται «Πόλεμος της Ανεξαρτησίας».
Οι χριστιανοί Έλληνες είτε σφαγιάστηκαν είτε εκτοπίστηκαν με αναγκαστικές ανταλλαγές πληθυσμών. Οι μουσουλμάνοι Πόντιοι που παρέμειναν υπέστησαν επί έναν αιώνα πιέσεις και αφομοίωση με σκοπό την «εκτουρκιστική» πολιτική.
Διανοούμενοι, καλλιτέχνες, γιατροί και τεχνίτες εξοντώθηκαν· εκκλησίες, σχολεία και η πολιτιστική κληρονομιά καταστράφηκαν· οι περιουσίες των Ελλήνων λεηλατήθηκαν.
Çok teşekkür ederim. «εκπολίτισαν μια αμόρφωτη και φτωχή Ανατολία". Bu yüzden çok mutluyum, bu yüzden çok mutluyum bu, sizin için önemli olan bir şey değil.
Bu, sizin için önemli olan bir şey değil, Bu, sizin için önemli olan bir şey değil.
Bu, sizin için önemli olan bir şey değil mi? συμβάλει μόνο στην επούλωση μιας ιστορικής πληγής, αλλά θα ενθαρρύνει επίσης την τουρκική κοινωνία να έρθει αντιμέτωπη με το çok iyi.
Απευθύνομαι στην ευθύνη και την ευαισθησία σας για να αναγνωρίσετε çok güzel. Bu, sizin için önemli olan bir şey değil. Bu çok önemli.
Sümela Manastırı, Trabzon'un Maçka ilçesinde, Altındere Vadisi'nde yer alan tarihi ve kültürel bir hazinedir. MS 4. yüzyılda Atinalı benler Barnabas ve Sophronios tarafından saklanan rivayet edilen bu prosedür, Ortodoks Hıristiyanlar için önemli bir inanç merkezi olarak kabul edilir.
“Meryem Ana Manastırı” olarak da bilinen Sümela, özellikle Meryem Ana'nın göğe yükseliş günü olan 15 Ağustos'ta düzenlenen ayinlerle dikkat çeker. Bu ayinler, özellikle Pontos Rumları için derin bir dini ve kültürel anlam taşır [1].
Sümela Manastırı’nın Tarihi ve Dini Önemi
Sümela Manastırı, Karadağ’ın sarp yamacında, deniz seviyesinden yaklaşık 1.200 metre yükseklikte, doğal bir mağaranın üzerine inşa edilmiştir. Rivayete göre, manastırın kuruluşu, Meryem Ana’ya adanmış bir ikona etrafında şekillenmiştir. Atinalı iki rahibin rüyasında Meryem Ana’nın yönlendirmesiyle bu ikonayı bulmaları, manastırın kutsal bir merkez haline gelmesine yol açmıştır [2]. Bizans döneminde, özellikle Trabzon Rum İmparatorluğu’nun (1204-1461) himayesinde, manastır dini ve kültürel açıdan en parlak dönemlerini yaşamıştır. Dillerinden Osmanlı'yı düşürmeyen hükümet yetkililerinin Osmanlı'nın kötü yönlerini kendilerine örnek almayı bırakıp Osmanlı döneminde de Sümela manastırı için yaptıklarını örnek almalılar. Osmanlı döneminde dahi Sümela Manastırı padişah fermanlarıyla koruma altına alınmış, hatta II. Beyazıt, Yavuz Sultan Selim ve III. Ahmet gibi padişahlar tarafından hediyelerle desteklenmiştir [3].
Manastır, Ortodoks Hristiyanlar için Meryem Ana’nın göğe yükseliş günü olan 15 Ağustos’ta hac merkezi olarak önem kazanmıştır. Bu tarih, Hristiyan inancına göre Meryem Ana’nın bedenen ve ruhen göğe yükseldiği kutsal bir gün olarak kabul edilir [4]. Yüzyıllar boyunca, sadece Hristiyanlar değil, Müslüman ziyaretçiler de şifa umuduyla manastırı ziyaret etmiştir, bu da manastırın çok kültürlü bir buluşma noktası olduğunu göstermektedir [5].
Meryem Ana Yortusu ve Pontos Rumları İçin Anlamı
Meryem Ana Yortusu, Ortodoks Hristiyanlar tarafından 15 Ağustos’ta, 15 günlük oruç döneminin ardından kutlanır. Sümela Manastırı, bu yortunun kutlanması için en önemli merkezlerden biridir. Özellikle Pontos Rumları için bu ayin, yalnızca dini bir ibadet değil, aynı zamanda kültürel kimliklerinin ve tarihsel bağlarının yeniden canlandırılması açısından hayati bir öneme sahiptir. Pontos Rumları, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve 1923 Lozan Mübadelesi sürecinde Pontos'dan (Karadeniz) Yunanistan’a göç etmek zorunda bırakılmıştır [6]. Sümela Manastırı, onların atalarının yaşadığı topraklarda bir manevi merkez olarak görülür ve Meryem Ana Yortusu, bu topluluğun geçmişle bağ kurmasını sağlayan bir köprü işlevi görür [7].
Pontos Rumları için Sümela Manastırı, sadece dini bir mekan değil, aynı zamanda Pontos kültürünün sembolüdür. Manastır, tarih boyunca Pontos Rumlarının dini ve sosyal hayatında merkezi bir rol oynamış, topluluğun bir araya geldiği, geleneklerini sürdürdüğü ve kimliklerini pekiştirdiği bir yer olmuştur [8]. 15 Ağustos ayinleri, bu topluluk için bir hac yolculuğu niteliğindedir; Yunanistan’daki Pontos Rum diasporası, bu tarihte Sümela’ya gelerek atalarının mirasına sahip çıkmayı ve kültürel köklerini yeniden canlandırmayı amaçlar [9]. Ayinler, Pontos Rumlarının tarihsel anlatılarında ve folklorunda da önemli bir yer tutar; manastır, Pontos şarkılarında, hikayelerinde ve hatıralarında sıkça anılır [10]. Bu nedenle, Sümela’daki Meryem Ana Yortusu, Pontos Rumları için hem dini bir vecibe hem de kültürel bir direniş ve kimlik ifadesi olarak değerlendirilir [11].
