Türkiye Cumhûriyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye Cumhûriyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2025 Çarşamba

İSVİÇRE PARLAMENTOSU'NDA SOYKIRIMLAR TANINSIN KONULU KONFERANS GERÇEKLEŞTİRİDİ 

Haber : Gizem Yılmaz


Avrupa Suryani Birliği (ESU) tarafından düzenlenen ve 17 Eylül 2025'te İsviçre Parlamentosu'nda düzenlenen konferansta, Suriyelilere, Pontuslulara ve Ermenilere karşı işlenen soykırımların bölümü yapıldı.


Ermeniler adına Toros Korkmaz konuk olarak konuşurken, çeşitli Suriyeli temsilciler İsviçreli parlamenterleri 20. yüzyılın başlarında yaşanan soykırım hakkında bilgilendirdi.

Pontuslular adına yazar Tamer Çilingir davet edildi ve İsviçreli parlamenterlere bir metin sundu.


Tamer Çilingir'in İsviçreli parlamenterlere sunduğu metnin tamamı:


Sayın İsviçre Parlamentosu Üyeleri,


Bugün bana tarihin trajik ve çoğu zaman bakıldığında kaçan bir bölüm olan, günümüz Türkiye'sinin Karadeniz kıyısındaki Pontus bölgesinde yaşanan olaylar hakkında konuşma fırsatı sunduğunuz için teşekkür ederim.


Pontus, 3.000 harfli uzun bir süre boyunca Pontuslular olarak bilinen Yunancanın anavatanıydı. 20. yüzyılın başlarında Avrupa Rönesansı'na benzer bir kültürel ve entelektüel gelişme dönemi yaşandı.

Trabzon, Samsun ve Giresun gibi şehirlerde edebiyat, sanat, bilim ve eğitim gelişiyor ve yayınlanıyor.


1914 gibi erken bir zamanda kadınlar kriket, golf ve tenis gibi sporlar yapıyorlardı. Sokaklarda piyano ve geleneksel lir sesleri duyuluyordu.

1890'da Trabzon'da bir filarmoni orkestrası kuruldu ve yerel hastanede modern teknolojiler kullanıldı. 1856'dan beri kadın kulüpleri ve okulları, kadınların kurtuluşunun önünü açmıştı.


Ancak bu ilerleme gücü sona erdi. 1914-1923 yılları arasında, Ermenilere ve Süryanilere yönelik katliamların ardından, Pontus Rumları, Osmanlı İmparatorluğu'nun yaşadığı dönemde sistematik bir soykırımın kurbanı oldular. Bu süreç, Türkiye'de "Kurtuluş Savaşı" olarak bilinen dönemde doruk noktasına ulaştı.


Hıristiyan Rumlar ya katledildi ya da zorunlu nüfus mübadelesi yoluyla yerlerinden edildi. Geride kalan Müslüman Pontuslular ise "Türkleştirme" politikası çerçevesinde bir asırlık baskı ve asimilasyona maruz kalıyorlar.

Aydınlar, sanatçılar, doktorlar ve eserlerkârlar yok edildi; kiliseler, okullar ve kültürel miraslar yok edildi; Rum malları yağmalandı.


Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları daha sonra "eğitimsiz ve kusurlu bir Anadolu'yu medenileştirdiklerini" iddia ettiler. Gerçekte ise, bölgesel zenginlik ve kültürel seçkinlerin yanı sıra refahını da kendileri yoklardı.


Bugün Pontus'ta milyonlarca insan yaşıyor ve bunların büyük bir kısmı zorla değiştirmiş Rumların torunları.

Bu soykırımın İsviçre Parlamentosu tarafından tanınması, yalnızca tarihi bir yaranın iyileşmesine yardımcı olmakla kalmayacak, aynı zamanda Türk toplumunu geçmişiyle yüzleşmeye de teşvik edecektir.


Bu adaletsizliği tanıma sorumluluğunuzu ve duyarlılığınızı rica ediyorum. Adalet ve insanlık adına gösterdiğiniz ilgi ve çaba için teşekkür ederim.


En derin saygılarımla,


Tamer Çilingir


17 Eylül 2025, Bern


.........


ΣΥΝΕΔΡΙΟ ΣΤΟ ΕΛΒΕΤΙΚΟ ΚΟΙΝΟΒΟΥΛΙΟ ΓΙΑ ΤΗΝ ΑΝΑΓΝΩΡΙΣΗ ΤΩΝ ΓΕΝΟΚΤΟΝΙΩΝ

Γκιζέμ Γιλμάζ


Στο συνέδριο που οργανώθηκε από την Ευρωπαϊκή Ένωση Συρίων (ESU) και πραγματοποιήθηκε στο Ελβετικό Κοινοβούλιο στις 17 Σεπτεμβρίου 2025, ζητήθηκε η αναγνώριση των γενοκτονιών που διαπράχθηκαν εναντίον των Συρίων, των Ποντίων και των Αρμενίων.

Εκ μέρους των Αρμενίων μίλησε ως προσκεκλημένος ο Τόρος Κορκμάζ, ενώ διάφοροι Σύριοι εκπρόσωποι ενημέρωσαν τους Ελβετούς βουλευτές σχετικά με τη γενοκτονία που έλαβε χώρα στις αρχές του 20ού αιώνα.

Εκ μέρους των Ποντίων, ο συγγραφέας Ταμέρ Τσιλινγκίρ προσκλήθηκε και παρουσίασε ένα κείμενο στους Ελβετούς βουλευτές.


Ολόκληρο το κείμενο που παρουσίασε ο Ταμέρ Τσιλινγκίρ στους Ελβετούς βουλευτές:


Αξιότιμα Μέλη του Ελβετικού Κοινοβουλίου,


Σας ευχαριστώ που μου δίνετε σήμερα την ευκαιρία να μιλήσω για ένα τραγικό και συχνά παραγνωρισμένο κεφάλαιο της ιστορίας – τα γεγονότα που συνέβησαν στην περιοχή του Πόντου, στις ακτές του Εύξεινου Πόντου, στα εδάφη της σημερινής Τουρκίας.


Ο Πόντος υπήρξε η πατρίδα του ελληνικού λαού, γνωστού ως Πόντιοι, για περισσότερα από 3.000 χρόνια. Στις αρχές του 20ού αιώνα, η περιοχή γνώρισε μια περίοδο πολιτιστικής και πνευματικής άνθησης, συγκρίσιμη με την Ευρωπαϊκή Αναγέννηση.

Σε πόλεις όπως η Τραπεζούντα, η Σαμψούντα και η Γκιρεσούν αναπτύχθηκαν και διαδόθηκαν η λογοτεχνία, η τέχνη, η επιστήμη και η εκπαίδευση.

Ήδη το 1914, οι γυναίκες ασχολούνταν με αθλήματα όπως το κρίκετ, το γκολφ και το τένις. Στους δρόμους ακούγονταν ήχοι πιάνου και παραδοσιακής λύρας.

Το 1890 είχε ιδρυθεί φιλαρμονική ορχήστρα στην Τραπεζούντα, ενώ στο τοπικό νοσοκομείο χρησιμοποιούνταν οι πιο σύγχρονες τεχνολογίες.

Από το 1856 γυναικείοι σύλλογοι και σχολεία είχαν ανοίξει τον δρόμο για την απελευθέρωση των γυναικών.


Ωστόσο, αυτή η πρόοδος τερματίστηκε βίαια. Μεταξύ 1914–1923, μετά τις σφαγές εναντίον των Αρμενίων και των Συρίων, οι Πόντιοι Έλληνες υπήρξαν θύματα μιας συστηματικής γενοκτονίας κατά τη διάρκεια της παρακμής της Οθωμανικής Αυτοκρατορίας. Η διαδικασία κορυφώθηκε την περίοδο που στην Τουρκία αποκαλείται «Πόλεμος της Ανεξαρτησίας».

Οι χριστιανοί Έλληνες είτε σφαγιάστηκαν είτε εκτοπίστηκαν με αναγκαστικές ανταλλαγές πληθυσμών. Οι μουσουλμάνοι Πόντιοι που παρέμειναν υπέστησαν επί έναν αιώνα πιέσεις και αφομοίωση με σκοπό την «εκτουρκιστική» πολιτική.

Διανοούμενοι, καλλιτέχνες, γιατροί και τεχνίτες εξοντώθηκαν· εκκλησίες, σχολεία και η πολιτιστική κληρονομιά καταστράφηκαν· οι περιουσίες των Ελλήνων λεηλατήθηκαν.

Çok teşekkür ederim. «εκπολίτισαν μια αμόρφωτη και φτωχή Ανατολία". Bu yüzden çok mutluyum, bu yüzden çok mutluyum bu, sizin için önemli olan bir şey değil.


Bu, sizin için önemli olan bir şey değil, Bu, sizin için önemli olan bir şey değil.

Bu, sizin için önemli olan bir şey değil mi? συμβάλει μόνο στην επούλωση μιας ιστορικής πληγής, αλλά θα ενθαρρύνει επίσης την τουρκική κοινωνία να έρθει αντιμέτωπη με το çok iyi.


Απευθύνομαι στην ευθύνη και την ευαισθησία σας για να αναγνωρίσετε çok güzel. Bu, sizin için önemli olan bir şey değil. Bu çok önemli.


Με τον βαθύτατο σεβασμό μου,

Ταμέρ Τσιλινγκίρ

17 Ağustos 2025, Ağustos

18 Haziran 2025 Çarşamba

Adem Ekiz: Pontusça benim için ana dilimdir

Pontus şarkılarının yaratıcısı, Pontus Kalamarya Birliği'nin düzenlediği ve "Stavros Kougioumtzis" tiyatrosunun dolu salonunda düzenlenen etkinliğe katıldı. Etkinlikte, ünlü lir sanatçısının hayatını anlatan bir belgesel gösterildi.

 Eserin başlığı "Ruhun Adımları - Trabzon'dan Kalamarya'ya", Ekiz'in kendi yaşamıyla, genç yaşta başladığı Beşköy'den, Yunanistan ve Türkiye'de ulusötesi tanınmaya ve ailesinin Pontus geleneğini ve dilini kurtarma çabasıyla doğduğu yere geri dönmesine paralellik göstermektedir.

Ekiz'in hayatını filme alarak hedeflediği şey Pontus unsurunu vurgulamak ve Pontus'un dilini ve kültürünü korumaktır. "Belgesel aracılığıyla Pontus unsurunu ve bunun insanların içinde, ister Türkiye'de ister Yunanistan'da yaşasınlar, derin köklerini vurgulamak istedim. Türklerin Pontusluları ve Pontusluların da Türkleri anlamasını istedim," diyor.

Adem Ekiz, yıllardır Yunanistan ve komşu ülkede konserler veriyor ve vatandaşları tarafından kripto-Hristiyan olduğu için sık sık eleştiriliyor. "Birleştiren sadece sanattır," diye cevaplıyor Ekiz karakteristik gülümsemesiyle.

Gösterimden kısa bir süre önce Radyo Selanik'e belgeselin hazırlanma amacını ve ana dili olan Pontus dilini anlattı.

