Tamer Çilingir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tamer Çilingir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2025 Çarşamba

İSVİÇRE PARLAMENTOSU'NDA SOYKIRIMLAR TANINSIN KONULU KONFERANS GERÇEKLEŞTİRİDİ 

Haber : Gizem Yılmaz


Avrupa Suryani Birliği (ESU) tarafından düzenlenen ve 17 Eylül 2025'te İsviçre Parlamentosu'nda düzenlenen konferansta, Suriyelilere, Pontuslulara ve Ermenilere karşı işlenen soykırımların bölümü yapıldı.


Ermeniler adına Toros Korkmaz konuk olarak konuşurken, çeşitli Suriyeli temsilciler İsviçreli parlamenterleri 20. yüzyılın başlarında yaşanan soykırım hakkında bilgilendirdi.

Pontuslular adına yazar Tamer Çilingir davet edildi ve İsviçreli parlamenterlere bir metin sundu.


Tamer Çilingir'in İsviçreli parlamenterlere sunduğu metnin tamamı:


Sayın İsviçre Parlamentosu Üyeleri,


Bugün bana tarihin trajik ve çoğu zaman bakıldığında kaçan bir bölüm olan, günümüz Türkiye'sinin Karadeniz kıyısındaki Pontus bölgesinde yaşanan olaylar hakkında konuşma fırsatı sunduğunuz için teşekkür ederim.


Pontus, 3.000 harfli uzun bir süre boyunca Pontuslular olarak bilinen Yunancanın anavatanıydı. 20. yüzyılın başlarında Avrupa Rönesansı'na benzer bir kültürel ve entelektüel gelişme dönemi yaşandı.

Trabzon, Samsun ve Giresun gibi şehirlerde edebiyat, sanat, bilim ve eğitim gelişiyor ve yayınlanıyor.


1914 gibi erken bir zamanda kadınlar kriket, golf ve tenis gibi sporlar yapıyorlardı. Sokaklarda piyano ve geleneksel lir sesleri duyuluyordu.

1890'da Trabzon'da bir filarmoni orkestrası kuruldu ve yerel hastanede modern teknolojiler kullanıldı. 1856'dan beri kadın kulüpleri ve okulları, kadınların kurtuluşunun önünü açmıştı.


Ancak bu ilerleme gücü sona erdi. 1914-1923 yılları arasında, Ermenilere ve Süryanilere yönelik katliamların ardından, Pontus Rumları, Osmanlı İmparatorluğu'nun yaşadığı dönemde sistematik bir soykırımın kurbanı oldular. Bu süreç, Türkiye'de "Kurtuluş Savaşı" olarak bilinen dönemde doruk noktasına ulaştı.


Hıristiyan Rumlar ya katledildi ya da zorunlu nüfus mübadelesi yoluyla yerlerinden edildi. Geride kalan Müslüman Pontuslular ise "Türkleştirme" politikası çerçevesinde bir asırlık baskı ve asimilasyona maruz kalıyorlar.

Aydınlar, sanatçılar, doktorlar ve eserlerkârlar yok edildi; kiliseler, okullar ve kültürel miraslar yok edildi; Rum malları yağmalandı.


Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları daha sonra "eğitimsiz ve kusurlu bir Anadolu'yu medenileştirdiklerini" iddia ettiler. Gerçekte ise, bölgesel zenginlik ve kültürel seçkinlerin yanı sıra refahını da kendileri yoklardı.


Bugün Pontus'ta milyonlarca insan yaşıyor ve bunların büyük bir kısmı zorla değiştirmiş Rumların torunları.

Bu soykırımın İsviçre Parlamentosu tarafından tanınması, yalnızca tarihi bir yaranın iyileşmesine yardımcı olmakla kalmayacak, aynı zamanda Türk toplumunu geçmişiyle yüzleşmeye de teşvik edecektir.


Bu adaletsizliği tanıma sorumluluğunuzu ve duyarlılığınızı rica ediyorum. Adalet ve insanlık adına gösterdiğiniz ilgi ve çaba için teşekkür ederim.


En derin saygılarımla,


Tamer Çilingir


17 Eylül 2025, Bern


.........


ΣΥΝΕΔΡΙΟ ΣΤΟ ΕΛΒΕΤΙΚΟ ΚΟΙΝΟΒΟΥΛΙΟ ΓΙΑ ΤΗΝ ΑΝΑΓΝΩΡΙΣΗ ΤΩΝ ΓΕΝΟΚΤΟΝΙΩΝ

Γκιζέμ Γιλμάζ


Στο συνέδριο που οργανώθηκε από την Ευρωπαϊκή Ένωση Συρίων (ESU) και πραγματοποιήθηκε στο Ελβετικό Κοινοβούλιο στις 17 Σεπτεμβρίου 2025, ζητήθηκε η αναγνώριση των γενοκτονιών που διαπράχθηκαν εναντίον των Συρίων, των Ποντίων και των Αρμενίων.

Εκ μέρους των Αρμενίων μίλησε ως προσκεκλημένος ο Τόρος Κορκμάζ, ενώ διάφοροι Σύριοι εκπρόσωποι ενημέρωσαν τους Ελβετούς βουλευτές σχετικά με τη γενοκτονία που έλαβε χώρα στις αρχές του 20ού αιώνα.

Εκ μέρους των Ποντίων, ο συγγραφέας Ταμέρ Τσιλινγκίρ προσκλήθηκε και παρουσίασε ένα κείμενο στους Ελβετούς βουλευτές.


Ολόκληρο το κείμενο που παρουσίασε ο Ταμέρ Τσιλινγκίρ στους Ελβετούς βουλευτές:


Αξιότιμα Μέλη του Ελβετικού Κοινοβουλίου,


Σας ευχαριστώ που μου δίνετε σήμερα την ευκαιρία να μιλήσω για ένα τραγικό και συχνά παραγνωρισμένο κεφάλαιο της ιστορίας – τα γεγονότα που συνέβησαν στην περιοχή του Πόντου, στις ακτές του Εύξεινου Πόντου, στα εδάφη της σημερινής Τουρκίας.


Ο Πόντος υπήρξε η πατρίδα του ελληνικού λαού, γνωστού ως Πόντιοι, για περισσότερα από 3.000 χρόνια. Στις αρχές του 20ού αιώνα, η περιοχή γνώρισε μια περίοδο πολιτιστικής και πνευματικής άνθησης, συγκρίσιμη με την Ευρωπαϊκή Αναγέννηση.

Σε πόλεις όπως η Τραπεζούντα, η Σαμψούντα και η Γκιρεσούν αναπτύχθηκαν και διαδόθηκαν η λογοτεχνία, η τέχνη, η επιστήμη και η εκπαίδευση.

Ήδη το 1914, οι γυναίκες ασχολούνταν με αθλήματα όπως το κρίκετ, το γκολφ και το τένις. Στους δρόμους ακούγονταν ήχοι πιάνου και παραδοσιακής λύρας.

Το 1890 είχε ιδρυθεί φιλαρμονική ορχήστρα στην Τραπεζούντα, ενώ στο τοπικό νοσοκομείο χρησιμοποιούνταν οι πιο σύγχρονες τεχνολογίες.

Από το 1856 γυναικείοι σύλλογοι και σχολεία είχαν ανοίξει τον δρόμο για την απελευθέρωση των γυναικών.


Ωστόσο, αυτή η πρόοδος τερματίστηκε βίαια. Μεταξύ 1914–1923, μετά τις σφαγές εναντίον των Αρμενίων και των Συρίων, οι Πόντιοι Έλληνες υπήρξαν θύματα μιας συστηματικής γενοκτονίας κατά τη διάρκεια της παρακμής της Οθωμανικής Αυτοκρατορίας. Η διαδικασία κορυφώθηκε την περίοδο που στην Τουρκία αποκαλείται «Πόλεμος της Ανεξαρτησίας».

Οι χριστιανοί Έλληνες είτε σφαγιάστηκαν είτε εκτοπίστηκαν με αναγκαστικές ανταλλαγές πληθυσμών. Οι μουσουλμάνοι Πόντιοι που παρέμειναν υπέστησαν επί έναν αιώνα πιέσεις και αφομοίωση με σκοπό την «εκτουρκιστική» πολιτική.