Modern Dönemdeki Ayinler
1923 Lozan Mübadelesi sonrası manastırın boşaltılması ve 20. yüzyıl boyunca define avcılarının tahribatına uğraması, buradaki dini faaliyetleri sekteye uğratmıştır. 1931 yılında, Mustafa Kemal'in onayıyla, manastırın kutsal emanetlerinin Yunanistan’a götürülmesine izin verilmesi, Türkiye’nin fazlaca görülmeyen 'hoşgörü' tutumunun bir örneği olarak dikkat çeker [12]. Ancak, bu olaydan sonra manastır uzun yıllar dini işlevini yitirmiştir.
2010 yılında, 88 yıllık bir aradan sonra, Ekumenik (Fener Rum ) Patrik Bartholomeos’un yönetiminde ilk ayin gerçekleştirilmiş ve bu, inanç özgürlüğü açısından önemli bir adım olarak görülmüştür [13]. 2010’dan bu yana, Meryem Ana Yortusu ayinleri genellikle devlet izniyle düzenlenmektedir. Örneğin, 2023 yılında 10’uncusu gerçekleştirilen ayin, yaklaşık 350 kişinin katılımıyla sorunsuz tamamlanmıştır [14]. Ancak, 2024’te ayin, ırkçı çevrelerin provokasyonları nedeniyle 15 Ağustos’tan 23 Ağustos’a ertelenmiştir [15]. Ekumenik Patrik Bartholomeos, bu ayinlerde dünya barışı için dua edildiğini ve Trabzon halkının misafirperverliğinden duyulan memnuniyeti sıkça dile getirmiştir [16]. Bununla birlikte, ayinlerin düzenlenmesi her zaman kolay olmamıştır.
İnanç Özgürlüğü ve Türkiye’nin Tutumu
Türkiye, çok kültürlü ve çok dinli bir geçmişe sahip olmasına rağmen, inanç özgürlüğü konusunda zaman zaman tartışmalar yaşamaktadır. Sümela Manastırı’nda Meryem Ana Yortusu ayinlerinin düzenlenmesi, bu bağlamda önemli bir sınav olarak değerlendirilebilir. 2010 yılında ayinlere izin verilmesi, Türkiye’nin dini azınlıkların ibadet özgürlüğüne saygı gösterme yönünde attığı bir adım olarak uluslararası alanda olumlu karşılanmıştır [17]. Ancak, izin süreçlerinde yaşanan aksamalar ve bazı yıllarda izinlerin gecikmesi, bürokratik engellerin veya siyasi baskıların varlığına işaret eder. Örneğin, 2024’te Patrikhane’nin ayin için yaptığı başvuruya 13 Ağustos itibarıyla yanıt alamaması, bu konuda tutarlı bir politikanın olmadığını göstermiştir [18]. Maalesef bu sene de benzer şeylerin yaşandığını görüyoruz. Sümela Manastırı’nda yapılması düşürülen Meryem Ana Yortusu ayini için Patrikhane 13 Ağustos’ta yaptığı başvuruya hala cevap alamadı.
Türkiye’nin Sümela Manastırı’ndaki ayinlere yaklaşımı, sürekli dillerinden düşürmedikleri 'hoşgörü' söylemine de turnusol olduğunu hatırlatmak isterim. Sürekli geçmişe atıfta bulunan şu an ki hükümetin, Osmanlı dönemini uygulamalarına bir kere daha göz atması gerekir. Osmanlı'nın, padişahların Sümela Manastırı’nı korumak için fermanlar çıkarması ve bakımına destek olduğunu unutmamalı, hoşgörü söz ile değil yaptığınız icraat ile ölçülür[19]. Pontos Soykırımı'nı gerçekleştiren Cumhuriyet'in tek partili döneminde bile, 1931 yılında Mustafa Kemal'in ’in onayı ile kutsal emanetlerin Yunanistan’a gönderilmesi yine hoşgörü adına atılmış bir adım olarak değerlendirilebilir [20]. Türkiye Devleti'nin, hükümetinin bu ikircilikli, içten pazarlıkcı yaklaşımı bazı siyasi grupların bu tür ayinlere yönelik provokasyonlarını cesaretlendirirken, inanç özgürlüğü tartışmalarını da alevlendirmektedir. İYİ Parti ve Yeniden Refah Partisi gibi gruplar, ayinlerin Lozan Antlaşması’na aykırı olduğunu veya milli hassasiyetlere zarar verdiğini öne sürmüştür [21]. Bu tepkiler, genellikle tarihsel bağlamdan yoksun ve siyasi motivasyonla yapıldığı değerlendirilmektedir.
Pontoslu Aktivistlerin Karşılaştığı Engeller
Sümela Manastırı’ndaki Meryem Ana Yortusu ayinleri, Pontos Rumları için derin bir anlam taşırken, Yunanistan’dan gelen bazı Pontoslu aktivistlerin Türkiye’ye girişi “ulusal güvenlik” gerekçesiyle engellenmiştir. Bu durum, inanç özgürlüğü tartışmalarını daha da karmaşık hale getirmiştir. Örneğin, 2015 yılında, Yunanistan’dan gelen bazı Pontoslu aktivistlerin, ayinlere katılmak için Trabzon’a giriş yapmaları Türk makamları tarafından engellenmiştir [22]. Pontoslu aktivistler, Pontos soykırımı için yürüttükleri adalet mücadelesi ile Pontos Soykırımı'nı gündeme getirdikleri için “istenmeyen kişi” ilan edilmiştir. Benzer şekilde, 2019’da, Pontos Rumları için , Pontos Soykırımı için etkinlikler düzenleyen bir derneğin başkanı olan bir aktivistin Türkiye’ye girişine izin verilmemiş, gerekçe olarak ise “kamu düzenini bozma ihtimali” gösterilmiştir [23]. Bu tür engellemeler, genellikle resmi bir açıklama olmadan uygulanmakta ve bu da uluslararası insan hakları örgütleri tarafından eleştirilmektedir. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), 2020 yılında yayınladığı bir raporda, Türkiye’nin dini ve kültürel etkinliklere katılımı engelleyen bu tür uygulamalarının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 9. maddesinde yer alan inanç özgürlüğü ilkesine aykırı olduğunu belirtmiştir [24].
Pontoslu aktivistlere yönelik engellemeler, sadece bireysel hak ihlalleri değil, aynı zamanda toplulukların kültürel ve dini miraslarına erişimlerini kısıtlayan bir politika olarak da değerlendirilmektedir [25]. Bu durum, Türkiye ile Yunanistan arasındaki tarihi gerginliklerin bir yansıması olarak görülse de, inanç özgürlüğü bağlamında evrensel standartlara uygun bir yaklaşım gerektirmektedir [26]. Sümela Manastırı’ndaki ayinlere katılım, Pontos Rumları için sadece dini bir ibadet değil, aynı zamanda kültürel bir kimliğin yeniden canlandırılması olarak algılanmaktadır [27]. Bu nedenle, engellemeler, Pontos Rumlarının Türkiye’deki tarihsel miraslarıyla bağ kurma çabalarını sekteye uğratmaktadır.