Adem Ekiz: Pontusça benim için ana dilimdir

" İzmir, İstanbul, Ankara'da gösterilen bir belgesel yaptık, yaz aylarında Trabzon'da da gösterilmesi bekleniyor."

İstanbul'daki belgesel gösteriminden sonra, Pontion derneğinin başkanı Kostas Zois tarafından belgeseli burada Kalamaria'da göstermemiz için davet edildik. Bunu yapacağımızı söyledi ve sözünü tuttu, kendisine teşekkür ediyorum.

Belgeselde benim gözlerimle atalarının topraklarına dönüş hikayelerini, benim anlatımlarımla da Trabzon Pontuslularının yaşamını izliyoruz.

Çekimlerin büyük bir kısmı orada gerçekleşti ve Yunanistan'da yaşayan insanların, atalarının topraklarında yaşayan insanların nasıl yaşadığını anlamalarını ve Yunanistan'daki Pontus geleneklerini göstermelerini istedim.

Pontus benim için ana dilimdir. Doğduğum anda hemen öğrendim. Evim aracılığıyla ama aynı zamanda köyüm aracılığıyla da temas kurdum çünkü büyüdüğüm bölgenin tamamı sadece Pontusça konuşuyor. Müziğim aracılığıyla halklarımızın bir araya gelmesini ve Pontus'un yaşatılmasını umuyorum .

" Derneğimiz 1985 yılından bu yana Kalamara'da faaliyet gösteriyor, bu yıl 40. yılımızı kutluyoruz. Bugünkü belgesel gösterimi etkinliğimiz derneğimizin yıl dönümü etkinliklerinin bir parçasıdır."

Kalamaria Pontuslular Birliği Başkanı Kostas Zois, "Adem'in teklifimizi kabul etmesi ve belgeselin Yunanistan'da ilk kez gösterilecek olması bizim için büyük bir onur. Umarım izleyenler de bundan keyif alırlar " dedi. RThess

Kaynak

1 Aralık 2021 Çarşamba

Varlık Vergisi Gerçeği’ mi? – Irving Baruh

 Cumhuriyet gazetesi yazarı Artun Dayıoğlu, Son günlerde, özellikle Kulüp dizisiyle tekrar gündeme gelmiş Varlık Vergisi ile ilgili ‘Varlık vergisi gerçeği’ başlığıyla bir yazı yazmış.

Yazısında, Varlık Verigisi’nin nedenlerinin ve sonuçlarının saptırıldığını, popülist politikalara feda edildiğini söylüyor. Varlık vergisinin, 2.Dünya savaşı döneminde ekonomiye nefes aldırmak amacıyla uygulandığını ve doğru bir karar olduğunu savunuyor.

Ancak yazı kendi içinde çelişkiye düşüyor.

Sayın Artun Dayıoğlu, yazısında, ‘Gerçek dışı algı’ vurgusu ile verginin büyük bölümünün gayri müslimlere ödetildiğinin doğru olmadığını’ söyleyen, ayrıca ‘Varlık Vergisi’nin gayri müslimlere karşı ırkçı bir politika olduğunu söyleyerek yargılamanın oldukça yanlış ve yanlı bir yaklaşım olduğunu’ vurguluyor.  Fakat, ‘Böyle bir verginin yaratılmasının nedenlerini özetlemek önemlidir.’ diye başladığı bölümde ise,  Varlık vergisinin nedenlerini, ‘O günlerde Anadolu açlıkla sınanırken İstanbul’da çoğunluğu gayri müslimlerin oluşturduğu bir kesim ise zenginliklerine zenginlik katmıştır.’ gibi ayrımcı bir cümleyle açıklamaya başlıyor.

O zaman şu soru aklıma geliyor; Varlık vergisi gayri müslimlere karşı ırkçı bir politika değilse, verginin çıkış nedeni, neden gayrimüslimlerin oluşturduğu bir kesimin zenginliklerine zenginlik katmasıdır?

‘Verginin büyük bölümünün gayri müslimlere ödetildiği doğru değildir.’

Verginin büyük bölümünün gayri müslimlere ödetildiğinin doğru olmadığını söyleyen Sayın Artun Dayıoğlu,  ‘Verginin 30 milyon lirasını yabancılar, 70 milyon lirasını İstanbul’da yaşayan azınlıklar ve 214 milyon liranın neredeyse tamamını İstanbul ve Anadolu’da yaşayan Türkler vermiştir.’ iddiasına kaynak olarak Cahit Kayra’nın 2011 tarihli kitabını gösteriyor. Yazının sonunda sadece Cahit Kayra’nın 2011 ve 2018 yıllarında yazdığı 2 kitap gösteriliyor kaynak olarak. Cahit Kayra 2013 yılında OdaTV ile gerçekleştirdiği bir söyleşide, Varlık Vergisi döneminde Maliye müfettişi olduğunu söylüyor ve gayrimüslimlere, azınlıklara yönelik haksızlıkların, çifte standartların uygulanmadığını iddia ediyor. Cahit Kayra, 2011 tarihli, “Savaş Türkiye ve Varlık Vergisi” adlı kitabını, eski İstanbul Defterdarı Faik Ökte’nin 1952 yılında yayınlanan “Varlık Vergisi Gerçeği” kitabına cevap amaçlı yazmış.

Faik Ökte kimdir?

Varlık Vergisi’nin uygulandığı dönemde Istanbul Defterdarlığı görevini yapmış Faik Ökte, Varlık Vergisi ile ilgili tüm düzenlemelere ve fikrin doğuşuna tanık olmuş ve verginin uygulanmasından bizzat sorumlu olmuş kişilerden biridir.

Verginin İstanbul’da uygulanmasından sorumlu olan İstanbul Defterdarı Faik Ökte’ye göre ise, Varlık Vergisi kapsamında toplanan 315.000.000 TL verginin 280.000.000 TL’sini gayrimüslimler ödemiştir.

Varlık Vergisi uygulaması birçok ülkenin tepkisini çekmişti.

Müslüman Türk vatandaşları, ödemelerde uygulanan vergi indirimleri ve ödemede kolaylıklar sayesinde vergiyi ödeyebilmişlerdi. Ancak bu kolaylıklar gayri müslimlere uygulanmamıştı. Bu sebeple Varlık Vergisi uygulaması birçok ülkenin tepkisini çekmişti. ABD de bu ülkelerden birisiydi. Ankara’daki Büyükelçilik’ten gönderilen raporlar üzerine ABD Dışişleri harekete geçmişti. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün’e Türk hükümetinin Varlık Vergisi uygulamasında Müslüman olmayan Türklere karşı ayrımcılık yaptığına dair raporlar dile getirilerek bu konu hakkında bilgi istenmişti. 

Varlık Vergisi bir hükümet politikasının sonucuydu.

Varlık vergisi, 27 ile 40 yaş aralığındaki gayrimüslim (genel olarak Ermeni, Rum ve Yahudi) erkeklerin, II. Dünya Savaşı nedeniyle Nisan 1941’de amele taburu (ihtiyat eratı) olarak silah altına alınmasına rağmen silahlı eğitim yaptırılmak yerine yol, köprü, tünel inşaatlarında nafıa askerleri olarak Temmuz 1942’ye kadar çalıştırıldığı Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri ya da Yirmi Kur’a İhtiyatlar Olayı’ndan üç buçuk ay sonra yürürlüğe girmişti.

Varlık vergisi, dönemin Başbakanı Şükrü Saracoğlu’nun şu sözleriyle yürürlüğe girmişti.

“Bu kanun aynı zamanda bir ihtilal kanunudur. Bize iktisadi istikbalimizi kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza hakim olan gayri Türk unsurları bu sayede bertaraf ederek Türk piyasasını Türk tüccarlarının ve Türklerin eline vereceğiz. İstanbul’daki gayrimenkullerin Türklere intikalini yine bu sayede temin edeceğiz. Gayrimenkullere tarh edilecek verginin ancak dörtte biri Türklere tahmil edilecektir. Valiliklere bu yolda hususi talimatlar verilecektir. Bu talimatlar hazırlanmıştır; çiftçiden alınan para hiçbir zaman % 5’ini tecavüz etmeyeceği gibi işine halel getirmeden vereceği para olacaktır. Gayrimenkul için de senelik kirası 2500 Liranın üstünde olmak şartı konmuştur. Türkler için vergi nispeti gayrı Türklerin vereceğinin ancak dörtte biri olacaktır. Kanunun ihtilal kokan tarafı budur. Ve bu gayrı Türklerin iktisadi tefevvuklarını nihayete erdirmeyi temin edecek bir kanun olacaktır.”  Konuşmada gayrı müslim değil, gayrı türk tanımları geçmektedir. Sonuç olarak, Varlık Vergisi bir hükümet politikasının sonucuydu.

Varlık vergisi sonucu çalışma kamplarına gönderilenlerin tamamı gayri müslim di.

Son olarak iddia edildiği gibi azınlıklara yönelik haksızlıklar, çifte standartlar uygulanmadı ise kötü hayat koşullarının ve yetersiz tıbbi bakımın olduğu Aşkale’ye gönderilen ve 20’den fazlasının hayatını kaybettiği 1,229 mükellefin hepsi neden gayri müslimdi?

‘Özür siyasi partilerin de ihtiyaç duyduğu bir özeleştiri mekanizmasıdır’

Sayın Artun Dayıoğlu, yazısını bitirirken, şu cümleleri sarfetmiş,

‘Günümüze gelirsek, geçmişle hesaplaşmak hatta özür dilemek insanlar gibi siyasi partilerin de ihtiyaç duyduğu bir özeleştiri mekanizmasıdır. Ancak siyasi partiler bu özürlerin kapsamını doğru belirleyemez ve özür dileyecekleri olayların doğrusunu halka anlatmazlarsa, yapılan özürler, tarihi yalanlarıyla kirletmek isteyen belli kesimlerin elinde, gerçek tarihi değiştirmenin birer argümanı haline gelir.’ Varlık Vergisi gerçek bir olaydır, 1,229 gayri müslim çalışma kamplarına gönderilmiştir. Aileleri tüm varlıklarından olmuş, çocukları babasız kalmışlardır. Varlık Vergisinin doğrusu budur. Halka anlatılması gerekenler, bu gerçeklerdir. Dediğiniz gibi geçmişle hesaplaşmak hatta özür dilemek insanlar gibi siyasi partilerin de ihtiyaç duyduğu bir özeleştiri mekanizmasıdır.


Kaynak 

2 Ekim 2020 Cuma

Hovsep Hayreni: Kafkasya’nın Dersim’i Dağlık Karabağ ve yüz yıllık Ermeni-Azeri uyuşmazlığı – 4

 Kafkasya’da tartışmalı bölgelerin kaderine batıda yaşanan gelişmeler ve Türk-Sovyet ilişkileri büyük etki yaptığı için, Dağlık Karabağ’a dönmeden bunları gözden geçirmeyi tamamlamak gerekir. 