Διανοούμενοι, καλλιτέχνες, γιατροί και τεχνίτες εξοντώθηκαν· εκκλησίες, σχολεία και η πολιτιστική κληρονομιά καταστράφηκαν· οι περιουσίες των Ελλήνων λεηλατήθηκαν.

Çok teşekkür ederim. «εκπολίτισαν μια αμόρφωτη και φτωχή Ανατολία". Bu yüzden çok mutluyum, bu yüzden çok mutluyum bu, sizin için önemli olan bir şey değil.


Bu, sizin için önemli olan bir şey değil, Bu, sizin için önemli olan bir şey değil.

Bu, sizin için önemli olan bir şey değil mi? συμβάλει μόνο στην επούλωση μιας ιστορικής πληγής, αλλά θα ενθαρρύνει επίσης την τουρκική κοινωνία να έρθει αντιμέτωπη με το çok iyi.


Απευθύνομαι στην ευθύνη και την ευαισθησία σας για να αναγνωρίσετε çok güzel. Bu, sizin için önemli olan bir şey değil. Bu çok önemli.


Με τον βαθύτατο σεβασμό μου,

Ταμέρ Τσιλινγκίρ

17 Ağustos 2025, Ağustos

27 Mayıs 2024 Pazartesi

Topal Osman - Tufan Şişli

  

*Topal Osman'in aile seceresi

 

      Osman Feridunzade, Pontos halkının katili olarak bilinir. Hatalı olarak, kendisi ve çetesi Laz olarak tanımlanmıştır. Osman ve ailesi çepni soyundan gelmektedir. O dönemde, lazistan olarak adı geçen sancak Rize dir. Topal Osman Lazlara güvenmezdi Onların içinde çok miktarda bolşevik vardı.

  


 Osman Feridunzade, 1299 yılında (1883) Giresun'nun Hacı Hüseyin mahallesinde doğdu.

Babası Feridunzade Hacı Mehmet Efendi, Annesi Cemşitgillerden Zeynep Hanım’dır. (Hacı Mehmet Efendi’nin vefatı  14 Nisan 1915, Zeynep Hanım’ın vefatı 7 Ekim 1939) dır.

Büyükbabası, Hacı İsmail Kaptan, denizaşırı ticaret yapıyordu.  Babası Hacı Mehmet Efendi ise fındık ticaretiyle meşguldü. Aile, ‘orta ha denecek lli’ bir gelir düzeyine sahipti.

  Osman, ilk tahsili için Hüseyin Mektebi’ne gitmiştir. Daha sonra, Kale Cami-i Şerifi yakınındaki Giresun Rüşdiyesi’ne kaydı yapılmıştır. Zayıf şahadetname ile Rüştiyeyi terk etmiştir.

Osman’nın gidişatından endişe eden babası, belki biraz düzelir diye, 20 yaşına geldiğinde, onu evlendirmeye karar verdi.  Panazoğlu İsmail Ağa'nın kızı Hatun Hanım'la, 2 Şubat 1903 tarihinde evlendi.  Çekek semtindeki yalıda otururken, İsmail ve Mustafa isimlerindeki oğulları dünyaya geldi.

   Topal Osman, Hatun Hanım ile evliliği devam ederken, Dervişoğulları ailesinin altı çocuğundan biri olan Zehra Hanımla, 1918 yılının Aralık ayında evlendi. Zehra Hanım’ın baba adı Ali, anne adı Selimedir. Bu evlilikten bir çocuğu olmamıştır.

    Tecavüz ettiği, 15 yaşındaki Ermeni bir kız çocuğundan da çocuk sahibi olduğuna dair dayanağı güçlü belgeler vardır.

 

 Ailenin ekonomik işlerini yürüten, Abisi, Hacı Hasan Efendi olmuştur. Topal Osman, el koymayı ve yağmalamayı bilirdi. Cahil olduğu için, ekonomi ile Hasan Bey ilgilendi. Hasan Bey'i, Türkiye Cumhuriyeti'nin ekonomik modelinin ilan edildiği İzmir İktisat Kongresi'nde (17 Şubat-4 Mart 1923)  Tüccar delegesi olarak görürüz.

 

  Mali ilişkilerinin gelişimi


 Hasan İzzettin Dinamo ''Osman, dedesi gibi denizci, babası gibi muflis bir tacir olmayı bir yana bırakıp, kolayca para kazanmanın yollarını aramaya başlamıştı’' diyerek ailenin maddi durumunu ve Topal Osman'ın hırsını tanımlamıştı.

 20 yaşına geldiğinde,  Panazoğullarının kızı Hatun Hanım ile 2 Şubat 1903 tarihinde evlendi.

Hatun Hanım’ın babası Panazoğlu İsmail Bey, bölgenin zenginlerindendi. Aksu'da, dört Rum tarafından kurulan, bölgenin en modern ve büyük kereste fabrikasının arazisi ona aitti. Arazi kirası almaktan vaz geçip, Osman'ı oraya 5. ortak yaptı. Bu fabrika, sonradan, tamamıyla, büyük oğlu İsmail'in üzerine geçirilmiş olarak, devlet kayıtlarında görülmüştür. Bu fabrikanın 26 bin m3 kereste imal ettiği sürede, diğer fabrikalar ancak 8 bin m3 üretim yapabiliyordu.

 

1908 sonrası

 

Osmanlı Devleti, 1908 burjuva devrimi ile birlikte, yeniden yapılanma içine girdi.  İTC, 1908 devriminde, Ermeni ve Rum örgütleriyle ittifak yapmış olsa da, gizli ajandasında, Türklük Sözleşmesi olduğu, kısa sürede, ortaya çıkacaktı.

   1908 devrimini takiben, ( 23 Temmuz 1908 2. Meşrutiyet ilanı) Osman’nın, siyasete ilgi duydu. İttihat ve Terakki’ye katıldı. Hususi komiteye girdi. Hususi komiteye kabul olunanlar, aynı zamanda Reji kolcusu yapılıyordu. Hem maaş alıyor, hem yasal olarak, silah taşıyıp kullanabiliyor, çatışmada insan öldürme yetkisi kazanıyorlardı. Reji, emperyalist devletlerin kuruluşuydu ama İTC ile iç içe çalışıyordu.

   Hususi Komite denilen yapının, 1913 yılında kurulan, TM nin alt yapısını oluşturan parçalardan biri olduğu düşünülebilir.

    Osman, tütün kaçakçılığı yapıyordu. Reji kolcusu olunca bu işi biraz daha büyüttü. 1910 yılında Yalı Kahve'yi açtı. Kahve, hem toplanma yeri, hem de tütün kaçakçılığı için bir mekandı. Kahvede, kendi değil, daha sonra çetesine alacağı arkadaşları dururdu. Çetecilik, bölgede, çok eskiden beri var olan durumdu. Hristiyan köylerin yanına, silahlı, müslüman, göçmenler yerleştirmek Osmanlı politikasıydı. Müslüman Gürcüler (Çveneburi 1828-29 ve 1877-78) , Çerkesler (1864), Rusya dan göç ettirildiklerinde, Osmanlı devleti, onları, silahlandırdı ve kendi emelleri için kullandı.




 

     1912 Sopalı seçimler

 

 1912 yılında ‘Sopalı Seçim’ olarak bilinen, seçim yapıldı. İtilaf Fırkasının kazanması kesindi. İTC ve onun hususi komiteleri Hürriyet ve İtilaf Partisi adaylarına saldırdırdı. Giresun’daki saldırıda Osman Feridunzade, ön saflarda yer almıştı. Hürriyet ve İtilaf mümessilini linç etmeye teşebbüsten mahkemeye çıkarılarak mahkum edilmişti. Kendince 'kahraman' olmuştu.