Türk Irkçıları Cihat Yaycı ve Ümit Özdağ’ın Provokasyonları
Sümela Manastırı’nda Meryem Ana Yortusu’nun düzenlenmesi, bazı siyasi figürlerin ve Türk ırkçısı çevrelerin provokasyonlarına da sahne olmaktadır. Özellikle emekli Tümamiral Cihat Yaycı ve Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, ayinlerin düzenlenmesine karşı çıkışlarıyla dikkat çekmiştir. Bu kişiler, ayinleri “Pontus ayini” olarak nitelendirerek, dini bir etkinliği siyasi bir mesele haline getirmiş ve ırkçı söylemlerle kamuoyunu provoke etmeye çalışmıştır [28].
2024 yılında, Cihat Yaycı, Meryem Ana Yortusu öncesinde bir basın toplantısı düzenleyerek, ayinin “Pontus Rumlarının Türkiye’ye karşı bir provokasyonu” olduğunu iddia etmiş ve Trabzonluları Sümela Manastırı önünde nöbet tutmaya çağırarak ayinin engellenmesini talep etmiştir [29]. Yaycı’nın açıklamalarında, “Havra, sinagog Müslümanı Yahudileştirmek, Türkiye’nin bölünmesi için başlatılmış projedir” gibi ırkçı ve antisemit ifadeler kullanması, söylemin ne kadar ayrıştırıcı olduğunu gözler önüne sermiştir [30]. Bu provokasyonlar, ayinin 15 Ağustos’tan 23 Ağustos’a ertelenmesine neden olmuş ve Ekümenik Patrik Bartholomeos’un katılımı olmadan gerçekleştirilmiştir [31].
Benzer şekilde, Ümit Özdağ ve destekçileri, geçmiş yıllarda ayinlerin Trabzon’un fethi ile aynı güne denk geldiğini öne sürerek, bunun “tesadüf olmadığını” iddia eden komplo teorileriyle kamuoyunu etkilemeye çalışmıştır [32]. Ancak, Trabzon’un fethinin 1961’den 2022’ye kadar 26 Ekim’de kutlandığı, 2022’de ise hamasi nedenlerle 15 Ağustos’a alındığı tarihsel bir gerçektir [33]. Özdağ’ın bu söylemleri, İYİ Parti ve Yeniden Refah Partisi gibi diğer siyasi grupların benzer iddialarıyla birleştiğinde, ayinlerin düzenlenmesini zorlaştıran bir atmosfer yaratmıştır [34]. Bu tür ırkçı provokasyonlar, inanç özgürlüğünü kısıtlayıcı bir etki yaratmakta ve dini bir etkinliğin siyasi bir tartışma konusu haline gelmesine neden olmaktadır [35].
Sonuç
Sümela Manastırı, sadece mimari ve tarihi bir miras değil, aynı zamanda inanç özgürlüğünün ve kültürel kimliğin sembolü olarak önem taşır. Meryem Ana Yortusu ayinleri, özellikle Pontos Rumları için dini bir ibadetten öte, tarihsel ve kültürel bağların yeniden canlandırıldığı bir hac yolculuğudur [36]. 2010’dan bu yana ayinlere izin verilmesi olumlu bir adım olsa da, izin süreçlerindeki aksamalar, Pontoslu aktivistlere yönelik engellemeler ve Cihat Yaycı ile Ümit Özdağ gibi figürlerin provokasyonları, inanç özgürlüğü konusunda daha tutarlı bir yaklaşımın gerektiğini göstermektedir [37]. Yukarıda da bahsettiğim gibi Osmanlı'yı dillerinden düşürmeyenler, Osmanlı'nın kötü yanlarını değil, Osmanlı döneminde yapılan iyi şeyleri, Osmanlı'nın bazı dönemlerinde gördüğümüz o hoşgörü tutumunu, günümüzde de örnek almalı. Hatta, Pontos Soykırımı'nı yapmış olan Cumhuriyetin tek partili döneminde bile Sümela Manastırı'na Mustafa Kemal'in yaklaşımı dahi ortadadır.
Sümela Manastırı, Hristiyan ve Müslüman topluluklar arasında bir köprü olarak, farklı inançların ve kültürlerin bir arada yaşama kültürünü güçlendirme potansiyeline sahiptir [38]. Ancak, siyasi provokasyonlar ve engellemeler, bu potansiyeli gölgelemekte ve uluslararası alanda Türkiye’nin inanç özgürlüğüne yönelik taahhütlerine dair soru işaretleri yaratmaktadır [39]. Türkiye’nin, Sümela Manastırı’nda düzenlenen ayinlere yönelik daha kapsayıcı bir yaklaşım benimsemesi gerekmektedir. Hem ulusal hem de uluslararası alanda hükümetin icraatlarından kaynaklı Türkiye ile ilgili oluşan kötü imaj ortadadır, bu kötü imajin giderilmesi de kendi inanç sistemlerinin dışında kalan inanç sistemlerine, merkezlerine ve ibadetlerine saygı göstermekle ve buna ilişkin ulusal ve uluslararası sözleşmeler ve yasalara saygıdan geçer.[40]. Hoşgörü dediğimiz şey kendi inanç sistemine değil, başkaların inanç sistemine saygı gösterdiğinizde ortaya çıkar. Başkalarının inanç sisteminlerine ibadetlerine, ayinlerine siyasi rehine gibi yaklaşımlara artık bir an önce son verilmelidir. Bu makale vesilesiyle halkımızın ve tüm Ortodoks Hristiyanların Meryem Ana Yortusunu kutluyorum. Bu yıl düzenlenen Meryem Ana Yortusu ayinleri umarım çoğrafyamızın barışına da vesile olur..
Kaynakça
[1] Travelertopia, “Bin Yıllık Sessizlik: Sümela Manastırı’nın Efsaneleri ve Sırları.”
[2] Travelertopia, “Bin Yıllık Sessizlik: Sümela Manastırı’nın Efsaneleri ve Sırları.”
[3] Karar, “Sümela Manastırı için Atatürk’ün verdiği izin.”
[4] Cumhuriyet, “Sümela Manastırı’nda Meryem Ana’nın göğe yükseliş günü ayini.”