Geçen bölümün sonunda 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’na değinmiştik. Hatırlatmakta yarar var ki, bu antlaşmanın öngördüğü Batı Ermenistan, kaba hatlarıyla daha önce Sovyet Rusya’nın tanımış olduğu “Türk Ermenistan’ı” ile aynıydı. Ermeni delegelerin başlangıçta daha geniş olan talepleri Paris Barış Konferansı’na katılan Kürtlerin çakışan talepleriyle bağdaştırılmaya çalışılmış ve sınırlarının daha sonra belirleneceği birleşik bağımsız bir Ermenistan ile Kürdistan üzerine mutabakat sağlanmıştı. Sonra bir dizi Kürt liderin bu antlaşmayı protesto edip Türklere bağlılıklarını ilan etmeleri nedeniyle, ikili bağımsızlık yerine; Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis vilayetlerinde -sınırlarını bilahare ABD Başkanı Wilson’un belirleyeceği- bağımsız bir Ermenistan (Sevr’in 88-93. Maddeleri), onun güneyine düşen ve bilahare Musul bölgesiyle birleşmesi mümkün olan Fırat’ın doğusunda da Kürdistan otonomisi (Sevr’in 62-64. Maddeleri) öngörülmüş, antlaşmanın uygulamaya girmesinden bir yıl sonra referandum yoluyla Kürtlerin de isterlerse Türkiye’den ayrılıp bağımsız olmalarına teorik olarak yeşil ışık yakılmıştı. Ermeni ulusu açısından Sevr’in anlamı soykırımla yitirilmiş olan başka yaşam alanları yerine tarihsel Batı Ermenistan’ın bir parçasının geri kazanılması olacaktı.

Ancak Rus ordusunun çekilmesinden beri oralar tekrar Türk hakimiyetine girmişti. Sevr’i imzalayan Osmanlı Hükümeti’nin ise İstanbul dışında bir hükmü yoktu. Küçük Asya’da inisiyatifi ele geçiren Kemalistlerin radikal karşıtlığı nedeniyle İstanbul’un rızası işe yaramıyordu. Böylece ilk önce Sovyet Rusya’nın, sonra da İngiltere ve müttefiklerinin kâğıt üzerinde tanıdıkları, fakat sırasıyla her iki tarafın da boşlukta bıraktığı bir durum ortaya çıkmıştı. Sevr Antlaşması’nın ilgili hükümleri tam da onu düzenleyen İngiltere ve müttefiklerinin yeni ihaneti sonucu ölü doğmuş oluyordu. Zira onlar aşağıdaki eşzamanlı gelişmeler içinde Sovyetlere yanaştığını gördükleri Kemalistleri teskin etmek ve Bolşevik ittifakından kopartmak için, büyük trajedisinde pay sahibi oldukları Ermeni halkının ümitlerini bir kez daha kurban edeceklerdi.

Kemalistlerin Ermenistan’ı işgal harekâtı öncesi
Sovyetlerden destek almak için kızıla bürünmeleri

İngiltere’nin 1920 yılı başlarından itibaren kaygı yaratan tutumuna karşı Sovyetlere yanaşmanın getireceği avantajları düşünen Kemalistler, dışardaki İttihatçı şeflerden Talat, Enver, Cemal, Halil Paşaların önceden kurmuş olduğu Bolşeviklerle ilişkileri bir süre onlarla beraber, sonra doğrudan Ankara merkezli olarak geliştirdiler.

O sıralar Bolşevikler emperyalizme karşı doğu halklarının her tür mücadelesini destekleme kararı almışlardı. Türk liderler de kendi politik hareketlerini “emperyalizme karşı milli kurtuluş savaşı” olarak lanse ediyorlardı. Özünde kendileri de emperyalist heveslere sahipken, bunun için Almanya’nın safında şevkle savaşa girmişken, yenilgiye uğrayıp kısmi bir işgale maruz kalınca mazlum rolüne bürünmüş ve “anti-emperyalist” kesilmişlerdi. Onların bu kavramda buldukları asıl anlam “gâvura karşı” olmaktı. Bunun da esası kendi içindeki Hristiyanlara düşmanlıktı.

Galip devletlerin işgal eylemini belli uzlaşmalarla sona erdirilebilir gördükleri için ön planda sorun etmiyor, kritik bölgelerde duruma hâkim olduktan sonra onlarla savaşmadan ekonomik imtiyazlar karşılığında anlaşmayı umuyorlardı. Önde gelen hedefleri ise, soykırıma uğratılmış Hristiyan halklardan hayatta kalanların geri dönüşünü önlemek, onların muhtemel kazanımlarını sabote etmek, mütarekeden sonra Kilikya’da toplanan sürgün Ermenileri yeniden kırıp dışarı atmak, Pontos’ta kalmış olan Rumları imha ve tasfiye etmek, bir ara işgal edip sonra boşaltmaya mecbur kaldıkları Kars ve çevresini tekrar fethetmek, mümkün olursa Doğu Ermenistan’ı haritadan silmek, Ege’de Yunan ordusunu geri püskürtüp İzmir’i Rum ve Ermenilerden arındırmak, gasp edilmiş Hristiyan mülklerinin üzerine kalıcı şekilde oturmak ve geriye kalan nüfuslarını da her yolla tasfiye edip bitirmekti.

Batının dayattığı Sevr’i boşa çıkartma amacıyla Sovyetlerden maddi destek bulmaya çalışırken, Bolşevizm’e yanaşma manevrasının her iki taraf üzerinde kendileri lehine etkiler yapacağını hesap ediyorlardı. Batının bundan duyacağı kaygıyla “Aman, daha fazla karşıya itmeyelim” refleksini, Rusya’nın ise “Bu yakınlaşmanın değerini bilip daha çok yardımcı olmalıyız” anlayışını geliştireceği yönünde bir öngörüye sahiplerdi.

Sovyetlerin desteğini garantiye almak için İttihatçı ve Kemalistler “Bolşevizm’e bağlanma” yolunda mesajlar da vermeye başlamışlardı. 1920 yaz aylarında Karabekir gibi İslami yönü ağır basan bir paşa “Kur’an-ı Kerim… bizce malum ne kadar Bolşevik prensipleri varsa hep ihtiva ediyor” diyerek, ordu birliklerine ve halka bu fikri yaymayı, yavaş yavaş hazmettirmeyi savunuyordu. Sevr’in yarattığı korku karşısında “Bolşevikliğin kesin ve yakın bir felaketten kurtuluş çaresi” olduğu kanaati gelişmekte, bunun için rol yapmanın ötesinde İslami Bolşevizm adına bir projenin zemin hazırlıkları da gerekli görülmekteydi. İpler kendi ellerinde olduğu sürece bir sorun olmazdı.

1-7 Eylül 1920’de Komintern tarafından Bakü’de düzenlenen Doğu Halkları Kurultayı’na Enver Paşa ve başka firari İttihatçılar tam takım katılırken Ankara’nın temsilcisi İbrahim Tali Öngören de hazır bulunuyordu. Toplantıda konuşan Türkler emperyalizme karşı ateşli nutuklar çekip dünya devrimine atıflar yaparken delegeler arasında Pan-İslamist ve Turancı kulis çalışmaları yürütmeyi de ihmal etmiyorlardı. Komintern’in Uzak Doğu’dan Afrika’ya emperyalist devletlerle problemi olan bütün milletleri ve akımları kendi etrafında toparlama siyaseti hayli pragmatik yürütüldüğü için böyle tuhaf görüntüler doğuruyor, soykırım failleri özgürlükçü, devrimci, hatta kızıl oluyordu.

Kurultayda İbrahim Tali’nin Zinovyev’e verdiği söze bağlı olarak, onun dönüşünden sonra M. Kemal’in onayı ile Ankara’da bazı mebusların ve paşaların önayak oldukları bir Türkiye Komünist Fırkası da kurulmuştu. Bakü’deki TKP’nin lideri Mustafa Suphi’nin ülkeye geliş çabası ise kendilerine alternatif olmasın diye bir komployla karşılanacak ve Suphi dahil 15 TKP kadrosu Karadeniz’de boğulacaktı. M. Suphi ve arkadaşlarının da milli amaçları ön planda tutmalarına rağmen hunharca tasfiye edilmeleri, komünizme salt siyasi bir taktik olarak değil, ideolojik olarak da bağlanmış görülmeleri nedeniyle tehlikeli bulunmalarından kaynaklanıyordu.

Bakü’nün stratejik çıkar hesabıyla Sovyetleştiği, Ankara’nın da özünde ikili oynamasına rağmen taktik olarak Sovyet dostluğunu öne çıkarttığı bu dönem, Yerevan’daki Taşnak hükümeti ise 1. Dünya Savaşı’nın bitiminden beri güdümüne girdiği İngiltere ve müttefiklerine sadık kalıyor, Ermeni meselesinde bütün ümidini onlara bağlıyor, Rusya’da aynı sebeple karşı-devrimci güçleri destekliyor, Ermenistan içinde Mayıs ayaklanmasının da etkisiyle Bolşevik karşıtı tavrını sertleştiriyor, böylece Türklerin taktik esnekliğinden yoksun ve Moskova’yı etkileme bakımından bütünüyle dezavantajlı bir siyaset izliyordu. Bu durum ikinci Türk saldırısı karşısında Taşnak yönetiminin tutunma şansını sıfıra indirecekti.

İki yıl önce Rus çekilmesini izleyen saldırıyla Türkler Gümrü’ye kadar olan Ermeni bölgelerini işgal etmiş, ancak Mondros Mütarekesi Osmanlı devletini savaştan önceki sınırlara geri çekilmeye zorlayınca Gümrü yanında Kars, Iğdır, Sarıkamış yöreleri Ermenistan’a bağlanmıştı. Mütareke şartlarına göre Oltu’nun da boşaltılması gerekirken Türkler burayı Kars’a yönelik yeni saldırı için bir mevzi olarak elde tutmaya çalışıyordu. İkinci saldırıyı Kemalist yönetim çoktan düşünmesine rağmen, kendi çekilmeleri ardından bir süre İngiliz askerleri o hatlarda bulunduğu için onların tahliyesini gözetiyordu. Bununla aynı zamanda Sovyetlerden maddi yardım almaya yönelmişti. Her iki durum hasıl oluncaya kadar beklemede kalacak, Sevr’in imzalanmasından sonra Sovyet yardımını da alarak güvenli şekilde harekete geçecekti.

1920 yılı yazında bu zemini hazırlamak için Ankara adına Bekir Sami başkanlığındaki diplomatik heyet Moskova’ya yollandı. M. Kemal önceden mektuplu başvuruyla güya “Batı cephesinde Antant devletlerine karşı kullanmak üzere” para, silah ve cephane yardımı talep etmişti. Temmuz sonuna doğru Moskova’ya ulaşan Bekir Sami’nin heyeti Çiçerin tarafından kabul ediliyor ve bir ay süren görüşmelerden sonra 24 Ağustos’ta bir anlaşma planı imzalanıyordu. Bunun Türkler açısından en önemli yanı Sovyetlerden gelecek yardımlar için Nahçıvan üzerinden demiryolu ulaşımının sağlanması ve Azerbaycan’la da engelsiz bir iletişimin kurulmasıydı. Türk heyeti Moskova görüşmelerinde Kafkasya’nın tartışmalı bölgelerinin Azerbaycan lehine çözülmesi için baskı yapmayı da ihmal etmemişti.