  Balkan Savaşı ve askere alınması

   1912 yılında, Osman, 29 yaşındaydı. O zamana kadar, tertib-i evvel kurası çekmediği için Redif (yedek) sayılıyordu. Trablusgarp Savaşı sırasında, Karadeniz bölgesinde seferberlik ilan edilmemişti. Balkan savaşında seferberlik ilan edildi ve Osman askere alındı. Babasının, tam o zaman bedel yatırdığı söylense de, seferberlik nedeniyle, bedelin kabulü mümkün görünmüyordu. Devlet'in bedel yatırmış olunsa dahi, seferberlik nedeniyle, askere alma hakkı vardı. Gönüllü yazılması için de gereken şartlara haiz değildi. Gönüllülerin 5 aylık eğitimden geçme şartı yerine getirilmemişti.

    Özetle: Osman, 20 yaşından itibaren, her sene, askerlik kurasına girmiş, ancak tertibi evvel olmayıp redif-yedek kalmıştır. 1912 seferberliğinde 29 yaşında askere alınmıştır. Bedel yatırıldığı söylense de, gönüllü değil, redif birlikleriyle, zorunlu olarak askere gitmiş, Balkan Savaşı'na katılmıştır.

 

      Savaşta yaralanıp Topal kalması

 

  Savaşa katılmak, onun için, kahraman olmak ve sonrasında da bunun nimetlerinden faydalanmak demekti. Savaşa katıldığında, daha ilk çarpışmalarda, Bulgar topçusunun hedefi oldu. Yakınında patlayan top mermisinin şarapnelleriye yaralandı, dizi parçalandı. Kahraman olmaya fırsat bulamamıştı. Bıçakla yaralandığına dair anlatım doğru değildir.

   Yaralı halde İstanbul'a götürüldü. Dokuz ay tedavi gördükten sonra, tahminen, 1913 yılı Ekim ayında Giresun'a döndü. Artık adı Topal Osman dı. Hristiyanlara karşı nefreti büyümüştü.

   Balkan Savaşı sonrasında, Müslümanlık yanında Türklük egemenliği yükseldi. İTC bunu körüklüyordu.

     1914 Birinci Dünya savaşı

 

   Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması, ilk önce, Rum tehcirini getirdi. Alman Genelkurmayı, Osmanlı ordusu'nun, komuta merkezindeydi. Liman Von Sanders, Ege Bölgesi'ndeki Rumların içeri sürülmesini istedi. Rum erkekleri, amele taburlarında yok edildiler. Ayvalık ta yaşayan Rumlar ilk hedef oldu. Antik Helen bilincinin, yeniden uyanış merkezi olarak bilinen Ayvalık köklerinden koparıldı.Zeytinlikleri, fabrikaları hemen yağmalandı. Türkler, savaş sırasında ne kazanabileceklerini görmüşlerdi.

 

   1915 Ermeni ve 1916 Rum tehcirleri

   

   Tehcir, hem nüfusu yok etmek, hem de sermayenin el değiştirmesini sağlamak için bir araçtı.

   1908 devriminin 'eşitlik' ilkesi gereği, zorla askere alınan Hristiyan erkekler, amele taburlarında yok edildi. Erkekleri alınan veya dağa kaçan köyler savunmasız kaldı. Evler, bahçeler, tarlalar, kadınlar, çocuklar yağmalandı. Öldürülmeyenler, yük hayvanı gibi kullanıldılar.

  Bacağı, nispeten iyileşen Topal Osman, durumdan vazife çıkarmakta gecikmedi. Bölgesindeki zengin Türklerin ve Devletin desteğiyle, Giresun Rumlarının mallarına el koymaya başladı. Kayıklara binmesi yasaklanan Rumların tekneleri sahipsiz kalmıştı. İç bölgelere sürülen Rumların fındık bahçeleri sahipsizdi. Fındık içi tesisleri, fındık yağı tesisleri, yaptıkları onca içki, öylesine duruyordu. Topal Osman çetesi ve diğer çeteler tarafından yağmalandılar.

''Giresun merkezinin, tehcirden, geçici olarak muaf tutulmuş olmasına rağmen, Bulancak, Keşap, Yolağzı’nda yaşayan Rumlar, tehcir edilmişti. Bulancak’a bağlı Tepeköy’de yaşayan Lambos Mavridis ‘’ 1916 da, bizim köyden alınan 700 muhacirden, sadece 232 si geri döndü. Dönenler de Topal Osman’nın zulmüyle karşılaştı. Sürgünden döndükten sonra (1916) bir altı ay kadar, hayatta kalmayı becerdik. Sonra, Topal Osman çetesi gün ağarırken geldi ve köyü sardı.  Bütün köylüleri, teker teker, bir araya topladılar. Ve kilisenin yanındaki bir eve kapattılar, erkek, kadın, çocuk, kadın, bebek, ihtiyar demeden. Sonra evi ateşe verip herkesi canlı canlı yaktılar!

Yakmadan önce de, dört beş kadını kendi zevkleri için ayırdılar. İçeriye, evin etrafına, on teneke gaz döküp bir el bombası attılar. Ev Kontos’a aitti. Her şey 15 dakikada bitti. Burada işi biten çete, başka köylere gitmiş. On yedi köy bu şekilde imha edilmiş. Gözeren, Koltizi, Tepeköy, Demirciköy, Yoma.. (Konstantinos Fotiatis)

Diğer bölgelerin de bundan farkı yoktu. Topal Osman çetesi gibi bir çok çete vardı

 

   Hurşit Cephesi ve Topal Osman'ın cepheden kaçışı

 

    Rus ordusunun ilerleyişini durdurmak için, Teşkilat-ı Mahsusa alayları oluşturuldu. Bu alaylara, bir çok çete dahil edildi. Çete başları, kendi çetelerinin başında gözükse de, muazzaf subayların komuta kontrolü altındaydılar. Ordu, askere alınabilecek herkesi aldıktan sonra, oluşturulan TM alayları içindeki çeteler, askerlik çağına gelmemiş çocuklar, ihtiyarlar ve hapishaneden çıkarılan, hırsız, tecavüzcü, katil, yağmacı mahkumlardan oluşuyordu. Osman, Hurşit cephesinde, savaştan uzak bir kasabaya kurulup komutanlık taslamak isteyince, savaşa gönderildi. Çetesi dağılıp kaçmaya başlayınca, kendisi de kaçtı. Cephe komutanı Rıza Bey tarafından Divan-ı Harb'e verildi. Elli sopa ile cezalandırıldı. Bir kez daha çürük raporu alıp geriye kaçtı.

 

      Trabzonlu Pirselimoğlu Albay Hacı Hamdi Bey komutasındaki 37. Fırka

 

     Cephe gerisine giden Osman'la, 37. Fırka komutanı Hamdi bey işbirliği yaptı. Hamdi bey de çok zengin olmak istiyordu. Nemlizadeler'in damadı olması, ona bir çok kapıyı açıyordu. Topal Osman'nın, kendine yeni bir çete toplaması için, ona, bir kağıda yazıp imzaladığı 'asker kaçaklarını yakalama izni' verdi. Belgenin resmi geçerliliği yoktu ama, savaş vardı ve Hamdi Bey güçlüydü. Kapı kapı dolaşıp çete topladı. Orduya, yüksek fiyattan mal fatura edilerek dolandırıcılık yapıldı Boşaltılan Rum köyleri yağmalandı, ele geçirilenler, birlikte satıldı. Samsun-Çarşamba bölgesini talan ettiler. Öldürülenlerin, yakılan evlerin, dağa kaldırılan kadınların hesabı sorulmadı. Hamdi bey ve Topal Osman hakkında, bir çok şikayet vardı ama kim ne yapacaktı?

 

   1917 Bolşevik Devrimi

 

    Bolşevik Devrimi sonrasında geri çekilen Rus ordusunun boşalttığı yerlerde, küçük sovyet (şura) devletleri kurulmuş olsa da İTC ve TM uzantısı 'Millici Güçler' bunları kısa sürede ele geçirip yok etti.

 

    Mondros Mütarekesi

    Modros Mütarekesiyle umutlanan, Rumlar ve Ermeniler, evlerine geri dönebilecekleri umuduyla, Anadolu'ya tekrar giriş yapmaya başladı. İşgal güçleri gibi görüldüler ve silahla karşılandılar. İngiltere- Fransa ikilisinin, insan hakları gibi bir kaygusu yoktu. Hangi tarafla en karlı anlaşmayı yapabileceklerini düşünüyorlardı.