[5] Serbestiyet, “Sümela Manastırı için Atatürk’ün verdiği izin.”
[6] İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), “Türkiye’de İnanç Özgürlüğü ve Kültürel Etkinliklere Erişim,” 2020.
[7] HyeTert, “Meryem Ana Yortusu Provokasyon ve Gecikmeye Rağmen Trabzon Sümela Manastırında Kutlandı.”
[8] Avlaremoz, “Meryem Ana Yortusu Provokasyon ve Gecikmeye Rağmen Trabzon Sümela Manastırında Kutlandı.”
Pontus şarkılarının yaratıcısı, Pontus Kalamarya Birliği'nin düzenlediği ve "Stavros Kougioumtzis" tiyatrosunun dolu salonunda düzenlenen etkinliğe katıldı. Etkinlikte, ünlü lir sanatçısının hayatını anlatan bir belgesel gösterildi.
Eserin başlığı "Ruhun Adımları - Trabzon'dan Kalamarya'ya", Ekiz'in kendi yaşamıyla, genç yaşta başladığı Beşköy'den, Yunanistan ve Türkiye'de ulusötesi tanınmaya ve ailesinin Pontus geleneğini ve dilini kurtarma çabasıyla doğduğu yere geri dönmesine paralellik göstermektedir.
Ekiz'in hayatını filme alarak hedeflediği şey Pontus unsurunu vurgulamak ve Pontus'un dilini ve kültürünü korumaktır. "Belgesel aracılığıyla Pontus unsurunu ve bunun insanların içinde, ister Türkiye'de ister Yunanistan'da yaşasınlar, derin köklerini vurgulamak istedim. Türklerin Pontusluları ve Pontusluların da Türkleri anlamasını istedim," diyor.
Adem Ekiz, yıllardır Yunanistan ve komşu ülkede konserler veriyor ve vatandaşları tarafından kripto-Hristiyan olduğu için sık sık eleştiriliyor. "Birleştiren sadece sanattır," diye cevaplıyor Ekiz karakteristik gülümsemesiyle.
Gösterimden kısa bir süre önce Radyo Selanik'e belgeselin hazırlanma amacını ve ana dili olan Pontus dilini anlattı.
Adem Ekiz: Pontusça benim için ana dilimdir
" İzmir, İstanbul, Ankara'da gösterilen bir belgesel yaptık, yaz aylarında Trabzon'da da gösterilmesi bekleniyor."
İstanbul'daki belgesel gösteriminden sonra, Pontion derneğinin başkanı Kostas Zois tarafından belgeseli burada Kalamaria'da göstermemiz için davet edildik. Bunu yapacağımızı söyledi ve sözünü tuttu, kendisine teşekkür ediyorum.
Belgeselde benim gözlerimle atalarının topraklarına dönüş hikayelerini, benim anlatımlarımla da Trabzon Pontuslularının yaşamını izliyoruz.
Çekimlerin büyük bir kısmı orada gerçekleşti ve Yunanistan'da yaşayan insanların, atalarının topraklarında yaşayan insanların nasıl yaşadığını anlamalarını ve Yunanistan'daki Pontus geleneklerini göstermelerini istedim.
Pontus benim için ana dilimdir. Doğduğum anda hemen öğrendim. Evim aracılığıyla ama aynı zamanda köyüm aracılığıyla da temas kurdum çünkü büyüdüğüm bölgenin tamamı sadece Pontusça konuşuyor. Müziğim aracılığıyla halklarımızın bir araya gelmesini ve Pontus'un yaşatılmasını umuyorum .
" Derneğimiz 1985 yılından bu yana Kalamara'da faaliyet gösteriyor, bu yıl 40. yılımızı kutluyoruz. Bugünkü belgesel gösterimi etkinliğimiz derneğimizin yıl dönümü etkinliklerinin bir parçasıdır."
Kalamaria Pontuslular Birliği Başkanı Kostas Zois, "Adem'in teklifimizi kabul etmesi ve belgeselin Yunanistan'da ilk kez gösterilecek olması bizim için büyük bir onur. Umarım izleyenler de bundan keyif alırlar " dedi. RThess
Osman
Feridunzade, Pontos halkının katili olarak bilinir. Hatalı olarak, kendisi ve
çetesi Laz olarak tanımlanmıştır. Osman ve ailesi çepni soyundan gelmektedir.
O dönemde, lazistan olarak adı geçen sancak Rize dir. Topal Osman Lazlara
güvenmezdi Onların içinde çok miktarda bolşevik vardı.
Osman Feridunzade, 1299 yılında (1883)
Giresun'nun Hacı Hüseyin mahallesinde doğdu.
Babası Feridunzade Hacı Mehmet Efendi, Annesi
Cemşitgillerden Zeynep Hanım’dır. (Hacı Mehmet Efendi’nin vefatı14 Nisan 1915, Zeynep Hanım’ın vefatı 7 Ekim
1939) dır.
Büyükbabası, Hacı İsmail Kaptan, denizaşırı ticaret
yapıyordu.Babası Hacı Mehmet Efendi ise
fındık ticaretiyle meşguldü. Aile, ‘orta ha denecek lli’ bir gelir düzeyine
sahipti.
Osman, ilk tahsili
için Hüseyin Mektebi’ne gitmiştir. Daha sonra, Kale Cami-i Şerifi yakınındaki
Giresun Rüşdiyesi’ne kaydı yapılmıştır. Zayıf şahadetname ile Rüştiyeyi terk
etmiştir.
Osman’nın gidişatından endişe eden babası, belki biraz
düzelir diye, 20 yaşına geldiğinde, onu evlendirmeye karar verdi.Panazoğlu İsmail Ağa'nın kızı Hatun Hanım'la,
2 Şubat 1903 tarihinde evlendi.Çekek
semtindeki yalıda otururken, İsmail ve Mustafa isimlerindeki oğulları dünyaya
geldi.
Topal Osman,
Hatun Hanım ile evliliği devam ederken, Dervişoğulları ailesinin altı
çocuğundan biri olan Zehra Hanımla, 1918 yılının Aralık ayında evlendi. Zehra
Hanım’ın baba adı Ali, anne adı Selimedir. Bu evlilikten bir çocuğu olmamıştır.
Tecavüz ettiği,
15 yaşındaki Ermeni bir kız çocuğundan da çocuk sahibi olduğuna dair dayanağı
güçlü belgeler vardır.