Çiçerin’in yardımcısı Lev Karakhan, görüşmeler sırasında Türklere cazip bir teklif de getirir. O sıralar Bakü’de esir bulunan 70 İngiliz askerini İngiltere’nin kendilerinden talep ettiğini, kendilerinin de “Azerbaycan bağımsız bir devlettir, sorunu onlarla halledin” dediklerini, sonra bu esirleri Malta’da tutuklu bulunan Türklerle değiştirmeyi akıl edip Azerilerle konuştuklarını, eğer ki Ankara’dan serbest bırakılması istenen Türklerle ilgili Azerbaycan’ı zora sokmayacak bir liste verilirse, özellikle Kemalist hareketle ilişkili olanları İngiliz esirlerle takas etmenin mümkün olacağını belirtir. Bu bilgiyi aktaran Ermeni kaynağı referans olarak Bekir Sami heyetinde bulunan Ali Fuat Cebesoy’un yazılı hatıralarını gösteriyor. Sonra bilindiği gibi Malta’da tutulan soykırım ve savaş suçlusu İttihatçı kadroların hepsi ayrımsız serbest bırakıldılar ve onların çoğu da Kemalist harekete aktif şekilde güç verdiler. Sovyetler adına milliyetçi Türklere yapılan bu jeste aracılık eden Karakhan’ın Ermeni milletinden oluşu da işin ayrı bir ironik yönüdür.

Görüşmeler sırasında Türk heyeti için sevimsiz olan şey ise, Dışişleri Komiseri Çiçerin’in Bitlis, Van ve Muş’tan bir kısım toprağın Ermenistan’a verilmesini istemesi, bunun Ermeni halkına rahat bir nefes aldırmak için önemli olduğunu ve daha önce Halil Paşa aracılığıyla bu istemin Ankara’ya iletildiğini belirtmesi olur. Cebesoy bunu Rusların kendilerine yapacakları yardım karşılığında, bir süre sonra yutacakları Ermenistan lehine taviz kopartmak istediklerine yorar. Onun hatırasını aktaran Ermeni yazar Gabriel Lazyan ise Çiçerin’in şahsi görüşünü bir yana bırakarak, adına hareket ettiği Sovyetlerin bu yolla Türkleri ürkütüp kendilerine bağımlı kılmayı denediklerini, yani Batı Ermenistan’a dair talepleri yalnızca koz olarak kullandıkları kanaatini belirtiyor.

Bekir Sami’den sonra Yusuf Kemal’le beraber Moskova temaslarını sürdüren Rıza Nur’un anlattığı da ilginçtir. O da yardım konusunu görüşürken Çiçerin’in kendilerine “Önce Van’ı Ermenilere verin, sonra gelin konuşalım” dediğini, bunun üzerine Stalin’den görüşme talep ettiklerini, Stalin’in bu hikâyeyi duyunca hemen telefona sarılıp Çiçerin’e sert çıkışmalar yaptığını, sonra kendilerine dönerek “Gidin alın parayı” dediğini, kabul edilen 1 milyon altın Ruble’nin yarısını hemen alıp Karabekir’e götürdüklerini anlatıyor.

Kemalistlerin Sovyet yardımını kullandıktan sonra Antant devletlerinden yana dümen kırdıkları 1921 yılı başlarında bile Stalin, Çiçerin’in tekrar eden benzer notalarını “ahmakça provokasyon” sayıp öfkeyle karşılamış ve “Bu Ermeni emperyalist talepleri bizim taleplerimiz olamaz. Milliyetçi Ermenilerin telkinleriyle Türklere telgraflar çekmeyi Çiçerin’e yasaklamak gerekir” diye yazmıştır. Soykırıma uğramış bir halkın çalınan yurdundan bir parçayı geri istemesini “emperyalist” saymanın vicdanlı olmadığı açıktır. O dönem Türkler içinde bile yurtsuz bırakılan Ermenilerin yerleşimi için küçücük Ermenistan Cumhuriyeti’nin yetersizliğini kabul ederek batı sınırlarından bir kısım toprağın ona birleştirilmesini savunanlar olmuştur. Böyle bir önermeyi 4 Ağustos 1919 tarihli Yeni Sabah’ta yazan Ahmet Emin Yalman “Böylece Ermeniler bir parça vatana sahip olsun ve biz de şu Ermeni meselesinden ve onunla alakalı baş ağrılarından ebediyen kurtulalım” demiştir. Stalin’in bu konuda gösterdiği tutumun ayrımsız her tür milliyetçiliğe karşıtlıkla açıklanabilmesi de imkânsız. Bunları ilerde Dağlık Karabağ’ın statüsüne dair onun tayin edici rolünü değerlendirirken akılda tutmak gerekir.

Turancı Türk işgali, Kızıl Ordu Müdahalesi ve
Ermenistan’ı yok oluştan kurtaran Sovyetleşme

Rıza Nur yukarda bahsedilen Sovyet yardımını yetiştirmekle Karabekir kumandasındaki ordunun eksiklerinin giderildiğini ve ondan sonra saldırıya geçtiklerini anlatıyor. Geciken anlaşma haberinin sabırsızlıkla beklendiği Büyük Millet Meclisi’nde 2 Eylül 1920 günü “Azerbaycan’la irtibat kurmak ve Ermenistan için bir oldu bitti yaratmak Moskova’nın mutabakatına bağlanmamalı, ortaya çıkan ilk fırsattan istifade edilmeli” kararı alınır. Daha önce Temmuz ayında Ankara ile Yerevan arasında karşılıklı diplomatik notalar gidip gelmiştir. Kemalistler hukuksuz şekilde elde tutmaya devam ettikleri Oltu ile yetinmeyip Kars ve Ardahan’ın da kendilerine verilmesini isterken, Taşnak hükümeti bunu reddeder ve askeri güçleriyle Oltu’ya hakim olma çabası içinde bulunur. Bu vesileyle yaşanan çatışmalar Türklere genel saldırı için aradıkları bahaneyi verir. Bekir Sami’nin imzalamış olduğu anlaşmanın merak edilen metni 18 Eylül’de Ankara’ya ulaştırılır. 23 Eylül’de ise (kimi kaynaklarda 28 Eylül) Türk ordusu resmi savaş ilanı yapmadan Ermenistan’a karşı kapsamlı saldırıya geçer.

Bu şekilde girişilen işgal harekâtı “Antant devletlerine karşı” gösteriliyor, “Ermenileri Taşnaklardan kurtarma” amacı ilan ediliyor ve Karabekir’in orduları kızıl sembollere bürünüyordu. Bu hilekâr saldırganlık öte yanda yine Ermenistan’a karşı vaziyet alan Narimanov’un “Kızıl Türklerin yardımıyla Nahçıvan, Zangezur ve Karabağ’a hâkim olma” arayışına karşılık geliyordu. Kemalist orduların bu büyük doğu seferi, batıdaki Türk-Yunan cephesinden farklı olarak Türklerin dünya savaşından önce bile hükümran olmadıkları topraklara yönelik yayılmacı bir hamlesiydi. Bununla, birinci olarak 1915 yılı başlarında Sarıkamış yenilgisiyle, ikinci olarak 1918 yılı sonlarında genel yenilgiyle başarısız kalan Turancı emperyalist stratejinin üçüncü bir denemesine girişilmişti. Bir yerde durdurulmazsa daha ileriye gitmeyi, Ermenistan’ı yutmayı, Azerbaycan’la birleşmeyi ve onu sahte Sovyet kılıfından çıkartıp özüne döndürerek eski hayali gerçek yapmayı da amaçlıyordu. Bunu daha taarruza başlamadan önce 14 Eylül tarihli Ali Fuat Paşa’ya mektubunda M. Kemal Paşa “Azerbaycan’ı Türkiye’yle birleştirmek üzere elverişli şartlarda Ermenilere karşı savaşa başlamak” şeklinde ifade etmişti.

Karabekir’in cılız Ermenistan’a karşı 50 bin askerle giriştiği yıkıcı saldırı Eylül ayı sonlarında Oltu, Sarıkamış, Kağızman hatlarından başlayarak tarihteki barbarlık örneklerine taş çıkartır şekilde ilerledi. 30 Ekim’de Kars’ı, 7 Kasım’da Gümrü’yü işgal ettiler. Kars gibi müstahkem bir kale kentin kolayca işgal edilebilmesinde Ermeni savunmasının kötü organize oluşu büyük rol oynamıştı. Önceki işgal hatlarından kaçıp Kars’a sığınmış olan Ermeni göçmenler de burada şehir halkıyla beraber kırıldı. Türk ordusunun Kars, Artvin, Ardahan, Gümrü şehirleri ve kırsal yörelerinde yaptığı katliam, kılıçtan geçirilen sivillerin 100 bini aşan sayısıyla yeni bir soykırıma dönüşürken, yağma ve yıkımın toplam maliyeti 18 milyon Rubleye varıyordu. Buralardan ele geçirilen yüklü ganimet Erzurum’a doğru gönderilmekteydi. Şehirlerin yanında 140 köy yıkıma uğratılmıştı. Esir alınanlar ise açlıktan ve soğuktan ölüme terkediliyordu.

Saldırıların daha başlangıcı sayılacak 9 Ekim 1920 tarihinde bu gelişmeye dikkat çeken Lenin şöyle diyordu: “Son zamanlar Türklerin Ermenistan üzerine saldırısı Batum’u işgal etme amacını taşıyor. Ondan sonra Bakü’yü de hedeflemesi mümkündür. Biz bu konuda azami dikkati göstermek zorundayız”. Daha sonraları 21 Aralık 1920 tarihli bir kongre konuşmasında da “Türklerin Ermenistan’a saldırısı peşinen bize de yönelmişti” diyecek ve Kemalistleri betimlemek için onları Rus siyasetindeki “Kadetlere, Oktobristlere, Nasyonalistlere” benzeterek “bunlar bizi Antant’a satmaya hazırdırlar” diye ekleyecekti.

Saldırıya geçmeden önce Moskova’dan hem maddi yardım, hem Azerbaycan’la ulaşım güvencesi alan Türklerin, hangi derinlikte bir işgale girişeceklerini açık etmemiş olsalar bile, Doğu Ermenistan’a yönelik kötü niyetlerini bütünüyle saklayabilmiş olmaları pek mümkün değil. Kimi kaynaklarda sınırlı bir saldırıya Sovyet yönetiminin karışmayacağı şeklinde sözlü bir mutabakatın da olduğu belirtiliyor. Bunun kanıtı olmamakla beraber, batıdan Türk saldırısının zayıf düşüreceği Taşnak yönetimini Kızıl Ordu müdahalesiyle devirme yönünde bir hesabın yapılmış olması muhtemeldir. Heyetlerin görüşmelerini anlatan kaynaklarda Çiçerin ve Stalin gibi doğrudan muhatap olanların şahsi tutum ve eğilimleri açıkça okunabilse de, Lenin’in tavrı pek net belli olmuyor. Ama Antant devletlerine karşı Türkiye’yi destekleme ve maddi yardım gibi esasa ilişkin kararlar şüphesiz ki onun öncülüğünde alınmış ve onayından geçmişti. Yukardaki beyanlarından anlaşılması gereken onun bu son durumda Kemalistlere biçtikleri “ilerici” payelerin yanlışlığını açıkça görmeye başladığı ve daha temkinli davranma noktasına geldiğidir.