 

    

   Sivas Divan-ı Harbi

 

    Yaptıklarından ötürü, Sivas Divan-ı harbi'ne sevk edildi. Hamdi Bey'in ilişkileri devreye girdi. Koruma altına alındı. Mahkemeye bile, yanında koruma olarak götürdüğü iki çeteciyle katıldı. Bir süre Sivas ta kaldı ve sonra işinin başına döndü. Naküyiddin Efendi ve Ahmet Kemal Varınca, bu süreçte yaşananları yazmıştır.

 

Girsun Belediye Başkanı ve Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı

 

    Topal Osman, iki defa, Giresun belediye Başkanlığı koltuğuna oturdu. İlk oturuşunda, Tehcir suçlusu olarak arandığı için, kaçmak zorunda kaldı. Mustafa Kemal, 1919 da Samsun'a gelince, Topal Osman'la Havza da buluşup, birlikte çalışmak üzere anlaştılar. Onun sayesinde, 168 arkadaşıyla birlikte affa uğradı. Yeniden, belediye başkanı oldu. Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti başkanı oldu. Sahil muhafaza birliklerinin komutanı ilan edildi.

 

  Güneybatı Kafkas Geçici Hükümeti

 

   1 Aralık 1918-19 Nisan 1919 tarihleri arasında yaşayabilen, Güneybatı kafkas geçici hükümeti, Anayasası yüzünden 'Demokratik Kars Cumhuriyeti' olarak da bilinir. Göründüğü gibi değildir. Cumhurbaşkanı ve yardımcılığını alan Cihangirzade kardeşler TM üyesiydiler. Giresun temsilcisi olarak Topal osman'ı atamış olmaları nitelikleri hakkında bilgi vermektedir.

 

     Mustafa Kemal Samsun'da

 

      Mustafa Kemal, Samsun'a gönderilmeden önce, 6 ay, İstanbul'da misafir edildi. İstanbul işgal altındaydı. İşgal devletlerinin istihbarat merkezi Pera Palas'tı. Mustafa Kemal, ilk üç ayını, burada, yoğun görüşmeler yaparak geçirdi. Sonra, İtalyan Sforza'nın girişimiyle kiralanan, Şişli'deki eve yerleşip 3 ay da orada faaliyet gösterdi.

    Filistin cephesinde, Cephe Komutanı Liman Von Sanders'in, ön cephesş bozulunca, arka kademe Mustafa kemal'in komutanlığına bırakılmıştı. Mustafa kemal, İngiliz güçlerine karşı koymanın imkansız olduğunu, hemen, onlarla sulh yapılması gerektiğini İstanbul'a bildirmişti. Mondros Mütarekesini de onun en yakın arkadaşlarından Rauf Orbay imzalamıştı. Alman yanlısı Talat-Cemal-Enver paşalar kaçarken, Mustafa Kemal, anlaşılabilecek yeni lider olarak görülmüştü.

Yunanistan'daki iç karışıklıklar, Bolşevik devrimi, büyüme olasılığı olan yeni savaş yılları demekti. Türk ulus devleti'nin kuruluşuna, Pera günlerinde onay verilmişti.

 

  Şark Harekatı

 

  Mustafa kemal, Topal Osman'ın, toplayacağı, gayrı resmi kuvvetleri, Ermeni harekatında kullanmak istese de, ordu komutanları 'adamları gelsin ama kendi gelmesin' uyarısını yapmıştır. Topal Osman 850 kişi ile 12 Eylül 1920 de Trabzon'a gelir. 22 Eylül de oradan bölgeye hareket ederler. Ancak, onlar Karsa'a vardığında, ordu, çoktan, Ermeni harekatını tamamlamıştır. Buna rağmen, Topal Osman güçleri,, bölgede, dört ay, köy köy gezmiş ve buraları yağmalamıştır. 1921 Şubat ayında trabzon'a dönerler.

 

Milli Muhafız Müfrezesi

 

  Ankara'da, Mustafa kemal ve Çankaya'yı koruyacak bir müfreze kurulması önerisi Ali Şükrü Bey'den gelmiştir. Bunun üzerine Topal Osman'dan bir müfreze istenir. Ali Şükrü Bey, bilmeden, kendi katili olacak kişileri Ankaraya getirtmiştir. ( 29 Nisan 19120)

İlk etepta, 10 kişi olarak kurulan müfreze, ilerleyen zamanlarda 200 kişiye ulaşacak, doğrudan topal Osman'a bağlı bir ordu haline gelecektir.

  Çankaya'yı korumak için gelen müfreze, yol üstündeki İnebolu'yu yağmalamış, Mustafa Kemal'e şikayet edilse de 'İhtimal vermiyorum' cevabı alınmıştır.

  Topal Osman, Ankara da olmadığı zaman, Müfreze komutanı Mustafa Ağa olacaktır. Topal osman'ın eniştesine rakip olan doktorları öldürmekten hüküm giyip, deli raporu alınarak serbest kalan Mustafa Ağa...

30  Kasım tarihinde Giresun Mutasarrıflık olur. (Liva)

 

Koçgiri  6 Mart 1921-17 Haziran 1921

 

Nurettin Paşa ile Koçgiri katliamına katılan Topal Osman, Yolu üzerindeki Rum köylerini de vurmuştu. Karlı arazide yol açmak için, 120 Rum gencini alıp, kuvvetlerinin önünde yürütmüştü. Hiç birisi geri dönemedi. Ermeni katliamında işbirliği yapmayan Kürt güçleri vurulup, köylüler öldürülüp, köyler yağmalandıktan sonra, meclis soruşturmasında, Nurettin Paşa'yı ''Bütün sorumluluk benim' diyerek, Topal Osman kurtarmıştı. Arkasını Atatürk'e dayadığı için dokunulamamıştı.

 

Merzifon katliamı 1921

 

Merzifon baskını, sırasında, yerleşim yerlerine saldırmış, kadınları çocukları, bazı evlere hapsederek yakıp öldürmüş. Genç kadınları,alıkoymuş, toplu tecavüz ve işkenceyle öldürtmüştür.

Topal Osman çetesi, Koçgiri savaşından yağmalananları, Merzifon katliamı sonrası, Merzifon Meydanın da sattı. Merzifon dan ayrılırken, Türklerin atlarını ve arabalarını da silah zoruyla aldı. Merzifondan yağmaladıklarını yükleyip götürdü. Bu yaşananları, devlet görevlileri kayıt altına aldı ama Osman'a dokunmak mümkün değildi.

 

Sakarya savaşı 23 Ağustos 1921-13 Eylül 1921

 

 Cephe savaşları, Topal Osman ve çetecilerine göre değildi. Savaş sırasında, 'Giresun Alayı' dedikleri birlik, ilk dağılıp kaçanlardan oldu. Birliğin %70 şi kaçıp dağılınca, toplu bozgun geldi. Buna sinirlenen Osman, ailelerini Giresun da rehin tutatak, kendine Bando yaptığı Rum müzisyenleri kurşuna dizdi. İçlerinden biri kaçarak kurtuldu ve yaşananları yazdı.

 

Kahya Yahya ve Topal Osman

 

   Kahya Yahya, trabzon vilayeti kayıkçılar kethüdasıdır. Bu unvanı 17 yaşında, babasının ölümüyle almıştır ve resmidir. Emrinde, bin kişilik silahlı bir gücü vardı. İstanbul-İzmir-Mersin-Samsun limanları işgal altındayken, Ticaretin yapılıp paranın aktığı tek Liman Trabzon du. Yahya, Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin gayrı resmi üyesiydi ama, kasa ondaydı ve kararlara imza atıyordu.