Ailenin ekonomik
işlerini yürüten, Abisi, Hacı Hasan Efendi olmuştur. Topal Osman, el koymayı ve
yağmalamayı bilirdi. Cahil olduğu için, ekonomi ile Hasan Bey ilgilendi. Hasan
Bey'i, Türkiye Cumhuriyeti'nin ekonomik modelinin ilan edildiği İzmir İktisat
Kongresi'nde (17 Şubat-4 Mart 1923)Tüccar delegesi olarak görürüz.
Mali ilişkilerinin
gelişimi
Hasan İzzettin
Dinamo ''Osman, dedesi gibi denizci, babası gibi muflis bir tacir olmayı bir
yana bırakıp, kolayca para kazanmanın yollarını aramaya başlamıştı’' diyerek
ailenin maddi durumunu ve Topal Osman'ın hırsını tanımlamıştı.
20 yaşına
geldiğinde,Panazoğullarının kızı Hatun
Hanım ile 2 Şubat 1903 tarihinde evlendi.
Hatun Hanım’ın babası Panazoğlu İsmail Bey, bölgenin
zenginlerindendi. Aksu'da, dört Rum tarafından kurulan, bölgenin en modern ve
büyük kereste fabrikasının arazisi ona aitti. Arazi kirası almaktan vaz geçip,
Osman'ı oraya 5. ortak yaptı. Bu fabrika, sonradan, tamamıyla, büyük oğlu
İsmail'in üzerine geçirilmiş olarak, devlet kayıtlarında görülmüştür. Bu
fabrikanın 26 bin m3 kereste imal ettiği sürede, diğer fabrikalar ancak 8 bin
m3 üretim yapabiliyordu.
1908 sonrası
Osmanlı Devleti, 1908 burjuva devrimi ile birlikte, yeniden
yapılanma içine girdi.İTC, 1908
devriminde, Ermeni ve Rum örgütleriyle ittifak yapmış olsa da, gizli
ajandasında, Türklük Sözleşmesi olduğu, kısa sürede, ortaya çıkacaktı.
1908 devrimini
takiben, ( 23 Temmuz 1908 2. Meşrutiyet ilanı) Osman’nın, siyasete ilgi duydu.
İttihat ve Terakki’ye katıldı. Hususi komiteye girdi. Hususi komiteye kabul
olunanlar, aynı zamanda Reji kolcusu yapılıyordu. Hem maaş alıyor, hem yasal
olarak, silah taşıyıp kullanabiliyor, çatışmada insan öldürme yetkisi
kazanıyorlardı. Reji, emperyalist devletlerin kuruluşuydu ama İTC ile iç içe
çalışıyordu.
Hususi Komite
denilen yapının, 1913 yılında kurulan, TM nin alt yapısını oluşturan
parçalardan biri olduğu düşünülebilir.
Osman, tütün
kaçakçılığı yapıyordu. Reji kolcusu olunca bu işi biraz daha büyüttü. 1910
yılında Yalı Kahve'yi açtı. Kahve, hem toplanma yeri, hem de tütün kaçakçılığı
için bir mekandı. Kahvede, kendi değil, daha sonra çetesine alacağı arkadaşları
dururdu. Çetecilik, bölgede, çok eskiden beri var olan durumdu. Hristiyan
köylerin yanına, silahlı, müslüman, göçmenler yerleştirmek Osmanlı
politikasıydı. Müslüman Gürcüler (Çveneburi 1828-29 ve 1877-78) , Çerkesler
(1864), Rusya dan göç ettirildiklerinde, Osmanlı devleti, onları, silahlandırdı
ve kendi emelleri için kullandı.
1912 Sopalı seçimler
1912 yılında
‘Sopalı Seçim’ olarak bilinen, seçim yapıldı. İtilaf Fırkasının kazanması
kesindi. İTC ve onun hususi komiteleri Hürriyet ve İtilaf Partisi adaylarına
saldırdırdı. Giresun’daki saldırıda Osman Feridunzade, ön saflarda yer almıştı.
Hürriyet ve İtilaf mümessilini linç etmeye teşebbüsten mahkemeye çıkarılarak
mahkum edilmişti. Kendince 'kahraman' olmuştu.
Balkan Savaşı ve
askere alınması
1912 yılında, Osman,
29 yaşındaydı. O zamana kadar, tertib-i evvel kurası çekmediği için Redif
(yedek) sayılıyordu. Trablusgarp Savaşı sırasında, Karadeniz bölgesinde
seferberlik ilan edilmemişti. Balkan savaşında seferberlik ilan edildi ve Osman
askere alındı. Babasının, tam o zaman bedel yatırdığı söylense de, seferberlik
nedeniyle, bedelin kabulü mümkün görünmüyordu. Devlet'in bedel yatırmış olunsa
dahi, seferberlik nedeniyle, askere alma hakkı vardı. Gönüllü yazılması için de
gereken şartlara haiz değildi. Gönüllülerin 5 aylık eğitimden geçme şartı
yerine getirilmemişti.
Özetle: Osman,
20 yaşından itibaren, her sene, askerlik kurasına girmiş, ancak tertibi evvel
olmayıp redif-yedek kalmıştır. 1912 seferberliğinde 29 yaşında askere
alınmıştır. Bedel yatırıldığı söylense de, gönüllü değil, redif birlikleriyle,
zorunlu olarak askere gitmiş, Balkan Savaşı'na katılmıştır.
Savaşta
yaralanıp Topal kalması
Savaşa katılmak, onun
için, kahraman olmak ve sonrasında da bunun nimetlerinden faydalanmak demekti. Savaşa
katıldığında, daha ilk çarpışmalarda, Bulgar topçusunun hedefi oldu. Yakınında
patlayan top mermisinin şarapnelleriye yaralandı, dizi parçalandı. Kahraman
olmaya fırsat bulamamıştı. Bıçakla yaralandığına dair anlatım doğru değildir.
Yaralı halde
İstanbul'a götürüldü. Dokuz ay tedavi gördükten sonra, tahminen, 1913 yılı Ekim
ayında Giresun'a döndü. Artık adı Topal Osman dı. Hristiyanlara karşı
nefreti büyümüştü.
Balkan Savaşı
sonrasında, Müslümanlık yanında Türklük egemenliği yükseldi. İTC bunu
körüklüyordu.