Lenin’in uyarı ve direktifleriyle olsa gerek, Rusya’nın Gürcistan’daki temsilcisi Kirov, Ermenistan’daki temsilcisi Legran ve Dışişleri Komiseri Çiçerin yoğun yazışmalar yaparak, henüz gerçekleşmeden önce Türklerin Kars ve Gümrü’yü, Ardahan ve Batum’u işgal etme ihtimaline karşı bu ülkelerin hükümetleriyle anlaşma yolu arıyorlardı.

Başından beri yanlış ata oynayan ve üstelik kendini tek seçeneğe mahkum etmiş olan Taşnak hükümeti, Türk saldırısı başlayınca aktif desteğini talep ettiği İngiltere ve Milletler Cemiyeti tarafından hiç bir yardım görmedi. Kafkasya’da etkinlik kurduğu süre boyunca bu bölgeyi Sovyetlere karşı bir saldırı üssüne dönüştürmek isteyen İngiltere, tamamını elde edemezken hiç değilse Sovyet Rusya ve Azerbaycan ile Türkiye arasında bir tampon olarak Ermenistan kartını oynamayı deneyebilirdi, ama öyle anlaşılıyor ki biraz büyütülme halinde bile küçük kalacak bir Ermenistan yerine büyükçe bir Türkiye’yi hem tampon, hem de saldırı üssüne dönüştürmeyi stratejik açıdan daha hesaplı gördü. Böylece ortada bırakılan Taşnak yönetimi sonradan Sovyet desteğine sığınmayı akıl edip buna yönelince de İngilizler caydırıcı olmaya çalışacaktı.

11 Ekim’de Yerevan’a gelen Legran Sovyet korumasını sağlamak için Ermenistan’ın Sevr Antlaşması’ndan vazgeçmesini, Türkiye ile demiryolu ulaşımına imkan vermesini, komşularla sınır tartışmalarının çözümünü Sovyet Rusya’nın hakemliğine bırakmasını öneriyordu. Taşnak hükümetinin görüşmeyi kabul etmesi üzerine Legran ve Levon Şant heyetleri arasında yapılan müzakere sonucu 28 Ekim’de bir anlaşma taslağı imzalandı.

Hükümetlerin onayına sunulacak olan bu anlaşma planına göre Sovyet Rusya ve Azerbaycan tartışmalı bölgelerden Nahçıvan ve Zangezur’un Ermenistan Cumhuriyeti’ne ait olduğunu kabul edecek ve kendi askerlerini bu bölgelerden çekeceklerdi. Karabağ meselesi ve başka bazı yerler sonra görüşülecekti. Sovyet Rusya Ermenistan halkının yaşadığı dramatik ve sefil durumu dikkate alarak 2,5 milyon ruble karşılıksız yardım yapacaktı. Ermenistan hükümeti, Batı Ermenistan bölgelerine dair sorunları Türkiye Hükümeti’yle dostane şekilde çözme anlayışıyla Sovyet Rusya hükümetinin aracılığını bazı şartlarla kabul edecekti. Bu şartlar, Türkiye’nin 1914’teki Rus-Türk sınırına kadar askerlerini çekmesi, Brest-Litovsk ve Batum antlaşmalarından vazgeçmesi, ayrıca Sovyet Rusya’nın kabul ettiği sınırlar dahilinde Ermenistan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını tanımasıydı. Ve tabii bu şartlar kabul edilirse Ermenistan da Sevr’den vazgeçecekti.

Burada görülen seçenek, Ermenistan’ın bağımsız kalması ve bazı toprak kazanımlarıyla beraber Sovyet desteğine sahip olmasıdır. Ne var ki Legran Moskova’ya dönünceye kadar Kars Türklerin eline geçmişti ve artık Rusya istese bile Türklere bu temelde hakemlik dayatamazdı. Böylece Legran’ın yaptığı anlaşma daha onaylanmadan hükümsüz oluyordu. Bu tür bir anlaşma Türklerin saldırıya geçmesinden önce sağlanmış olsa durum farklı olabilirdi. Bir defa saldırıya yol verildikten sonra artık çok geçti. Ermenistan’ın yok olmaktan kurtuluşu için geriye tek seçenek kalıyordu. O da Kızıl Ordu’nun açık desteği ya da doğrudan müdahalesi.

Kars’tan sonra Gümrü’nün düştüğü aşamada Çiçerin Sovyet askeri desteğini öneriyordu. Legran da “Kızıl Orduyu sokalım, bundan iyi barikat olmaz Türklere karşı” diyordu. Fakat Kızıl Ordu’nun Ermenistan’a girmesi halinde iktidarın Bolşeviklere geçeceğini hisseden Taşnaklar buna yanıt vermiyor ve Sovyetlerle anlaşmak yerine en kötü şartlarda bir barış için Türkler’in insafına sığınmayı tercih ediyordu. Son derece yıpranmış olan hükümetin başındaki H. Kaçaznuni istifa edip Türklerle müzakereyi S. Vratsyan başkanlığında yeni kabineye havale etti. Bu arada Sovyet liderleri tarafından iktidarı almaya yöneltilen Ermeni Bolşevikleri, Mayıs ayaklanmasının yenilmesinden sonra dışarıya dağılmış olan lider kadrolarıyla Bakü’de bir Devrimci Komite oluşturup kuzey-doğudan Kızıl Ordu desteğiyle Ermenistan’a girmek üzere harekete geçmişlerdi.

29 Kasım günü küçük bir Kızıl Ordu birliği eşliğinde sınırı geçip İçevan’a girer girmez “Ermenistan’ın Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne dönüştüğü”nü ilan ettiler. Gerçekte henüz iktidarı almış değillerdi. 30 Kasım’da Dilican’a girdiklerinde Lenin’e telgraf çekip iktidarın alınmak üzere olduğunu bildirdiler. Taşnakların kötü yönetimine tepki duyan, ayrıca Türk tehditi karşısında kaygılı olan halk ve askerler Bolşeviklerin safına geçiyordu. Bununla birlikte bazı kargaşalıklar da görülmüştü. Yerevan’a daha güvenli girebilmek için Kızıl Ordunun asıl gücü beklendi. Dilican’dan Yerevan’a ancak 3 Aralık’ta hareket edilecekti. Ama bundan önce Legran hükümet yetkilileriyle görüşmeler yapmış ve iktidarı kansız teslim etmeye onları ikna etmişti. Taşnak yönetimi Ermenistan’ın bağımsızlığını koruması kaydıyla sovyetleşmesini kabul ediyordu. 2 Aralıkta yapılan bu anlaşma üzerine Orconikidze Lenin’e haberi müjdeliyor ve Lenin de Ermenistan’ın Sovyetleşmesini kutlayan bir mesaj yayınlıyordu. Öte yanda yine aynı gün (2 Aralık 1920) A. Khadisyan başkanlığındaki Taşnak heyeti Türklerle Gümrü Antlaşması’nı imzaladı. Bu çakışma son derece ilginç ve düşündürücüydü. Zira antlaşmada Türklerin dayattığı kabul edilemez şartlar “bizim artık yetkimiz yok, yeni yönetimle görüşürsünüz” gibi bir açıklamayla karşılanmak yerine, bütün ağırlığı ve aşağılayıcı yönleriyle kabul edilmişti.

Sovyet Ermeni tarihçileri Taşnakları iktidardan düşmüşken Türklere fazladan tavizler veren rezil bir anlaşma yaptıkları yönünde eleştirirken, Taşnak yazarları ise o anda henüz iktidarın Bolşeviklere geçmiş olmadığını veya heyetin bundan haberi olmadığını ileri sürüyorlar. Oysa 1 Aralıkta Vratsyan’ın, 2 Aralıkta da Dro’nun Khadisyan’ı telefonla durumdan haberdar ettikleri bilgisi var. Khadisyan temsil ettiği hükümetin düştüğünü kesin öğrenmiş değilse bile bunun an meselesi olduğunu duymuş olmalıdır. Ortadaki belirsizlik Taşnak yönetiminin artık düştü düşecek durumdayken Türklerle anlaşma imzalayıp son derece aleyhte şartları kabul etmesinin anlamını değiştirmiyor. Bir süre sonra iktidarı geri alma çabası da dikkate alınırsa “yetkisiz olduğunu bile bile öyle bir anlaşmayı imzalamakta ne çıkarı vardı?” sorusu mantıki cevabını bulmuş olur.

Gümrü Antlaşması doğal olarak ne Sovyet Ermenistan’ı, ne de Sovyet Rusya’sı tarafından tanındı. Sonradan Türk tarihçi ve siyasetçileri onu ne kadar geçerli göstermeye çalışsa da geçersizliğini ilerdeki antlaşmalar belgeliyordu. Ermenistan’ın Sovyetleşmesi Türk saldırısının başlangıç evresinde olsa Kars kaybedilmemiş olurdu. Kızıl Ordu’nun gecikmeli müdahalesi yine de Türk işgalinin daha ileri gitmesini önleyip Doğu Ermenistan’ın önemli bir bölümünde Ermeni halkının varlığını sürdürmesine imkan verdi. Ama Türkler Sovyet baskısına rağmen Gümrü’den çıkmaya niyetli görünmüyor ve bunu mecbur edecek olan yeni bir anlaşmayı istemedikleri için Moskova’ya heyet göndermeyi geciktiriyorlardı. 1921 Şubatı’nda Ermenistan’da isyan çıkartan Taşnakların iktidarı geri alma macerasına destek olma, Gürcistan’da Menşeviklerin düşmesini geciktirme gibi kurnaz taktiklerle geçici müttefikler de arayarak Kafkasya’da yayılma çabasını sürdürüyorlardı. Stalin, Radek, Zinovyev, Mıdivani gibi liderlerin kayırmacı tutumu da buna cesaret veriyordu.

