İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2025 Cuma

6-7 Eylül 1955 Pogromu: Türkiye’de Azınlıklara Yönelik Şiddetin Sosyo-Politik ve Uluslararası Bağlamı

Yannis Vasilis Yaylalı 


1. Giriş


6-7 Eylül 1955’te başta İstanbul ve İzmir olmak üzere birçok yerde gerçekleşen pogrom, Türkiye’de azınlıklara yönelik sistematik şiddetin en çarpıcı örneklerinden biridir. Özellikle Rum toplumu hedef alınmış, ancak Ermeni ve Yahudi toplulukları da ciddi şekilde etkilenmiştir. Resmi kaynaklara göre, 4.214 ev, 1.004 iş yeri, 73 kilise, 1 sinagog ve 26 okul tahrip edilmiş; 11 ila 15 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmış ve 50 ila 200 gayrimüslim kadına tecavüz edilmiştir (Güven, 2005; Vryonis, 2005). Ancak İnsan Hakları Derneği (İHD), resmi kayıtların gerçeği tam yansıtmadığını, öldürülen kişi sayısının 37, tecavüz vakalarının ise 400 civarında olduğunu belirtir (İHD, 2024). Dilek Güven (2005), pogromun devlet tarafından organize edildiğini ve azınlıkların ekonomik gücünü kırmak için sistematik bir planın parçası olduğunu belirtir. 

Güven, olayların, azınlıkların yalnızca maddi varlıklarını değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel kimliklerini yok etmeyi amaçladığını vurgular. Örneğin, Güven’e göre, pogrom sırasında Rumlara ait dükkânların ve evlerin hedef alınması, ekonomik hayattan dışlanma politikalarının bir uzantısıydı ve bu, Türk burjuvazisinin güçlenmesine hizmet etti (Güven, 2005). Uzay Bulut (2020), pogromu “Türkiye’nin Kristal Gecesi” olarak nitelendirerek, Nazi Almanyası’nın 1938’deki Kristallnacht’ına benzetir ve olayların, azınlıkları sistematik bir şekilde göçe zorlama amacı taşıdığını savunur (Bulut, 2020). Serdar Korucu (2019), Fener Rum Patrikhanesi fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un çektiği fotoğraflara dayanarak, cinsel şiddet vakalarının resmi rakamlardan çok daha yüksek olduğunu ve pogromun toplumsal onuru kırmayı hedeflediğini belirtir (Korucu, 2019). Mihail Vasiliadis, Apoyevmatini gazetesinin genel yayın yönetmeni olarak, 6-7 Eylül olaylarını, ulus-devlet oluşturma sürecinde azınlıkları eritme politikasının bir halkası olarak tanımlar ve olayların, devlet tarafından planlanan bir “eritme programının” parçası olduğunu vurgular (Vasiliadis, 2017). İHD, pogromun titizlikle örgütlenmiş bir özel harp faaliyeti olduğunu ve Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından planlanarak devlet dersini iyi ezberlemiş kalabalıklar tarafından şevkle uygulandığını ifade eder (İHD, 2024).(https://www.ihd.org.tr/6-7-eylul-1955-yalnizca-bir-devlet-operasyonu-mu-2/)