Ankara Meclisi açılınca, Heyet-i Temsiliye'nin arkasındaki güç olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri işlevzisleştirilmek istendi. Mustafa Kemal ve arkadaşları iktidarı paylaşmak istemiyordu. Erzurum Kongresinin çıkış noktası Olan Trabzon Müdafaa-i Hukuk cemiyetinin gücünü almak gerekiyordu. Önce soruşturmak için heyet gönderildi. Daha sonra da, Mustafa Kemal'in korumalığını yapan, Topal Osman'nın iki çetecisinıin başına, Meclis muhafaza tabur komutanı İsmail Hakkı Tekçe getirilerek, Yahya Suikastle öldürüldü. (3 Temmuz 1922)

Suikast, Ankara da planlanmıştı.

 

Ali  Şükrü bey Cinayeti  1884- 27 mart 1923

 

  Ankara Meclisinde, birinci grup Kemalistler, İkinci grup ise muhalefet olarak bilinirdi. Muhalefet'in başı Ali Şükrü Bey di. MHC dönemi ile meclis döneminin çatışması veya, Trabzon burjuvazisi ile Ankara burjuvazisinin hesaplaşması diyebiliriz. Şükrü Bey ve arkadaşları, Mustafa Kemal'in, başkomutanlık yetkisiyle, meclis idaresini, tek başına temsil etmesine karşıydı. Misak-ı Milli yi savunuyorlardı ve Lozan görüşmelerine giden İsmet Paşa'nın, Meclis kararı olmadan, sınırları değiştirme yetkisi olmadığını söylüyorlardı. Muhalefet güçlüydü ve sağlam dayanakları vardı. Ali Şükrü öldürülerek, muhalefet bastırıldı. Meclis fesh edildi ve yerine, muhalefetsiz bir meclis kuruldu.

 Ali Şükrü Bey de, en az Topal Osman kadar, Pontos düşmanıydı. Trabzon'da, yaşlı bir Rum, Valilik izniyle, tedavisi yapılmak için, İstanbul'a gönderildiğinde, Ali Şükrü bunu meclise taşımıştı. '' Madem ki ailesinde Pontosçuluk yapan vardır. O da cezasını çekmelidir. Valinin yaptığı nedir? Ölsün! Can çekişerek ölsün! Hepsi ölsün!'' diyen biridir.

Erzurum Kongresinde, Trabzon delegelerinin, Mustafa Kemal'e muhalefet ettiği bilinmektedir. Giresun dan giden iki delegenin (Ali Naci Duyduk ve İbrahim Bey) de muhalefet etmiş, Topal Osman'nın ölüm tehditiyle kaçmak zorunda kalmışlardı.

Ankara Meclis'i ilk açıldığında, Meclise gitmek üzere yola Trabzondan yola çıkan, 6 vekilden, (sonradan Ordu vekili Recai Bey de katıldı) Trabzon vekili İzzet Bey (Eyübizade) ve Gümüşhane vekili Alemdarzade Ziya Bey, yolda öldürüldü. Diğer vekillere bir şey olmadı.
Trabzon valiliği yapan, sonrasında vekil olan Deli Hamit Paşa, meclis binasında vuruldu. Hastaneye götürülmedi. Dört gün can çekişmesi izlendi. Türk burjuvazisinin,Trabzon-Ankara çekişmesi, kanlı suikastler zinciridir.

 

Topal Osman'ın öldürülmesi   2 Nisan 1923

 

 Ali Şükrü'yü öldüren, Topal Osman ve çetesini, Mustafa Kemal, son dakikaya kadar korudu. Başkomutanlık yetkisi olduğu için, onu korumakla yükümlü muhafızların komutanına, onun izni olmadan dokunulamıyordu. Meclis Başkanı Rauf orbay'ın ısrarına rağmen, Mustafa Kemal izin vermiyordu. Sonunda, Rauf Bey, 'O zaman, ben yarın bunu mecliste açıklayacağım' deyince, evet demek zorunda kaldı. Topal Osman'ın, bunu ihanet olarak görüp, köşke saldıracağını bildiğinden, o gece, gizlice, köşkü terk ettiler.

  Yahya'ya suikast tertipleyen İsmail Hakkı Tekçe'ye, yeniden, iş düşmüştü. Topal Osman çetesi, köşkü bastı ancak, boş buldu. Topal Osman yaralı olarak ele geçirildiyse de kafası kesilerek öldürüldü. Konuşamaması garanti altına alınmıştı. Meclis kararıyla, Meclis önünde, ayaklarından asılarak teşhir edildi.

  Topal Osman'ın komutasındaki koruma birliğinde, Ali Şükrü'nün iki adamı vardı. Bir tanesi yeğeniydi. Çete mensupları, cinayeti ihbar edenin 'içeriden biri' olduğunu söylemiştir. Bu iki kişi, çatışma anında, orada olmadıkları halde, öldürülmüşlerdir. İsmail Tekçe'ye bağlı birlik tarafından öldürüldükleri düşünülür.

Öldüğünde 500 bin lira nakit para ve bir çuval dolusu tapuyu miras olarak bıraktı. Cumhuriyet bu serveti ve tapuları onayladı.

 

Tufan Şişli  

 

*Yunanistan'ın Selanik kentinde Pontos soykırımı anmalari kapsamında 18 Mayıs 2024 tarihinde Nikos Kapetanidis Derneği tarafından gerçekleştirilen panelde konuşan Tufan Şişli'nin sunumunun tam metnidir 

 

 

   

 

  

 

20 Aralık 2021 Pazartesi

SELANİK, ATİNA, MOSKOVA, STUTTGART’TA SOYKIRIM TANINSIN, YANNİS VASİLİS YAYLALI’YA ÖZGÜRLÜK SLOGANLARI 19 MAYIS 2018

 Theofanis Malkidis yazdı…

Başbakan ve dışişleri bakanı, Hitler’in öğretmeni Mustafa Kemal için çelenk hazırladıklarında ve soykırıma sessiz kaldılar. Onlar meclis ve bakanlık bürolarını ‘


danışmanlık’ ve soykırımı inkar ve zayıflatma amacı için kullandılar.
Şimdi de soykırıma ve Yannis Vasilis Yaylalı’ya sessizler.
Gazeteciler, sözde bilim adamları, sözde politikacılar, sözde insanlar… 

Güvenli işler yapmaya her bayramdan sonra başka bir koltuk için çalışmaya devam.

Gerçek şu ki, soykırımın tanınması çabaları, Hitler’in öğretmeni Mustafa Kemal’in savunucusu bu insanları sarsıyor ve korkutuyor. Anavatanımızın etini yiyen kemirgenler.
Ancak, soykırımın tanınmasıyla ilgili kutsal sorudaki zafer bizimkidir, bir ismi vardır, çünkü kemirgenler sessizken uluslararası alanda konuyu planlayan ve gündeme getiren kendi çabamızdır.


Biz alt ediciler ve inkarcıların faşizmini ne sessizleştirdik ne de korktuk. Tabii ki de korkmayacağız. Biz, yoldaşlarımızla ve iş arkadaşlarımızla ve atalarımızın ruhlarıyla büyük bir güce sahibiz.

19 Mayıs 2018’de , Selanik, Atina, Moskova, ve Stuttgart’ta  Tamer Çilingir, Mihalis Haralambidis, Türkan Balaban ve Theofanis Malkidis tarafından dillendirilen bir slogan vardı:
Pontos Helen Soykırımı Tanınsın, Yannis Vasilis Yaylayı’ya  Özgürlük!

Ünlü atletimiz Giorgos Zachariades bu talepler için koştu. Özgürlük için koştu Selanik’e, Yannis Vasilis Yaylalı, Mitroudis ve Koutlatzis’in özgürlüğü için.
24-5-2018 Perşembe günü 18:30 ile 19:30 saatleri arasında TH. Malkidis, Pavlos Kyriakidis ile Yiannis Vasilis Yialialis’in hapsedilmesi ve bugünün Türkiye’sindeki durum hakkında konuşacak.
Program PAULIOS LOGOS radyo istasyonundan (90.2 FM) veya Internet üzerinden http://live24.gr/radio/generic.jsp?sid=911 adresinden yayınlanacaktır.
Programın tekrarı önümüzdeki Pazartesi, 28-5-2018, 20.0 ile 21.00 saatleri arasında yayınlanacak.