1914 Birinci Dünya savaşı
Birinci Dünya
Savaşı'nın başlaması, ilk önce, Rum tehcirini getirdi. Alman Genelkurmayı,
Osmanlı ordusu'nun, komuta merkezindeydi. Liman Von Sanders, Ege Bölgesi'ndeki
Rumların içeri sürülmesini istedi. Rum erkekleri, amele taburlarında yok
edildiler. Ayvalık ta yaşayan Rumlar ilk hedef oldu. Antik Helen bilincinin,
yeniden uyanış merkezi olarak bilinen Ayvalık köklerinden
koparıldı.Zeytinlikleri, fabrikaları hemen yağmalandı. Türkler, savaş sırasında
ne kazanabileceklerini görmüşlerdi.
1915 Ermeni ve 1916 Rum tehcirleri
Tehcir, hem nüfusu yok etmek, hem de
sermayenin el değiştirmesini sağlamak için bir araçtı.
1908 devriminin
'eşitlik' ilkesi gereği, zorla askere alınan Hristiyan erkekler, amele
taburlarında yok edildi. Erkekleri alınan veya dağa kaçan köyler savunmasız
kaldı.Evler, bahçeler, tarlalar, kadınlar, çocuklar yağmalandı.
Öldürülmeyenler, yük hayvanı gibi kullanıldılar.
Bacağı, nispeten
iyileşen Topal Osman, durumdan vazife çıkarmakta gecikmedi. Bölgesindeki zengin
Türklerin ve Devletin desteğiyle, Giresun Rumlarının mallarına el koymaya
başladı. Kayıklara binmesi yasaklanan Rumların tekneleri sahipsiz kalmıştı. İç
bölgelere sürülen Rumların fındık bahçeleri sahipsizdi. Fındık içi tesisleri,
fındık yağı tesisleri, yaptıkları onca içki, öylesine duruyordu. Topal Osman
çetesi ve diğer çeteler tarafından yağmalandılar.
''Giresun merkezinin, tehcirden, geçici olarak muaf
tutulmuş olmasına rağmen, Bulancak, Keşap, Yolağzı’nda yaşayan Rumlar, tehcir
edilmişti. Bulancak’a bağlı Tepeköy’de yaşayan Lambos Mavridis ‘’ 1916 da,
bizim köyden alınan 700 muhacirden, sadece 232 si geri döndü. Dönenler de Topal
Osman’nın zulmüyle karşılaştı. Sürgünden döndükten sonra (1916) bir altı ay
kadar, hayatta kalmayı becerdik. Sonra, Topal Osman çetesi gün ağarırken geldi
ve köyü sardı.Bütün köylüleri, teker
teker, bir araya topladılar. Ve kilisenin yanındaki bir eve kapattılar, erkek,
kadın, çocuk, kadın, bebek, ihtiyar demeden. Sonra evi ateşe verip herkesi
canlı canlı yaktılar!
Yakmadan önce de, dört beş kadını kendi zevkleri için
ayırdılar. İçeriye, evin etrafına, on teneke gaz döküp bir el bombası attılar.
Ev Kontos’a aitti. Her şey 15 dakikada bitti. Burada işi biten çete, başka
köylere gitmiş. On yedi köy bu şekilde imha edilmiş. Gözeren, Koltizi, Tepeköy,
Demirciköy, Yoma.. (Konstantinos Fotiatis)
Diğer bölgelerin de bundan farkı yoktu. Topal Osman çetesi
gibi bir çok çete vardı
Hurşit Cephesi ve
Topal Osman'ın cepheden kaçışı
Rus
ordusunun ilerleyişini durdurmak için, Teşkilat-ı Mahsusa alayları oluşturuldu.
Bu alaylara, bir çok çete dahil edildi. Çete başları, kendi çetelerinin başında
gözükse de, muazzaf subayların komuta kontrolü altındaydılar. Ordu, askere
alınabilecek herkesi aldıktan sonra, oluşturulan TM alayları içindeki çeteler,
askerlik çağına gelmemiş çocuklar, ihtiyarlar ve hapishaneden çıkarılan,
hırsız, tecavüzcü, katil, yağmacı mahkumlardan oluşuyordu. Osman, Hurşit
cephesinde, savaştan uzak bir kasabaya kurulup komutanlık taslamak isteyince,
savaşa gönderildi. Çetesi dağılıp kaçmaya başlayınca, kendisi de kaçtı. Cephe
komutanı Rıza Bey tarafından Divan-ı Harb'e verildi. Elli sopa ile
cezalandırıldı. Bir kez daha çürük raporu alıp geriye kaçtı.
Trabzonlu
Pirselimoğlu Albay Hacı Hamdi Bey komutasındaki 37. Fırka
Cephe gerisine
giden Osman'la, 37. Fırka komutanı Hamdi bey işbirliği yaptı. Hamdi bey de
çok zengin olmak istiyordu. Nemlizadeler'in damadı olması, ona bir çok kapıyı
açıyordu. Topal Osman'nın, kendine yeni bir çete toplaması için, ona, bir
kağıda yazıp imzaladığı 'asker kaçaklarını yakalama izni' verdi. Belgenin
resmi geçerliliği yoktu ama, savaş vardı ve Hamdi Bey güçlüydü. Kapı kapı
dolaşıp çete topladı. Orduya, yüksek fiyattan mal fatura edilerek
dolandırıcılık yapıldı Boşaltılan Rum köyleri yağmalandı, ele geçirilenler,
birlikte satıldı. Samsun-Çarşamba bölgesini talan ettiler. Öldürülenlerin,
yakılan evlerin, dağa kaldırılan kadınların hesabı sorulmadı. Hamdi bey ve
Topal Osman hakkında, bir çok şikayet vardı ama kim ne yapacaktı?
1917 Bolşevik
Devrimi
Bolşevik Devrimi
sonrasında geri çekilen Rus ordusunun boşalttığı yerlerde, küçük sovyet (şura)
devletleri kurulmuş olsa da İTC ve TM uzantısı 'Millici Güçler' bunları kısa
sürede ele geçirip yok etti.
Mondros Mütarekesi
Modros Mütarekesiyle umutlanan, Rumlar ve
Ermeniler, evlerine geri dönebilecekleri umuduyla, Anadolu'ya tekrar giriş
yapmaya başladı. İşgal güçleri gibi görüldüler ve silahla karşılandılar.
İngiltere- Fransa ikilisinin, insan hakları gibi bir kaygusu yoktu. Hangi
tarafla en karlı anlaşmayı yapabileceklerini düşünüyorlardı.
Sivas Divan-ı
Harbi
Yaptıklarından
ötürü, Sivas Divan-ı harbi'ne sevk edildi. Hamdi Bey'in ilişkileri devreye
girdi. Koruma altına alındı. Mahkemeye bile, yanında koruma olarak götürdüğü
iki çeteciyle katıldı. Bir süre Sivas ta kaldı ve sonra işinin başına döndü.