2. Tarihsel Arka Plan


1950’li yıllar, Demokrat Parti (DP) hükümetinin ekonomik sorunlar, Soğuk Savaş dinamikleri ve Kıbrıs meselesiyle karşı karşıya olduğu bir dönemdi. Türkiye, II. Dünya Savaşı sonrası ekonomik krizle mücadele ediyor, aynı zamanda NATO üyesi olarak Soğuk Savaş’ın Batı ittifakı içinde yer alıyordu. Baskın Oran (2005), Cumhuriyetin erken dönemlerinden itibaren uygulanan “Türkleştirme” politikalarının, azınlıkları ekonomik ve sosyal alanlardan dışlamayı hedeflediğini belirtir. 1942 Varlık Vergisi, gayrimüslim toplulukların servetlerini hedef alarak onları ekonomik olarak zayıflatmış; “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları ise kültürel asimilasyonu zorlamıştı (Oran, 2005, s. 123-125). Levent Odabaşı (2022), 6-7 Eylül Pogromu’nu, bu politikaların bir uzantısı olarak değerlendirir ve olayların, “ekonominin millileştirilmesi ve etnik homojenleştirme” amacı taşıdığını savunur (Odabaşı, 2022). Mihail Vasiliadis, olayların arka planını, ulus-devlet oluşturma sevdasında olanların “tek dil, tek din, tek devlet” anlayışıyla şekillendirdiğini belirtir. Vasiliadis’e göre, 6-7 Eylül, 1920’lerden itibaren uygulanan Varlık Vergisi, toplama kampları ve mübadele gibi politikaların bir devamı olarak, azınlıkları sistematik bir şekilde eritmeyi hedefleyen bir zincirin halkasıdır (Vasiliadis, 2017). Kıbrıs meselesi, 1950’lerde Türk-Yunan ilişkilerini oldukça geren temel bir unsur haline geldi. 1955’te, İngiltere’nin sömürgesi olan Kıbrıs’ta iki güçlü akım bulunmaktaydı. İlki, Kıbrıs’ı İngiltere’nin sömürgesi olmaktan çıkarmak istiyordu. İkinci akım ise, Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini savunuyor ve bunu uluslararası platformlarda dile getiriyordu. İngilizlerin etkisi ve yönlendirmesi altında olan Türkiye ise adanın bölünmesini veya statükonun korunmasını savunuyordu. 29 Ağustos 1955’te Londra’da başlayan Tripartite Konferansı’nda, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs’ın geleceğini tartışmak üzere bir araya geldi. Speros Vryonis (2005), pogromun, Türk istihbaratı tarafından Selanik’te Mustafa Kemal’in evine Oktay Engin adlı bir öğrenci aracılığıyla bomba yerleştirilmesiyle başlatılan bir “false flag” operasyonu olduğunu belirtir. Bu olay, konferansta Türk tarafının elini güçlendirmek için planlanmış bir provokasyon olarak değerlendirilir (Vryonis, 2005, s. 103-105). Mihail Vasiliadis, bu bağlamda, İngiltere’nin 1945 sonrası azalan küresel egemenliğini telafi etmek için Kıbrıs’ı bir “batmayan uçak gemisi” olarak kullanmak istediğini ve Türkiye’yi bu meseleye çekmek için provokasyonlar yarattığını savunur. Vasiliadis, Patrik Athenagoras’ın o dönemde Türkiye’yi desteklediğini, ancak derin devletin olayları yönlendirdiğini ifade eder (Vasiliadis, 2019). Hatta 6-7 Eylül 1955 pogromu sonrası dahi Patrik Athenagoras “Burada, yerimizde kalacağız. Kiliselerimizi yeniden yapmak, ölülerimizi gömmek, okullarımızı, işyerlerimizi, evlerimizi toparlamak için; Rumlar düştüğü yerden doğrulacaklar ve yerimizde kalacağız. Doğduğumuz, büyüdüğümüz; dedelerimizin ve babalarımızın ‘şimdi kırık dökük de olsa’ mezarlarının bulunduğu bu ülkede kalacağız. Bizler bu ülkede lütuf ve keyfi kararlarla kalmıyoruz. Kalmaya hakkımız oldığı için buradayız.” diyecektir. Uzay Bulut (2020), pogromun, Türkiye’nin azınlıklara yönelik uzun vadeli politikalarının bir parçası olduğunu ve olayların, Rumları ekonomik ve kültürel olarak yok etmeyi hedeflediğini  savunur. Bulut, 'Barış İçin Aktivite' sitesinde yayınlanan yazısında, pogromun, Nazi Almanyası’nın Kristallnacht’ına benzer şekilde, devlet destekli bir etnik temizlik operasyonu olduğunu belirtir. Bulut’a göre, olaylar, sadece maddi yıkım değil, aynı zamanda azınlıkların Türkiye’deki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlamıştır (Bulut, 2020).