Kaynak : MavriThalassa 

18 Ekim 2020 Pazar

Tamer Çilingir yazdı | Andreadis'in arşivindeki Atılım gazetesi

Kosta Sidiroupolos Trabzon'un Maçka ilçesinden Pontos Rum Soykırımı Yunanistan'a sürgün edilen bir ailenin çocuğuydu. 28 Kasım 2017 günü kalp krizi geçirerek yaşam gözlerini yumduğu ana kadar Pontos Rum Soykırımı'nın ihtilafının önünde yer alan isimsiz kahramanlardan biriydi.

O, sadece soykırım ve sürgün süreci kurbanlarının acılarını değil, geride kalanların yaşadıkları acıları da yüreğinde hisseden bir insandı. Pontos'ta yaşayan insanlarla kurduğu olumlu ilişkiler bunun göstergesiydi.

80'li Almanya'da işçi olarak çalışan Trabzonlu, Samsunlu, Giresunlu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve Müslüman ailelerle 100 yıl önce Yunanistan'a sürgün edilen daha sonra Avrupa'ya geldi Pontoslu ama Yunanistan'da işçi olarak çalışan Trabzonlu, yemekli ve müzikli bir gece organize eder.

Kendisi inançlı bir Hristiyan'dır ama geceye olan uygulamalarini tek tek önceden uyarır. Gecede kimse Hristiyanlık propagandası yapmamalıdır, yemeklerde kesinlikle domuz eti olmamalıdır. Birbirinden koparılmış olan bu insanların yeniden bir araya gelişi birleştirici olanın kemençe ve horon olduğunu düşünür Kosta. Kemençe ve horon ile başlar gece, misafirler teker teker gelmeye başlar salona. O mesaj gömleğinin neredeyse beline kadar açık ve göğsünde kocaman altın bir haç olan genç girer salona. Kosta hemen bu genci uyarır ve bu yaptığının abartılı olduğunu o haçı gizlemesini ister. Genç alaylı bir üslup ile isteğini ret edince onu zorla salondan çıkarır. Yıllarca bu tavrı eleştiri konusu olsa da o iki acılı bir araya gelebilir için elinden geleni ardına koymaz.

Eşi Eleni elinde 1999 yılında yayınlanmış bir gazetenin kupürüne iliştirilmiş bir ile geldi bir gün.

"Sevgili Eleni (Sidiropoulou) ve Kosta (Sidiropoulos) 
Kalamaria 1.10.1999

Pontus 'inatçılığına' ve doğal Helen 'iyimserliğime' rağmen, kendimi yorgun ve hüsrana uğramış hissettiğim zamanlar da oldugunu itiraf etmeliyim. Neyse ki, 1960'tan günümüze kadar Türkleştirilmiş Rumlar ve özellikle Müslüman Pontuslu kardeşlerimiz için yürüttüğümüz mücadelemizi devam ettirmemizde sevginizle, coşkulu ve aktif olarak bana destek veren ve güç veren sizin gibi insanlar var. Hayal edemeyeceğiniz tükenmez bir güç veren, genel olarak ortak Pontus mücadelesine verdiğiniz destek için teşekkür ederim. Takdire şayansınız.

Kardeşiniz Yorgo Andreadis "

Gazete kupürünün üst kısmına Helence el yazısı ile iliştirilmişti bu değil. Eleni gözleri dolu dolu artık aramızda olmayan hem Kosta'dan hem de Yorgo'dan gururla söz edildiğinde bu belgeyi benimle paylaşıyordu.

PERSONA NON GRATA - İSTENMEYEN İNSAN YORGO ANDREADİS
Yorgo Andreadis hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de özellikle Pontos'ta yüz yıl önce yaşananları anlattığı bölümleri ile uzman birisiydi. Pontos üzerine gerçeklere dayanan kısa hikayeler ve romanlardan 22 kitap yazmıştı. Mısır yedisi Türkçeye çevrilmiş ve Türkiye'de yayınlanmıştı. En hakanı ise Tamama adlı kitabı idi. (Bu arada Belge Yayınları önümüzdeki ay Tamama'nın 7. Baskısının çıkacağını açıkladı.)

Almanya'da yaptığımız konuşmada Karadeniz'e seslenen Yorgo Andreadis şöyle diyordu:

"Biz sizi ne dost ne de komşu sayıyoruz. Biz sizi kardeş sayıyoruz. Dünyada Müslüman inancına sahip ve Kuran'a inanan milyonlarca insan var. Yine dünyada Hristiyan inancına sahip ve İncil'e inanan milyonlarca insan var. Ama dünyada sadece biz kemençeyi seviyor, kemençe ile oynuyor ve kemençe ile mezara gidiyoruz. "

Yorgo, yaşı küçük geriye rağmen Yunanistan'ın Nazilerce işgaline de tanık olmuştu. Kendisini o yıllar için "yalın bir seyirci" olarak tanımlayacaktı. İşgal dönemindeki şiddet, büyüklere yönelikti. Onu ve küçükleri, yine onun deyimiyle, açlık tehdit ediyordu sadece o arabayla.

Devlet baskısıyla ve iktidarın gücüyle ise 19 yaşında tanışacaktı. Üniversitede okumak için Almanya'ya gitmeye karar verdiğinde pasaport başvurusuna bir türlü yanıt alamıyordu. 1955 Haziran ayından Kasım'ına kadar alamadı pasaportunu. Sonuçta "hatır için" pasaportunu alabildi. 1954 seçiminde ailesinin, özellikle erkek kardeşinin "solcularla iş birliği" içinde olması idi pasaportun verilememe gerekçesi.

IRKÇILARIN TEPKİSİNİ ÇEKTİ
Kitapları ve kurduğu dostluklar iki tarafın; Yunanistan (az sayıda olmak olmak kaydıyla) ve Türkiye ırkçılarının tepkisini çekti. Yunanistan'da 'Ankara'nın paralı ajanı' iftirasıyla karşılaştı. Yaptıklarıyla Yunan milli duygularını körelttiğini iddia ediyordu, Yunanistan'daki çevreler. Bir radyo programına telefonla katılan kişi Yorgo Andreadis'e "Sayın Andreadis, kitabınızı İzmir'de tanıtmak Pontos'un Helen söyleyebildiniz mi?" diye bir soru sordu. Yorgo, 'Unuttum. Ancak öteki sefer gittiğimizde sizi de yanıma alacağım, diye yanıt verdi.

Türkiye cephesinde ise olaylar daha planlı şekilleniyordu. Giresun Jandarma Alay Komutanı Tuğgeneral Veli Küçük, Andreadis aleyhinde kampanya başlattı. Küçük, serbestçe satılan kitaplarının el altından dağıtıldığını iddia etti. Andreadis hakkında "Pontusçu" diye haberler çıkmasını sağladı.

4 Aralık 1998 Cuma günü Türkiye'ye, Yeşilköy Havalimanı'ndan giriş yapmak isteyen Yorgo Andreadis'in eline sınır dışı edildiğine dair bir belge verildi. O günden itibaren Türkiye'ye kullanımı yasaklandı.

Kendisine verilmeyen ama Yunan Dışişleri Bakanlığı'na bildirilen sınır dışı gerekçesi şöyle idi: 

"Türkiye'de güvensiz kişidir.Türk halkının güvenliğini ve huzurunu güçlerle işbirliği içindedir ve Türk devletini tehdit edenlerle birlikte hareket eder." 

Bu nedeni 'git' denmiştir.

Yorgo Andreadis ilerisinde kampanyalar devam etti. Kâh Ankara'da Turkish Daily News, kâh Milliyet ve Hürriyet gazeteleri, kâh televizyon programlarıyla Hulki Cevizoğlu, bu kampanyanın öncülüğünü kaptırmamak için yarıştı.