16 Mart’ta imzalanan Moskova Antlaşması ile belli yerlerden çekilmeleri gerekirken Karabekir’in orduları bir ileri hamle daha yaparak 17 Mart’ta Batum’u işgal ediyor, o sıralar devrilmiş Menşevik hükümetiyle beraber Tiflis’ten kaçıp Batum’a gelen Türk diplomat-subay Kazım Dirik, Batum’u Türkiye’nin bir vilayeti ve kendini de onun valisi ilan ediyordu. Çok geçmeden bu işgal Bolşevik yeni yönetimin safına geçen Gürcü ordusu ve Kızıl Ordu tarafından kırıldı. Gümrü’deki Türk işgali ise Moskova Antlaşması’nın açık hükmüne rağmen kaldırılmıyor ve Karabekir Sovyet Ermenistanı’na karşı yeni bir savaş tehdidinde bulunuyordu. Sonunda Çiçerin “Sovyet Ermenistanı’na açılacak savaş Sovyet Rusya’ya açılmış sayılır” diye uyarıyor, 11. Kızıl Ordu adına Orconikidze de Karabekir’e ültimatom veriyor ve ancak 22 Nisan 1921’de Türk Ordusu Gümrü’yü boşaltıyordu. Tabii, cephanelikleri havaya uçurup son bir yağma da yaparak…

Enverci macerayı sürdüren Kemalistler böylece kısmi bir kazanımla (Oltu, Sarıkamış, Kars, Iğdır, Ardahan, Artvin) yetinmek zorunda kaldılar. Ama onların Kafkasya’daki tartışmalı bölgelerde Türklük lehine sonuçlar çıkartmaya yönelik çabaları devam edecekti.

Not:

Asıl konumuz olan Karabağ’a dönebilmek için 1920 yılı zarfındaki gelişmeleri biraz kapsamlı gözden geçirmekle belki okuyucuyu yormuş oldum. Fakat bu yalnız o gün tartışmalı bölgeler konusunda alınan kararların arka planını anlamaya değil, bugünlere uzanan Dağlık Karabağ sorununa Türkiye’nin müdahil olma tarzının nasıl bir gelenekten ileri geldiğini kavramaya da hizmet edecektir sanıyorum. Bir sonraki bölümde artık doğrudan şu başlıklara geçmek üzere bir kez daha limite ulaşan bölümü noktalıyorum:

Sovyetlerin Kemalistlerle dostluğu korumak için Ermeni halkının kesesinden verdiği tavizler;

Kars’ın Türkiye’ye hediye bırakılması, Nahçıvan’ın Azerbaycan’a bağlanması;

Stalin’in darbe gibi şahsi tasarrufuyla Dağlık Karabağ’ın da Azerbaycan’a bağlanması;

Kızıl Kürdistan’ın kurulup lağvedilmesi ve bunun anlamı;

Karabağ Ermenilerinin mağduriyeti ve Sovyet döneminde süregiden talepleri.

Bölümün kaynakçası:

-Hrant Abrahamyan, Artsakhyan Goyamard (Artsakh’ın Varoluş Savaşı), Yerevan-1991;

-Recep Maraşlı, Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı, Peri Yayınları- 2008;

-M. V. Arzumanyan, Daravor Goyamard (Yüz yıllık Varoluş Savaşı), Yerevan-1989;

-Emel Akal, Milli Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve Bolşevizm, İletişim Yayınları-2012;

-Gabriel Lazyan, Hayastan yev Hay Datı, Hay yev Rus Haraberutyunneri Luysin Tak (Ermeni ve Rus İlişkileri Işığında Ermenistan ve Ermeni Davası), Yerevan-1991;

-Y. Ğ. Sarkısyan, Turkiyan yev Nıra Nıvacoğakan Kağakaganutyunı Andrkovkasum (Türkiye ve Onun Güney Kafkasya’daki İşgalci Siyaseti), Yerevan-1964;

-Dr. Agop Karakaya, Khorhrtayin Hayastani Himnargutyunı (Sovyetik Ermenistan’ın Kuruluşu), Vahagn, Edité par la Société des Nouvelles Editions de l’EPI d’OR, Nov-Déc. 1987-N° 245;

-M. Kalman, Batı-Ermenistan (Kürt İlişkileri) ve Jenosid, Zel Yayıncılık-1994;

-Patrick Donabédian & Claude Mutafian, Artsakh/Histoire du Karabagh, Sevig Press-1991;

-Dz. B. Ağayan, Hoktemberı yev Hay Joğovırti Azadagrakan Baykarı (Ekim Devrimi ve Ermeni Halkının Kurtuluş Mücadelesi), Yerevan-1982;

-Zarevant (Zaven Nalbantyan), Miyatsyal Ankakh Turania (Birleşik Bağımsız Turan), Yerevan-1993;

-A. M. Aleksandryan, Kars 1920-1921, Yerevan-1986

-C. S. Kirakosyan & R. G. Sahakyan, Hayastanı Micazgayin Divanagitutyan yev Sovetakan Artakin Kağakaganutyan Pastatğterum (Uluslararası Diplomasi ve Sovyet Dış Siyaseti Belgelerinde Ermenistan) 1828-1923, Yerevan-1972.

Kaynak: artigercek.com
......
Kaynak: Yakın Doğu Yazıları 

6 Eylül 2020 Pazar

“Vur dediler vurduk, kır dediler kırdık"

 

6-7 Eylül pogromunun üzerinden 64 yıl geçti. Aralarında din adamlarının da bulunduğu ortamda çok insanın hayatını kaybettiği, öncelikli Rumlar sonra da Ermeniler olmak üzere olmak üzere gayrimüslim toplumların dehşet günleri yaşadığı bu pogromla ilgili hala kamuoyuna mal olmamış belgeleri var. Araştırmacılar Hüsnü Gürbey ve Mahsuni Gül dönemin Anadolu Ajansı çalışanı Selçuk Emre'nin o vakitler yazdığı bir rapordan yola çıkarak o iki günde neler yaşandığına ışık tutuyor.

 


HÜSNÜ GÜRBEY-MAHSUNİ GÜL

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı'nda bulduğumuz iki yeni belgenin (1) birincisinde; olayın bir tanığı olan ve Anadolu Ajansı kadrosunda gözüken Selçuk Emre'den, İstanbul Valisi Ord. F. Kerim Gökay, şu istekte bulunur:
“6-7 Eylül hadise Vilayette ile zamanlardaki günü müşahadelerinizi (gözlemlerinizi) yazılı olarak bildirmenizi rica ederim. 14/12/1955
İstanbul Valisi / İmza ”

Selçuk Emre sunduğumuz raporu hazırlar. Rapor çok sade bir dille ve olayları hiç abartmadan olduğu gibi aktarır. Ayrıca raporda geçen olayların, yine aynı arşivde bulduğumuz “İstanbul Merkez Kumandanlığı Nöb. Subaylığı, sayı: 73 806 ve 7/9/1955 ”ve müteakip tarihlerde aşağıda belirtilenlerla ilgili göstermesi bakımından başka bir önem kazanır.
Bu rapor, üzerinde durulması gereken beş soru hakkında kesin, net ve doğru cevap verir. Şöyle ki:

1-Olaylar hükümet bilgisi dahilinde Özel Harp Dairesi (kontr-gerilla) tarafından provokasyon sipariş düzenlenmiştir
Selanik'te olan-bitenin ne olduğu biliniyor, İstanbul'daki gelişmelerde de bu tezi doğrulamaktadır. Gerçekten gelişmeleri kapsamında analiz edildiğinde, olayların provokasyon amaçlı kontr-gerilla bilgisi dahilinde yer almaktadır. Provokasyon, sadece Selanik'te Atatürk'ün evinin bahçesine ses bombasının atılmasıyla rastlanmamıştır; İstanbul'da kitle içinde, kitleyi yönlendiren hava değişimli Topçu Kıdemli Yüzbaşı Hamdi Özkanlı isimli bir subay ile birlikte dört sivil daha tespit edilip tutuklanmış ve tutuklular korgeneral soru üzerine formalite icabı bir sorgulamadan geçirildikten sonra aynı gece serbest bırakılmışlardır. Bu çok önemli bir kanıttır ve biz bu kanıtı, “İstanbul Merkez Kumandanlığı” tarafından tutulan tutanaktan anlıyoruz. (2)
Merkez Kumandanlığına getirilen beş kişi (ki aralarında Hv değişimli Üst. Kd. Yzb. Hamdi Özkanlı da var) Korgeneralin emir şifahi olarak sorgusu yapılarak serbest bırakılır. Bunlardan birisinin Yüzbaşı olduğu biliniyor, acaba diğer dört kişi kimdi? Muhtemelen Kontr-gerillanın sivil unsurlarıdır.

Türkiye'de onun Basın dönem-MİT-Kontr-gerilla iç geçmiş ve birlikte çalışmışlardır. Şimdi görüldüğü gibi kontr-gerilla ajanları kitleyi yönlendirirken, İstanbul Ekspres gazetesi de üste yıldırım baskılar yapmak halkı galeyana getirmekte ve sokaklara dökmektedir. Halk bir kere sokaklara dökülmesin, sokaklara dökülen halkı coşturmak ve yönlendirmek, onlar için sorun olmayacaktı.

2-Hükümet bu eylemi yapmakla neyi amaçlamıştır? 
Türkiye'nin o güne kadar Kıbrıs diye bir sorunu yoktu. İngiltere, artan Rum toplumsal muhalefetine karşı, Kıbrıs'taki üslerinin varlığını kalıcı ve yasal hale getirmek için Türk toplumunu dengeleyici unsur olarak kullanmakdu; bu Kıbrıs'ın statüsünü belirlemek için Londra'da Yunanistan ve Türkiye'nin de katılacağı bir konferans düzenlemek istiyordu. Ayrıca İngiltere, Rumların, Enosis örgütünün sözünü Yunanistan'a bağlayacağı birlikte Türkiye'yi el altından kışkırtıyordu. Türkiye'nin girişimiyle adadaki Türkler de hareketlendi ve onlar da “Kıbrıs Türk'tür” adlı örgütlerini kurdular. Ada üzerinde görüşünün Türkiye tarafından kabul görmesi, hükümetin elini güçlendirdi. Bundan böyle hükümet İstanbul'daki Rumları Kıbrıs'a karşı rehine olarak kullanacaktı, ifadeler de. Selçuk Emre de,
“İstanbul'da o günlerde garip bir hava vardı. Bu hava Londra'da toplanacak Kıbrıs Konferansı yaklaştıkça kesafetini arttırıyordu. Bu arada kulaktan kulağa 28 Ağustos gününün Kıbrıs'ta katliam günü haz söyleniyordu. İstanbul'da müteşir gazeteler de bu haberi veriyor, Yunanca gazeteler kışkırtıcı neşriyatta bulunuyordu. Ayrıca gazeteler Yunanca gazetelere çatarlarken, Kıbrıs hakkında her türlü haberi ön alarak büyük başlıklarla bildiriyorlardı. "