Naküyiddin Efendi ve Ahmet Kemal Varınca, bu süreçte yaşananları yazmıştır.
Girsun Belediye Başkanı ve Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı
Topal Osman, iki
defa, Giresun belediye Başkanlığı koltuğuna oturdu. İlk oturuşunda, Tehcir
suçlusu olarak arandığı için, kaçmak zorunda kaldı. Mustafa Kemal, 1919 da
Samsun'a gelince, Topal Osman'la Havza da buluşup, birlikte çalışmak üzere
anlaştılar. Onun sayesinde, 168 arkadaşıyla birlikte affa uğradı. Yeniden,
belediye başkanı oldu. Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti başkanı oldu. Sahil muhafaza
birliklerinin komutanı ilan edildi.
Güneybatı Kafkas Geçici Hükümeti
1 Aralık 1918-19 Nisan 1919 tarihleri
arasında yaşayabilen, Güneybatı kafkas geçici hükümeti, Anayasası yüzünden
'Demokratik Kars Cumhuriyeti' olarak da bilinir. Göründüğü gibi değildir.
Cumhurbaşkanı ve yardımcılığını alan Cihangirzade kardeşler TM üyesiydiler.
Giresun temsilcisi olarak Topal osman'ı atamış olmaları nitelikleri hakkında
bilgi vermektedir.
Mustafa Kemal
Samsun'da
Mustafa Kemal,
Samsun'a gönderilmeden önce, 6 ay, İstanbul'da misafir edildi. İstanbul işgal
altındaydı. İşgal devletlerinin istihbarat merkezi Pera Palas'tı. Mustafa
Kemal, ilk üç ayını, burada, yoğun görüşmeler yaparak geçirdi. Sonra, İtalyan
Sforza'nın girişimiyle kiralanan, Şişli'deki eve yerleşip 3 ay da orada
faaliyet gösterdi.
Filistin
cephesinde, Cephe Komutanı Liman Von Sanders'in, ön cephesş bozulunca, arka
kademe Mustafa kemal'in komutanlığına bırakılmıştı. Mustafa kemal, İngiliz
güçlerine karşı koymanın imkansız olduğunu, hemen, onlarla sulh yapılması
gerektiğini İstanbul'a bildirmişti. Mondros Mütarekesini de onun en yakın
arkadaşlarından Rauf Orbay imzalamıştı. Alman yanlısı Talat-Cemal-Enver
paşalar kaçarken, Mustafa Kemal, anlaşılabilecek yeni lider olarak görülmüştü.
Yunanistan'daki iç karışıklıklar, Bolşevik devrimi, büyüme
olasılığı olan yeni savaş yılları demekti. Türk ulus devleti'nin kuruluşuna,
Pera günlerinde onay verilmişti.
Şark Harekatı
Mustafa kemal, Topal Osman'ın, toplayacağı,
gayrı resmi kuvvetleri, Ermeni harekatında kullanmak istese de, ordu
komutanları 'adamları gelsin ama kendi gelmesin' uyarısını yapmıştır. Topal
Osman 850 kişi ile 12 Eylül 1920 de Trabzon'a gelir. 22 Eylül de oradan bölgeye
hareket ederler. Ancak, onlar Karsa'a vardığında, ordu, çoktan, Ermeni
harekatını tamamlamıştır. Buna rağmen, Topal Osman güçleri,, bölgede, dört ay,
köy köy gezmiş ve buraları yağmalamıştır. 1921 Şubat ayında trabzon'a dönerler.
Milli Muhafız Müfrezesi
Ankara'da, Mustafa
kemal ve Çankaya'yı koruyacak bir müfreze kurulması önerisi Ali Şükrü Bey'den
gelmiştir. Bunun üzerine Topal Osman'dan bir müfreze istenir. Ali Şükrü Bey,
bilmeden, kendi katili olacak kişileri Ankaraya getirtmiştir. ( 29 Nisan 19120)
İlk etepta, 10 kişi olarak kurulan müfreze, ilerleyen
zamanlarda 200 kişiye ulaşacak, doğrudan topal Osman'a bağlı bir ordu haline
gelecektir.
Çankaya'yı korumak
için gelen müfreze, yol üstündeki İnebolu'yu yağmalamış, Mustafa Kemal'e
şikayet edilse de 'İhtimal vermiyorum' cevabı alınmıştır.
Topal Osman, Ankara
da olmadığı zaman, Müfreze komutanı Mustafa Ağa olacaktır. Topal osman'ın
eniştesine rakip olan doktorları öldürmekten hüküm giyip, deli raporu alınarak
serbest kalan Mustafa Ağa...
30Kasım tarihinde
Giresun Mutasarrıflık olur. (Liva)
Koçgiri6 Mart
1921-17 Haziran 1921
Nurettin Paşa ile Koçgiri katliamına katılan Topal Osman,
Yolu üzerindeki Rum köylerini de vurmuştu. Karlı arazide yol açmak için, 120
Rum gencini alıp, kuvvetlerinin önünde yürütmüştü. Hiç birisi geri dönemedi.
Ermeni katliamında işbirliği yapmayan Kürt güçleri vurulup, köylüler öldürülüp,
köyler yağmalandıktan sonra, meclis soruşturmasında, Nurettin Paşa'yı ''Bütün
sorumluluk benim' diyerek, Topal Osman kurtarmıştı. Arkasını Atatürk'e dayadığı
için dokunulamamıştı.
Merzifon katliamı 1921
Merzifon baskını, sırasında, yerleşim yerlerine saldırmış,
kadınları çocukları, bazı evlere hapsederek yakıp öldürmüş. Genç
kadınları,alıkoymuş, toplu tecavüz ve işkenceyle öldürtmüştür.
Topal Osman çetesi, Koçgiri savaşından yağmalananları,
Merzifon katliamı sonrası, Merzifon Meydanın da sattı. Merzifon dan ayrılırken,
Türklerin atlarını ve arabalarını da silah zoruyla aldı. Merzifondan
yağmaladıklarını yükleyip götürdü. Bu yaşananları, devlet görevlileri kayıt
altına aldı ama Osman'a dokunmak mümkün değildi.