ERDOĞAN'A YAZDIĞI MEKTUP
Bir gün Türkiye'ye gidebilmek için yıllarca bekledi, bu arada dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan'a bir mektup yazarak Trabzon'a gömülmek istediğini söyledi. Mektupta şu sözlerle yaşadığı hasreti ifade ediyordu:

"10 yıl bekledim. Bana 'AİHM'ye git' dediler gitmedim. Dava açmadım. Sabırla bekledim, bu haksızlığın giderilmesini, iftiraların alınmasını. 73 yaşında olduğumu ve bana karşı yapılan adaletsizliğin giderilmesi için daha birkaç 10 yıl bekleyecek zamanımın kalmadığını hesaba katın Gerçekten. de bu adaletsiz, yersiz ve kabul edilme kararı verilecek düzeltemeyecek durumdaysanız ve Türkiye'ye girişimin yasaklanmasındaki ısrarınız sürüyorsa, o zaman lütfen arzumun yerine getirilmesine ve ecelim geldiğinde, 90 kuşaktır atalarımın ebedi istirahatgâhlarında yattıkları Trabzon'a gömülmeme izin verin verin. "

30 Aralık 2015 tarihinde ayrıldığında Trabzon'a gömülmesine izin verilmedi.

30 Aralık 2015 tarihinde ayrıldığında Trabzon'a gömülmesine izin verilmedi.

ELEN'NİN ELİNDEKİ GAZETE ATILIM'DI
Eleni'nin getirdiği, Yorgo Andreadis'in arşivinde yer alan gazete Atılım Gazetesiydi. 22 Mayıs 1999 tarihinde yayınlanmıştı ve '19 Mayıs 1919 Samsun ve yitik ülke Pontos 'başlığını taşıyordu. Andreadis'in arşivinde yer almasının sebebi tabi ki içeriği ile ilgiliydi. Yüz yıllık cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez sol, sosyalist bir yayın organı pontos'a ve yüz yıl önce yaşlarda çocuklara bakış açısıyla kaleme alınmıştı.

19 Mayıs 1919'da Antik çağdan bugüne Pontos'un konuşma ile konuşma ile yazarak Samsun'a çıkanların bir kurtuluş savaşı değil Rumlara yönelik bir soykırım gerçekleştirdiğini anlatıyordu.


"Bugün yitik ülke Pontos'un çocuklarının yaratanlar, şatafatlı gösterilere hazırlanıyorlar.

Son gece fener alayı düzenleyecekler. Önce Kanavkariz'den (Mert rrmağı) geçecek olan alay, dere boyunca katledilen Pontosluların bu dereye bilerek atıldığını. Oradan Saathane Meydanı'na gidilecek ve Pontosçulukla aşağılananların asıldığı Kavlağan (çınar) hakkında önünden geçip bu meydanda vapurlara bindirilmek için bekleyenlerin insanların haykırışlarına aldırmayacak bu alay. Sonrasında Pontos Hükümet binasının önünden geçilip Zito Sotiriu (Yaşasın Kurtuluş), Zito Elefteria (Yaşasın Özgürlük) seslerin İstiklal Mahkemelerinde kaleme kırarak cevaplayacaklar. Ve en sonunda bir dönem yasakladıkları kemençe eşleştirme kültürümüzün ne kadar zengin değildiklerinde, Çarşamba Çifteteliisi, dik horon (...) oynayacaklar ve sözlü pontos yapımının bir parçası olduğunu yapacaklar. "

Kaynak: Etha

7 Eylül 2020 Pazartesi

Çilingir: 6-7 Eylül'ün cezası olmazsa tekrarı olur

 Yazar Tamer Çilingir, 6-7 Eylül Pogromu'na dikkat çekerek, "Tarihte yaşanan haksızlık cezalandırılmadıkça tekrarlanıyor. Geçmişiyle, tarihiyle hesaplaşamayan toplumlar, doğru bir mücadele hattı kuramaz" dedi.

Araştırmacı-Yazar Tamer Çilingir ile 6-7 Eylül Pogromu üzerine konuştuk...

Çilingir, 6-7 Eylül'de yaşananlara işaret ederken, "Geride kalan Türk ve Müslüman olmayanlara nefes alma hakkı bile verilmedi" dedi. Türkiye'nin de kaybettiğine dikkat çeken Çilingir, yüzleşme ve hesaplaşmanın neden önemli olduğunu anlattı.

6-7 Eylül'de ne oldu?

6-7 Eylül 1955'te İstanbul’da Yedikule, Samatya, Beyoğlu, Sıraselviler, Kurtuluş, Yeşilköy, Bakırköy, Eminönü, Unkapanı, Büyükada, Aksaray, Çengelköy ve Kuzguncuk’ta başlayan saldırılar sonucunda 37 kişi hayatını kaybetti, 30 kişi yaralandı ve 300’den fazla Rum kadına tecavüz edildi. Ayrıca 87 kilise, 26 okul, 3 gazete, 4 mezarlık, 1004 ev, 4228 iş yeri ve 226 üretim merkezi talan edildi.

16 Eylül 1955’te 6-7 Eylül saldırılarını kınayan makalelerinden dolayı İstanbul’da Rumca yayın yapan 'Elefteri Foni /Bağımsız Ses’ gazetesinin sahibi ve başyazarı Andreas Lambikis tutuklanıp Harbiye Askeri Cezaevinde 3 ay süresince hapsedildi.

Kasım 1956’da İstanbul’daki Rum Hayır Derneği 'Eliniki Enosi’nin 12 üyesi tutuklandı ve Kıbrıslı Rumların casusu oldukları ileri sürülerek Nisan 1958 tarihinde sınır dışı edildiler.

1957-1959 tarihleri arasında İstanbullu Rumlardan 57 kişi çeşitli bahanelerle sınır dışı edildi. Sınır dışı edilenler arasında 6-7 Eylül 1955 tarihlerinde yaşananların fotoğraflarını dünya kamuoyuna göndermeyi başaran Gazeteci Dimitrios Kaloumenos da vardı.

1958 sonrası, başını ırkçı örgütlenmelerin çektiği ve genellikle üniversite öğrencileri tarafından uygulanan ‘azınlık işyerlerini boykot’ kampanyası başlatıldı. Rumların işyerlerinin önünde bildiriler dağıtılıp konuşmalar yapılarak, halka Türklerin işyerlerinden alışveriş yapmaları baskısı yaptılar.

'KALANLAR TÜRKLÜĞE ZORLANDI'

Sonra ne oldu? Hayatta kalanları neler bekledi?

Her şeyden önce artık bu ülkede açık kimlikleriyle özgür yaşayamayacaklarını öğrendiler. Gerçek kimliklerini ulu orta yerlerde hep gizlediler. Her kriz döneminde hedef haline getirildikleri için birçoğu yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı. Elde avuçlarında ne varsa yok pahasına satarak Yunanistan’a gittiler ve bir daha dönmediler. Geride kalanların büyük kısmı da yıllar içinde aynı akıbete uğradı. Türklüğü, Türk kimliğini ve Türk politikalarını savunmaya zorlandılar.

Pontos Rum Soykırımı'nı anlatan bir kitap yazdınız. 1914-1923 yıllarındaki bu soykırım sürecini 6-7 Eylül'de yaşananlar ile ele aldığınızda ne görüyorsunuz?

Kitabımın konusu bildiğiniz üzere Pontos Rum Soykırımı üzerineydi. 1914-1923 yılları arasında Pontos’ta yaşayan Hristiyan Rumlara yönelik gerçekleştirilen bu soykırım 1895'lerden başlayan, 1915’te Ermeni ve Süryanileri kapsayarak devam eden soykırımın son etabıydı. Bu süreç Osmanlı’dan geride kalan son topraklarda kurulması planlanan yeni devlet için sermayenin Müslümanlaştırılması diye de tanımlanabilir. Binlerce yıl yaşadıkları topraklarda 1,5 milyon Ermeninin, 300 binin üzerinde Süryaninin, 353 bin Pontoslu Rumun katline, 800 bin Küçük Asya Rumunun kaybolmasına sebep olan bu sürecin sonunda 1923 yılında Lozan’da Yunanistan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları arasında imzalanan Mübadele Anlaşması ile 1 milyon 250 bin Hristiyan Rum da sürgün edilerek yurtlarından kovulmuşlardı. İstanbul’da yaşayan Hristiyan Rumlar ise bu anlaşmanın dışında tutulmuştu.