3-Hükümet olayın nereler?
Gerek Cumhurbaşkanı, gerek Başbakan ve gerekse hükümet çevresi 6 Eylül günü saat 19'a kadar İstanbul'da bulunmaları, onların olaylardan haberdar oldukları; Muhtemelen ki İçişleri bakanlığı sözlü olayı sevk ve idare ettikleri, Selçuk Emre'nin yazdığı raporda net görünüyor: 
 “Reisicumhurumuz Celal Bayar İzmir'de (3) bulunuyordu ve bir gün evvel, 5 Eylül'de İstanbul'a müteveccihen İzmir'den vapurla hareket etmişti . Başvekilimiz Adnan Menderes İstanbul'da bulunuyordu. 6 Eylül sabahı saat 11'de Reisicumhurumuz İzmir'den geldi. Başvekil ile diğer vekiller ve Vali tarafından Galata rıhtımlarında yüksek karşılayanlarla birlikte yolcu salonundan ayrıldılar.
Reisicumhurumuzun İstanbul'a geliş haberlerini Ankara ve İstanbul Radyolarının öğle servisine yetiştirmek üzere doğruca Ajansa geldim. Haberi yazıp Ankara'ya verdikten sonra Ajans'ta vizyona girdi. Bu esnada Atina'dan 'Selanik'te Atatürk'ün evine 5 Eylül gecesi bombalı bir saldırı olduğu, camlarının kırıldığı, can kaybının olduğu, Atina Hükümetinin konu üzerinde titizlikle durduğunu, bekçisinin şüphe üzerinde gözaltına olduğuna' haberi ulaştı. ” 

Haber ajansa düştükten sonra hemen Ankara'ya bildirilir. Selçuk Emre de haberi Cumhurbaşkanı'na ve Başbakan'a ulaştırmak için harekete geçer:
“İstanbul’da ise gerek Reisicumhuru ve gerekse Başvekilimizi bulmak kabil olmuyordu. Her taratan menfi cevap alıyorduk. O zamanki polis müdürü Alaaddin Eriş’i telsiz telefonla bulmak mümkün oldu. Reisicumhur ile Başvekilin öğle yemeğini Beyoğlu’nda Abdullah Lokantasında yiyeceklerini bildirdi. Lokantayı aradık henüz gelmemişlerdi. Müdür Muavini haberin bir suretini alarak hemen lokantaya gitti. Ben telefonla aramağa devam ediyordum. Fakat bir türlü temas mümkün olamıyordu. Az zaman sonra Umum Müdür Muavini telefon ederek haberi gerek Reisicumhur yaverine ve gerekse Başvekâlet hususi kamel (kalem olacak) müdürüne verdiğini bildirdi. Saat 13’e gelmişti. Haberi evvelâ Ankara Radyosu okudu. 45 dakika sonra da İstanbul Radyosu haber bülteninde tekrarladı. Haber çok kısa zaman içinde İstanbul’a yayıldı. Ajans telefonları durmadan işliyor ve halkımız bu mevzuda ne kadar hassas olduğunu gösteriyor ve mütemim malumat istiyordu. Saat 15’e doğru İstanbul Ekspres gazetesi ikinci baskı yaparak haberi büyük başlıklarla verdi…Gazete adeta İstanbul’da kapışılıyordu.”
İstanbul’da bulunan Cumhurbaşkanı ve Başbakan 6 Eylül akşamı ekspresle (trenle) Ankara’ya hareket edeceklerdi. Selçuk Emre, saat 18’de Haydarpaşa’ya ulaşmak için Ajanstan ayrılır; detaylarını ekteki raporda göreceğiniz gibi önce Vilayete uğrar, Vilayet olağanüstü bir hal yaşamaktadır, olayları kontrol etmekte güçlük çeken Vali, orduyu harekete geçirmek için emirler verir. Yeniden yola çıktığında, Karaköy vapurunun kalktığını, yolların ise heyecanlı kalabalıklar tarafından dolduğunu görür ve bu hengâme içinde karşıya geçmek için Kabataş’tan arabalı vapura biner: 
“Üsküdar yolu ile Haydarpaşa’ya geldim…Trenin hareketine daha zaman vardı. Henüz kimseler gelmemişti. Haydarpaşa garında her zaman görmeye alıştığım kalabalıktan başka bir kalabalık ve üstü başı pek de iyi olmıyan(olmayan) yeni çehreler vardı. Bu kalabalık arasında dolaşan sivil memurlar vardı. Bu normaldi. Çünkü Devlet ve Hükümet reislerimiz Ankara’ya hareket edeceklerdi.
Haydarpaşa’ya önce, o zamanki Başvekil Yardımcısı Prof. Fuat Köprülü geldi. Beraberinde İstanbul mebuslarından Celal Fuat Türkgeldi ve Fürüzan Tekil Beyler vardı. Ben de bu arada Umum Müdür Muavini Nail Mutlugil ile buluştum. Reisicumhurumuzla Başvekilimizin teşriflerine intizara başladık. Gardaki tuhaf hava devam ediyordu. Sağda solda, o günler çok moda olan, elinde ‘Kıbrıs Türk’tür’ afişi bulunan şahıslar dolaşıyordu. Hele bir tanesi bunu göğsüne, ceketinin içine bunlardan birini iğnelemişti…

Celal Bayar 6-7 Eylül sonrası İstiklal Caddesi'ndeCelal Bayar 6-7 Eylül sonrası İstiklal Caddesi'nde

Reisicumhur hazretleri maiyetleri ile birlikte teşrif etti ve vagonun önüne geldi. Başvekil henüz gelmemişti. Ayrı olarak gelecekti. Başvekilin gelmesine intizar eden Reisicumhurumuz vagon önünde kendisini uğurlamağa gelenlerle hasbıhalde bulunuyordu. Bu esnada gardaki kalabalık bir çember halinde Reisicumhuru ve beraberindekileri sarıyordu. Başvekil trenin hareketine birkaç dakika kala Acar Motoru ile Haydarpaşa’ya geldi. Kendisini Londra’dan telefonla aradıklarından doğruca Gar Şefinin odasına girdi.
Başvekilin telefondan dönmesine intizar olunurken kalabalıktan biri çıkarak: ‘Kıbrıs Türk’tür, Kıbrıs’ı Yunanlılara vermeyiz’ diye bağırıyor, gerek Reisicumhur ve gerek Başvekil ve gerekse Demokrat Parti hakkında sitayişkâr (övücü) sözler söylüyor, etrafında bulunanlar da tezahüratla ona katılıyorlardı. Bu arada hallerinden öğrenci oldukları anlaşılan iki genç Reisicumhura yaklaşarak onun önünde bu kalabalığa teşvik edici sözler söylemeğe ve ‘Kıbrıs Türk’tür Türk kalacaktır’ diye bağırmağa başladılar. ‘Kıbrıs için kanımızı dökmeğe hazırız’ ‘Emredin hemen Kıbrıs’a gidelim’ sözleri durmadan tekrarlanıyordu. 
Başvekil telefondan döndü…Tezahürat arasında trene bindiler ve tren mutat saatinden 10-15 dakika geç Ankara’ya müteveccihen hareket etti…”

Şimdi buna ne buyrulur? Kan akıtmaya yeminli başıbozuk kitleler sokaklara dökülmüşler, Rumlara, Ermenilere ait dükkânlara, mağazalara, kilise ve evlere saldırıyorlar, önüne çıkan her şeyi yağmalıyorlar, yakıyorlar, tahrip ediyorlar; Valilik ise acz içinde olayları kontrol edemiyor. Devlet Başkanı ile Hükümet Başkanı ise hiçbir şey olmamış gibi çok rahattırlar, kışkırtıcı tezahüratlar altında trene binip, lüks vagonlarında Ankara’ya hareket etmektedirler. Bunu kim nasıl yorumluyorsa gerçek odur, bizim ilave edecek bir söze gerek kalmamıştır….

Dönemin AA muhabiri Selçuk Emre'nin raporunun ilk sayfasıDönemin AA muhabiri Selçuk Emre'nin raporunun ilk sayfası

4-Kolluk kuvvetleri vazifesini yaptı mı?
Selçuk Emre’nin raporundan anlıyoruz ki güvenlik kuvvetlerinin bırakınız olayları önlemek, seyirci kaldıkları ve yer yer de çapulculara yardım ettiklerini görüyoruz. Haydarpaşa’da, Cumhurbaşkanı ve Başbakanı uğurladıktan sonra tekrardan Dolmabahçe’ye geçen ve buradan tuttukları taksi ile saat 21 sularında Ajansa gitmeye çalışırken yolda karşılaştıkları manzarayı şöyle anlatır:
“….Tophane’deki seyrüsefer ışıklarının yanına geldiğimiz zaman 100-150 kişilik bir grup, ellerinde bayraklar ‘Kıbrıs bizimdir, Kıbrıs Türk’tür, Atatürk’ün evini bombalayanı biz yaşatmayız’ diye bağırarak Karaköy tarafından gelip Boğazkesen’e döndüler. Bu grup bir başıbozuk alayından farksız ve hepsinin elinde sopalar ve demirler bulunuyordu. Geçtikleri her dükkânın camını, çerçevesini indiriyor, içindeki eşyaları tahrip ediyorlardı. 
Hayretler içinde kalmıştık…Ne olduğunu pek kavrayamadık…Yol açıldı…Ağır ağır kapı içine doğru tramvay caddesini takiben ilerliyorduk. Tramvay caddesi adeta bir harp meydanını andırıyordu. Caddenin her iki tarafındaki ekseri dükkanlar tahrip edilmiş, içlerindeki eşyalar sokağa atılmıştı…Ve tahrip işi devam ediyordu. Polisler cadde boyunca sıralanmışlar, dükkânları tahrip eden kudurmuş haldeki halka sadece bakıyorlardı.”
(…)
“Kapıiçinden Karaköy’e yaklaştıkça tahribat derecesi artıyordu. Karaköy ve Karaköy Meydanı tahrip edilmiş ve sokağa atılmış buzdolabı, motosiklet, bisiklet ve sair maddelerle dolmuştu. Yol boyunca ters çevrilmiş ve yakılmış otomobiller vardı. Karaköy’deki mağazaların üst katlarından top top kumaşlar atılıyor ve aşağıda bulunan şahıslar tarafından bu kumaşlar geçen otomobillerin tamponlarına bağlanarak caddelerde sürüklendiriliyordu. Karaköy’de noktanın yanında bulunan bir şapkacı dükkânı tahrip edilirken noktadaki polis ve dükkânın önündeki bir jandarma bu tahrip işine seyirci bulunuyordu.” 
Buradan Vilayet’e geçen Selçuk Emre, İçişleri Bakanı Dr. Namık Gedik’in kendilerinden birkaç dakika önce vilayete geldiğini öğrenirler.
Gedik: “Bu bir milli galeyandır.”
“Valinin yanına girerek müşahadelerimizi anlattık. Vilayetin bütün telefonları işliyordu. Durumu derhal kavradık…Bu hareket, bu ayaklanma bütün İstanbul’da vardı. Beyoğlu, Karaköy’de gördüklerimizden daha feci bir hale gelmişti…Her taraftan vilayete başka bir fena haber veriyordu. İstanbul adeta kaynayan bir kazan haline gelmişti.
“Vali, polis müdürü ile telefonda konuşarak kat’ı emir veriyor ve icap ederse zor kullanın, mani olun, şehrin tahribini önleyin diyordu. Diğer taraftan Ordu Müfettişliğine de telefon eden Vali, askeri birliklerin hala gelmemiş olduğunu söylüyor bu ne iştir, diyordu. Ve ordu birliklerinin süratle vak’a yerlerine sevkedilmesini vaziyete hâkim olmalarını istiyordu.”
(…)
 “Vali Gökay, Emniyet müdürüne odasında bulunduğum anda ikinci defa telefon ederek, 'Daha şiddetli davranın, aman vermeyin’ diye emir verirken, odada bulunan Dâhiliye (İçişleri)  Vekili diğer telefonla İstanbul’da bulunan Emniyet Genel Müdürü (o zamanki) Etem Yetkiner’e ve dolayısıyla Emniyet Müdürü’ne ‘Polis nazik davransın, yumuşak davransın. Bu bir milli galeyandır, önüne geçilmez’ diyordu. Gelen haberlerden bu işin, tertipli bir iş olduğunu anlaşılıyor ve bunun üzerinde konuşuluyordu. Dâhiliye Vekili bu hususta da ‘Olamaz, tertip olamaz, bu milli galeyandır’ dedi.”
“Zaman ilerliyor ve hadiseler durmadan gelişiyordu. Adeta İstanbul’u bir felaket kaplamıştı. Ordu Müfettişi Vedat Paşa ve 66’ıncı Tümen Kumandanı Tümgeneral Namık Argüç vilayete geldiler…Vali kendilerinden ordu kuvvetlerinin nerede olduğunu soruyor ve ordunun derhal müdahale etmesini, şiddet kullanmasını, icap ederse civardaki askeri birliklerden daha kuvvet getirilmesini istiyordu. Durum bu merkezde olmasına ve şiddet kullanılması artık bir zaruret haline geldiği halde Dâhiliye Vekili hala yumuşak davranılması fikrini muhafaza ediyordu.”
“Bu arada otelde bulunan Nafia Vekili (Bayındırlık Bakanı) Kemal Zeytinoğlu Dâhiliye Vekilini telefonla aradı. Dâhiliye Vekili Nefia Vekilinin söylediklerine cevaben ‘Sen anlamazsın. Bu milli galeyandır. Önüne geçilmez, sen yollarınla meşgul ol. Biz yapacağımızı biliriz. gibi laflar söylüyordu.”
İçişleri Bakanı’nın, gerek Vali’nin ‘Müdahale ediniz’ emrini aynı odada bir başka telefonda Emniyet Genel Müdürlüğü nezdinde iptal etmesi ve gerekse bayındırlık Bakanı ile girdiği polemik, bu olaydaki konumunu netleştirmektedir. “Sen yollarınla meşgul ol biz yapacağımızı biliriz” demekle, bu olayın sevk ve idaresini, hükümet adına kendisinin icra ettiğini ikrar ediyordur.