Sakarya savaşı 23 Ağustos 1921-13 Eylül 1921
Cephe savaşları, Topal
Osman ve çetecilerine göre değildi. Savaş sırasında, 'Giresun Alayı' dedikleri
birlik, ilk dağılıp kaçanlardan oldu. Birliğin %70 şi kaçıp dağılınca, toplu
bozgun geldi. Buna sinirlenen Osman, ailelerini Giresun da rehin tutatak,
kendine Bando yaptığı Rum müzisyenleri kurşuna dizdi. İçlerinden biri kaçarak
kurtuldu ve yaşananları yazdı.
Kahya Yahya ve Topal Osman
Kahya Yahya, trabzon vilayeti kayıkçılar
kethüdasıdır. Bu unvanı 17 yaşında, babasının ölümüyle almıştır ve resmidir.
Emrinde, bin kişilik silahlı bir gücü vardı. İstanbul-İzmir-Mersin-Samsun
limanları işgal altındayken, Ticaretin yapılıp paranın aktığı tek Liman Trabzon
du. Yahya, Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin gayrı resmi üyesiydi ama, kasa
ondaydı ve kararlara imza atıyordu.
Ankara Meclisi açılınca, Heyet-i Temsiliye'nin arkasındaki
güç olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri işlevzisleştirilmek istendi. Mustafa Kemal
ve arkadaşları iktidarı paylaşmak istemiyordu. Erzurum Kongresinin çıkış
noktası Olan Trabzon Müdafaa-i Hukuk cemiyetinin gücünü almak gerekiyordu. Önce
soruşturmak için heyet gönderildi. Daha sonra da, Mustafa Kemal'in korumalığını
yapan, Topal Osman'nın iki çetecisinıin başına, Meclis muhafaza tabur komutanı
İsmail Hakkı Tekçe getirilerek, Yahya Suikastle öldürüldü. (3 Temmuz 1922)
Suikast, Ankara da planlanmıştı.
Ali Şükrü bey
Cinayeti 1884- 27 mart 1923
Ankara Meclisinde,
birinci grup Kemalistler, İkinci grup ise muhalefet olarak bilinirdi.
Muhalefet'in başı Ali Şükrü Bey di. MHC dönemi ile meclis döneminin çatışması
veya, Trabzon burjuvazisi ile Ankara burjuvazisinin hesaplaşması diyebiliriz. Şükrü
Bey ve arkadaşları, Mustafa Kemal'in, başkomutanlık yetkisiyle, meclis
idaresini, tek başına temsil etmesine karşıydı. Misak-ı Milli yi savunuyorlardı
ve Lozan görüşmelerine giden İsmet Paşa'nın, Meclis kararı olmadan, sınırları
değiştirme yetkisi olmadığını söylüyorlardı. Muhalefet güçlüydü ve sağlam
dayanakları vardı. Ali Şükrü öldürülerek, muhalefet bastırıldı. Meclis fesh
edildi ve yerine, muhalefetsiz bir meclis kuruldu.
Ali Şükrü Bey de,
en az Topal Osman kadar, Pontos düşmanıydı. Trabzon'da, yaşlı bir Rum, Valilik
izniyle, tedavisi yapılmak için, İstanbul'a gönderildiğinde, Ali Şükrü bunu
meclise taşımıştı. '' Madem ki ailesinde Pontosçuluk yapan vardır. O da
cezasını çekmelidir. Valinin yaptığı nedir? Ölsün! Can çekişerek ölsün! Hepsi
ölsün!'' diyen biridir.
Erzurum Kongresinde, Trabzon delegelerinin, Mustafa Kemal'e
muhalefet ettiği bilinmektedir. Giresun dan giden iki delegenin (Ali Naci
Duyduk ve İbrahim Bey) de muhalefet etmiş, Topal Osman'nın ölüm tehditiyle
kaçmak zorunda kalmışlardı.
Ankara Meclis'i ilk açıldığında, Meclise gitmek üzere yola
Trabzondan yola çıkan, 6 vekilden, (sonradan Ordu vekili Recai Bey de katıldı)
Trabzon vekili İzzet Bey (Eyübizade) ve Gümüşhane vekili Alemdarzade Ziya Bey,
yolda öldürüldü. Diğer vekillere bir şey olmadı.
Trabzon valiliği yapan, sonrasında vekil olan Deli Hamit Paşa, meclis binasında
vuruldu. Hastaneye götürülmedi. Dört gün can çekişmesi izlendi. Türk
burjuvazisinin,Trabzon-Ankara çekişmesi, kanlı suikastler zinciridir.
Topal Osman'ın öldürülmesi2 Nisan 1923
Ali Şükrü'yü
öldüren, Topal Osman ve çetesini, Mustafa Kemal, son dakikaya kadar korudu.
Başkomutanlık yetkisi olduğu için, onu korumakla yükümlü muhafızların
komutanına, onun izni olmadan dokunulamıyordu. Meclis Başkanı Rauf orbay'ın
ısrarına rağmen, Mustafa Kemal izin vermiyordu. Sonunda, Rauf Bey, 'O zaman,
ben yarın bunu mecliste açıklayacağım' deyince, evet demek zorunda kaldı. Topal
Osman'ın, bunu ihanet olarak görüp, köşke saldıracağını bildiğinden, o gece,
gizlice, köşkü terk ettiler.
Yahya'ya suikast
tertipleyen İsmail Hakkı Tekçe'ye, yeniden, iş düşmüştü. Topal Osman çetesi,
köşkü bastı ancak, boş buldu. Topal Osman yaralı olarak ele geçirildiyse de
kafası kesilerek öldürüldü. Konuşamaması garanti altına alınmıştı. Meclis
kararıyla, Meclis önünde, ayaklarından asılarak teşhir edildi.
Topal Osman'ın
komutasındaki koruma birliğinde, Ali Şükrü'nün iki adamı vardı. Bir tanesi
yeğeniydi. Çete mensupları, cinayeti ihbar edenin 'içeriden biri' olduğunu
söylemiştir. Bu iki kişi, çatışma anında, orada olmadıkları halde,
öldürülmüşlerdir. İsmail Tekçe'ye bağlı birlik tarafından öldürüldükleri
düşünülür.
Öldüğünde 500 bin lira nakit para ve bir çuval dolusu
tapuyu miras olarak bıraktı. Cumhuriyet bu serveti ve tapuları onayladı.
Tufan Şişli
*Yunanistan'ın Selanik kentinde Pontos soykırımı anmalari kapsamında 18 Mayıs 2024 tarihinde Nikos Kapetanidis Derneği tarafından gerçekleştirilen panelde konuşan Tufan Şişli'nin sunumunun tam metnidir