1942-1943 yıllarında Kur’a Askerlik ve Varlık Vergisi ardından 1955 6-7 Eylül Pogromu, Kıbrıs krizleriyle 1958-63 yılları arasında artan Rum karşıtlığı ile yaşanan sürgün ve kaçışların ardından, 1964 yılında gündeme gelen sürgün kararlarıyla İstanbullu Rumlar da bu topraklardan silinmeye çalışılmıştır. 6-7 Eylül Pogromu da geride kalan Hristiyan Rumlara yönelik en önemli saldırılardan biridir.

'TEMEL SİYASETLERİ İŞGAL VE DEVŞİRME'

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, şimdi de AKP-MHP rejimine... Türkiye, azınlıklar açısından nasıl dönemlerden geçti?

Öncelikle "azınlıklar" kelimesine itiraz etmek istiyorum. Azınlık olan yedi yüz yıldır bu topraklarda iktidarda olanlardır. Binlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan ve çoğunluk olan ama öteki olarak görülen, ötekileştirilenler açısından bu süreci özetlemek gerekirse şöyle denebilir. "Dört nala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim" diyenler 11. yüzyıldan itibaren bu coğrafyada sadece yaktılar, yıktılar, yok ettiler. Onlardan önceki zalim Roma krallarının Müslüman versiyonuydular. Kendilerinden olmayan inançlara, kimliklere karşı hep zalimlik yaptılar; onları düşman bellediler. İşgal, barbarlık ve devşirme temel siyasetleriydi. Kılıç zoruyla işgal ettikleri toprakları orada yaşayanlar için hapishaneye çevirdiler.

Cumhuriyet bu uluslara yönelik soykırım ve katliamların üzerine kuruldu. Hristiyan uluslardan sonra sıra Türk olmayan diğer uluslara geldi. Şiddet, baskı ve asimilasyon politikaları Cumhuriyet boyunca da devam etti. Geride kalan Türk ve Müslüman olmayanlara nefes alma hakkı bile verilmedi.

'ZERZEVATÇI TÜRKÇE BAĞIR!'

Rumların Türkiye'deki bugünkü nüfusu biliniyor mu?

Kemal Karpat’a göre (Osmanlı resmi sayımları) 1906 yılında Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyan Rumların sayısı 2 milyon 136 bin 110’dur.

1955 yılında Hristiyan Rumların sayısı 106 bin iken 1965 yılında bu sayı 30 bindir. Kıbrıs işgalinin ardından 1975 yılında ise bu sayı 5 bindir.

Bugün ise bu sayı 1500’ün altındadır.

Müslümanlaşmış ya da Müslümanlaştırılmış Rumlar tabii ki bu sayılara dahil değildir.

'Vatandaş Türkçe Konuş' kampanyaları cumhuriyetin önemli asimilasyon politikalarından biridir. 19 Mayıs 1929 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, 'Zerzevatçı Türkçe bağır' başlıklı şöyle bir haber var:

"İstanbul Belediyesi, yaşadığı mahallelerde kendi ana diliyle bağırarak satış yapanlar hakkında zabıtaya gönderdiği tebligatta, Türkçe yerine Rumca bağırmanın şiddetle yasaklanmasını istedi.’’

Yani bu tarihte zerzevatçıların Rumca bağırarak İstanbul sokaklarında satış yapmaları ne demek? Herkes ya da büyük bir çoğunluk Rumca anlıyor demek. Şimdi 20 milyona yaklaşan nüfusuyla İstanbul’da Rumca anlayabilecek insanın sayısı 1500 civarında.

'TÜRKİYE KAYBETTİ, TALANCILAR ZENGİN OLDU!'

Rumlara yapılanlar Türkiye'ye de kaybettirdi mi?

Bir zamanlar Rumlara bire beş veren topraklar artık bire bir bile vermiyor. Çiftçilerini, marangozlarını, demircilerini, taş ustalarını, yorgancılarını, fırıncılarını kaybetti yüz yıl önce bu topraklar. Doktorlar, mimarlar, eczacılar, sporcular, edebiyatçılar, ressamlar, müzisyenler idam edildi. Binlerce yıllık insanlık tarihi, birikimi bir anda yok edildi. Cumhuriyetin kurucuları ‘Anadolu yoksuldu, cahildi, biz yeni bir aydınlatma başlattık’ diyecekti 1930’lu yıllarda ama bahsedilen cahillik ve yoksulluğun sebebi bu insanların yok edilmeleri idi.

Olup bitenlerin "yeni zenginler" yarattığı da söyleniyor...

Bu bir gelenektir. Osmanlı’dan devralınmıştır. İşgal edilen yerlere giren ilk askerlere iki gün tanınırdı yağma için. Bu iki gün içinde kim ne yağmaladıysa onun olurdu. Sonra devlet kurumlaşırdı ve yağma devlet eliyle taşınama mallarla birlikte tüm işgal edilen coğrafyayı kapsardı. 20. yüzyılın başında gerçekleştirilen soykırımlarda da aynısı oldu. Soykırıma katılan aileler cumhuriyet ile zengin oldular; katledilen Rum, Süryani ve Ermenilerin mallarına sahip olmaları sağlandı. Tabii bu arada asıl yağma devletin yaptığı idi. Tüm inanç yerleri, okullar, kültürel ve tarihi binalara el konulup dokuları değiştirildi. Kiliseler, okullar askeri kışlalara, camilere dönüştürüldü.

6-7 Eylül’de de aynı şeyler yaşandı. Öldürülen ya da korkudan evlerini işyerlerini bırakan Rumların mal varlıkları yeni zenginler yarattı.

İktidarlara, toplumlara bugün için nasıl sorumluluklar düşüyor?

Çürük yapı taşları üzerine kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu taşlardan herhangi birinin hareket etmesi halinde yıkılacağını bilmekte, bundan korkmakta ve ona göre davranmaktadır. Bu yanıyla da devletin kuruluşu esnasında imhasına yöneldiği, kimini soykırımı ile kimisini sürgünlerle ve kimisini de asimilasyonla etkisiz hale getirdiği iç ve dış düşman diye tanımladığı uluslara ve siyasi hareketlere karşı hep tetiktedir. Devlet açısından bakıldığında diğer önemli mesele de katliamlara, soykırımlara, sürgünlere ve asimilasyon politikalarına rağmen geride kalanların büyük çoğunluğu da ya Müslümanlaştırılmış ya da Türkleştirilmiş diğer uluslardandır. Ve tarihin karanlık sayfaları aydınlandıkça her şeyin alt üst olması ihtimali vardır.

Tarihte yaşanan her haksızlık, her zulüm cezalandırılmadıkça tekrarlanıyor. Bugünkü yaşanan haksızlıkların ve zulümüm sebebini de böyle görmek gerekiyor. Geçmişiyle, tarihiyle hesaplaşamayan toplumlar, doğru bir mücadele hattı kuramaz, özgürlük, adalet ve eşitliği sağlayamazlar.

Bizim yaşadığımız coğrafyada Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşu ile başlayan süreç soykırımlar sürecidir. Öncelikle soykırımlar ile yüzleşilmesi gerekiyor. Bu yüzleşmeyi yapacak olan iktidar olmayacaktır. Çünkü iktidarın varlık sebebi soykırımlar, şiddet ve baskıya dayanıyor.

Asıl bu yüzleşmeyi yapması gerekenler özgürlük, adalet ve eşitlik talebinde olanlardır.

Yüz yıllık cumhuriyet tarihi boyunca muhalif konumdaki birçok aydın, örgüt ve kurum ne yazık ki bunu başaramamış, hatta iktidarların değirmenine su taşımıştır.

Cumhuriyeti bir burjuva demokratik devrimi olarak görmek, kurucularını anti emperyalist devrimciler olarak tanımlamak, ‘kurtuluş savaşı’ adı verilen masala inanmak, ilk meclise ilk anayasaya ilerici misyonlar yüklemek gibi önemli hatalar yapılmıştır ve hâlâ bu hatalar yapılmaya devam ediyor.

Soykırımlarla yüzleşmek asla tarihin, geçmişin sorunu değildir; tam tersine bugünün sorunudur.

Kaynak: ANF , söyleşi:Ali Barış Kurt