5-Ordu zamanında müdahalede bulundu mu?
İlk saldırı Nişantaşı’nda bir Rum vatandaşın sandviç dükkânına karşı olur ve haber takriben saat 17 sularında vilayete ulaşır. Vali Gökay, derhal Emniyet Müdürü’nü arar ve orduyu harekete geçireceğini söyler. Emniyet Müdürü, sakin bir vaziyete, öyle bir vakanın olmadığını, olaya hâkim olduklarını ve orduyu harekete geçirmeye gerek olmadığını söyler. Fakat Vali endişelidir, ısrarı üzerine Vilayete gelen Emniyet Şube Müdürü’ne, havi  zarflı emrini, Ordu Müfettişine ulaştırmak üzere verir. Haydarpaşa’da Cumhurbaşkanı ile Başbakanı uğurlamakta olan Ordu Müfettişinin eline emir takriben saat 18.50’de geçer.
Olayın vahameti belidir, derhal sıkıyönetim ilan edilip, sokağa çıkma yasağı uygulanması gerekir. Ama öyle olmuyor; İstanbul Merkez Komutanlığı’nın tuttuğu tutanaktan anlıyoruz ki, işin askeri yanı tamamen savsaklanarak geçiştiriliyor ve ancak saat 22.00-22.30 arası ilk müdahalede bulunabiliyorlar. Selçuk Emre raporunda konu hakkında şunları yazar:
“…Sonradan gelen haberler de hepimizi şaşırttı. Çünkü başlarında subay bulunmayan askerler, nümayişçilerle birleşiyor ve adeta bu tahribe bir vazife yapıyormuş gibi iştirak ediyordu. Başlarında emir verecek kimse olmadığı için, emri nümayişçilerden alıyorlar ve hatta onlara yıkmakta seyirci ve yardımcı oluyorlardı. Vilayetten bu durumu önlemek için emir üstüne emir veriyor, vali paşaları sıkıştırıyor, hatta ağır söylüyordu.” (...)
“Nihayet muhtelif askeri birliklerden kuvvetler gelmeğe ve şehri sarmağa başlamıştı. Hatta birkaç grup da vilayete geldi. Bu arada bir de deniz birliği vardı. Fakat vilayete gelen birliğe mensup askerlerle ve subaylarla konuştuğumda, hayretle kimsede mermi bulunmadığını öğrendim.” (…)
“Saat 23’ü geçiyordu. Gelen haberler vilayetten verilen emirlerin tatbik edilmediğini, hala daha polisin işe seyirci kaldığını, hatta ordunun tam manası ile işi ele almadığı anlaşılıyordu. Vali Ordu Müfettişi Vedat Paşa’yı çağırarak:
‘-Paşa bütün vebali ve günahı bana olmak üzere, vur emrini veriyorum. Nümayişçilere ihtar edilsin. Eğer söz dinlemezlerse, dağılmazlarsa, karşı gelirlerse derhal ateş edilsin.
Paşa, Valinin emrini diledi ve mütebessim bir çehre ile:
‘-Aman Vali Bey, dedi. İkinci Muğlalı hadisesi (4) yaratmayalım.’ Vali sözlerini tekrarladı. Paşa odada çıkarken söyleniyordu. ‘Emir verirler, mesuliyet faslına gelince, tereyağından kıl çeker gibi kendilerini sıyırırlar’ diyordu. Vali vur emrini, telefonla sağa sola bildirmesine rağmen, maalesef emir yerine getirilmedi. Alınan cevap acı oldu. 
‘-Cephanemiz yok…’
Çünkü cephane dağıtılsın diye emir verildiği halde, tek bir kurşun dahi askere verilmemişti.”
(…)
“Vur emri üzerine aradan zaman geçmesine rağmen şehirde tek bir silah patlamamıştı. Valiye, Başvekile haberin verildiği bildirildi. Bir müddet sonra Başvekil Sapanca’dan telefonla Vali ile görüştü. Vali, Başvekilin örfi idare (sıkıyönetim) ve Fevkalade Hal ilan edilmiş olduğunu, sokağa çıkmanın yasak olduğunu söyledi.” 

Dönemin valisi Gökay'ın talebiDönemin valisi Gökay'ın talebi

Cephaneyi Mengüç Paşa bilerek ve isteyerek vermemiş
“Mengüç Paşa tekrar vilayete geldi Durumu sorduk. ‘Duruluyor’ dedi ve devamla dedi ki: ‘İyi ki mermi dağıttırmadım. Kan gövdeyi götürecekti, kamyonlarda cephane vardı. Cephane sandıklarının başlarına nöbetçi diktim ve tek bir mermiyi vur emrine rağmen vermedim. Başımı yakmam’ dedi. Bu sözler karşısında Umumu Müdür Muavini Nail beyle hayret içinde birbirimize bakıştık. Bir tarafta bir şehir harap oluyor, milli servet tahrip ediliyordu. Bunun önlenmesi için en büyük mülki amir ve bizzat Başvekil tarafından verilen emir şahsi endişelerle yerine getirilmiyordu.”
“Sonuç:  Olayın bir tertip olduğunu, daha telgraf hatları kesilmeden AP ajansı birkaç fotoğraf ile Frankfurt’taki merkezine bildirmişti. Telgraflarda; ‘sistemli bir şekilde yapılan bu hareketin devamı müddetince Türk polisinin seyirci kaldığı, hatta polisin nümayişçileri teşvik ettiği’ yazılıydı. Saat 18.30 da Taksim’de kısa bir mitingle başlayan bu hareketin şehrin her tarafına birden sirayet ettiği, kamyonlarla taş ve bir boydan hazırlanmış sopaların ve demirlerin getirilerek Taksim’e ve Beyoğlu’na döküldüğü bildiriliyordu.”
“Vilayet önünden geçen eli bayraklı birini tutuk içeri aldık. Ne yaptığını, nereden geldiğini sorduk. Kendisi oldukça içkiliydi.
‘-Abi, vur dediler vurduk, kır dediler kırdık’ dedi. Elinden bayrağı almak istediğimiz zaman vermek istemiyor, diretiyor ve vermemek için ağlıyor. ‘Benim canım, Kıbrıs gibi onu da vermem diyordu”

‘Vur dediler, vurduk; kır dediler kırdık’
Selçuk Emre’nin bahsettiği “Vurun dediler, vurduk, kırın dediler kırdık” sözleri 6-7 Eylül olaylarını özetler niteliktedir. Yine İçişleri Bakanı’nın söylediği “Biz yapacağımızı biliriz” sözleri, 6-7 Eylül pogromunun, hükümetin bilgisi dâhilinde, Özel Harp Dairesi yani Kontr-gerilla tarafından düzenlenmiş provoke amaçlı bir hadise olduğu tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır.  Bunun böyle olduğunu dönemin Özel Harp Dairesi’nde (Seferberlik Tetkik Kurulu) görevli ve daha sonra bu dairenin başkanı olan Sabri Yirmibeşoğlu’nun 23 Eylül 2010 tarihinde Gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği mülakatta ikrar ederek: “6-7 Eylül de, bir ‘Özel Harp’ işiydi, ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı” diyecektir. 
14 Mayıs 1950’de demokrasi vaadiyle iktidara gelen Demokrat Parti (DP) hava koşullarının da elverişli gitmesi sayesinde ilk üç-dört yılda Anadolu’da büyük atılımlar yaptı, fakat bilinçsizce girişilen yatırımlar bir süre sonra durdu ve toplumda coşkunun yerini giderek hoşnutsuzluk almaya başladı. DP hükümeti ekonomik sıkıntılar nedeniyle yükselen muhalefet ve hoşnutsuzluğu Kıbrıs üzerinden milliyetçi bir hezeyana çevirerek geçiştirmeyi amaçladı. Yükseltilen milliyetçilik hem gündemi değiştirdi hem de Hıristiyan unsurların mal varlıkları bir kez daha el değiştirdi. Selçuk Emre, belki de istemeyerek yazdığı bu raporuyla böyle üzücü bir hadiseyi aydınlatmaya katkıda bulunarak tarihe not düşmüştür.

(1) İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı; Belgenin Demirbaş Numarası: Bel_Mtf_ 049111)
(2) İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneleri ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı.Demirbaş numarası: Bel_Mtf_049112 ‘’
(3) İsim takılardaki düzeltmeler tarafımızda yapılmıştır. Aslı İzmirde gibidir.)
(4) Muğlalı Hadisesi; 1943 yılı Temmuz ayında Van Özalp’te 33 Kürt köylüsünü sınıra götürüp kaçakçılık süsü vererek öldürme emrini veren III. Ordu Müfettişi General Mustafa Muğlalı.

Kaynak: Agos