3. Olayların Seyri


6 Eylül 1955 günü saat 13:00’te, devlet radyosunun “Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalandı” haberi, İstanbul Ekspres gazetesinin iki ayrı baskıyla (290.000 adet) yayıldı ve kitleleri galeyana getirdi (Odabaşı, 2022). Dilek Güven (2005), pogromun, Milli Emniyet Hizmetleri (MAH) ve DP’ye bağlı gruplar tarafından önceden planlandığını, Rumlara ait ev ve iş yerlerinin hedef alınması için adres listelerinin devlet tarafından hazırlandığını belirtir. Güven, bu listelerin, saldırganların hedeflerini sistematik bir şekilde seçmesini sağladığını ve olayların sadece İstanbul’la sınırlı kalmayıp İzmir ve Ankara’ya da yayıldığını vurgular. Örneğin, Güven’e göre, İstanbul’daki Rum mahallelerinde organize çeteler tarafından gerçekleştirilen saldırılar, önceden belirlenmiş hedeflere yönelikti ve bu, devletin olayları kontrol etme niyetinde olmadığını gösterir. Güven, ayrıca, olayların öncesinde kapılara işaretler konulduğunu ve bu işaretlerin, hangi evlerin gayrimüslimlere ait olduğunu belirlemek için kullanıldığını belirtir. Güven, İstiklal Caddesi ve Tahtakale’de dükkânların tahrip edilmesi için kamyonlarla taş getirildiğini ve bu taşların camları kırmak için kullanıldığını ekler (Güven, 2005). İHD, pogromun titizlikle örgütlenmiş bir özel harp faaliyeti olduğunu ve Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından planlanarak devlet dersini iyi ezberlemiş kalabalıklar tarafından uygulandığını vurgular. İHD’ye göre, ellerinde Türk bayrakları taşıyan ve kamyonlarla taşınan kalabalık gruplar, Yeşilköy’den Nişantaşı’na, Aksaray’dan Edirnekapı’ya, Laleli’den Bakırköy’e, Beykoz’dan Kalamış’a, İstinye’den Çengelköy’e kadar 40 kilometre karelik bir alanda Rum, Yahudi, Ermeni ve diğer Müslüman olmayan yurttaşların ev ve iş yerlerine saldırarak yakmış, yıkmış, yağmalamış, linç etmiş, tecavüz etmiş ve öldürmüştür. İHD, resmi kayıtlara göre 37 kişinin öldürüldüğünü, ancak tecavüz vakalarının resmi rakamlarda 60 olarak geçmesine rağmen gerçek sayının 400 civarında olduğunu belirtir. Ayrıca, 90 yaşındaki rahip Hrisantos Mantas’ın diri diri yakıldığını, en az birkaç rahibin bıçakla ve zorla sünnet edildiğini ve onlarca kişinin linç edildiğini aktarır. İHD, olayların sadece İstanbul’la sınırlı kalmadığını, İzmir, Ankara ve hatta Urfa, Mardin ve Midyat’ta Süryanilere yönelik saldırılar gerçekleştiğini vurgular (İHD, 2024).(https://www.ihd.org.tr/6-7-eylul-1955-yalnizca-bir-devlet-operasyonu-mu-2/) Mihail Vasiliadis, 6-7 Eylül olaylarına 15 yaşında bir tezgahtar olarak tanıklık ettiğini ve olayların yaşandığı gün, tanımadığı kişilerin sabahın erken saatlerinde dükkânların önünden geçtiğini gözlemlediğini belirtir. Vasiliadis, kendi apartmanlarının kapıcısı Ahmet Efendi’nin, Türk bayrağıyla kapının önüne çıkarak “Burada gavur yok, hepsi Türk’tür” diyerek kalabalığı engellediğini ve böylece apartmanlarının zarar görmediğini aktarır. Ancak, Vasiliadis, polisin olaylara müdahale etmediğini, hatta bazı polislerin “Ben bugün polis değilim, Türküm” diyerek kalabalığa karıştığını ifade eder. Vasiliadis’e göre, bu durum, polisin önceden “hiçbir şeye karışmama” talimatı aldığını gösterir ve olayların devlet tarafından organize edildiğini doğrular (Vasiliadis, 2018; 2017). Serdar Korucu (2019), Fener Rum Patrikhanesi fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un çektiği fotoğrafların, pogromun vahşetini belgelediğini belirtir. Fotoğraflar, kiliselerin, mezarlıkların ve dini objelerin sistematik bir şekilde tahrip edildiğini gösterir. Özellikle Balıklı Rum Mezarlığı’nda açılan mezarlar ve kırılan haçlar, pogromun dini ve kültürel bir yok etme amacı taşıdığını kanıtlar (Korucu, 2019). Resmi kaynaklara göre pogromun bilançosunu yazının girişinde paylaşmıştık, ancak Vryonis (2005), gerçek rakamların daha yüksek olabileceğini, çünkü resmi raporların olayların boyutunu azaltmaya çalıştığını belirtir (Vryonis, 2005, s. 107). Uzay Bulut (2020), pogromun, azınlıkları korkutarak göçe zorlama amacı taşıdığını ve bu hedefin başarıldığını vurgular. Bulut, pogrom sırasında Rum kadınlara yönelik cinsel saldırıların, toplumun onurunu kırmayı hedeflediğini belirtir. Örneğin, tanık anlatılarına göre, Beyoğlu’nda bir Rum kadınının evine girilerek tecavüze uğradığı ve bu tür olayların, resmi raporlarda gizlendiği ifade edilir (Bulut, 2020). Bulut, ayrıca, pogromun, Rum esnafların dükkânlarının yağmalanmasıyla ekonomik güçlerini kaybetmelerine yol açtığını ve bu durumun, Türk burjuvazisinin güçlenmesini sağladığını savunur (Bulut, 2020). Dilek Güven (2005), bu ekonomik dışlamanın, azınlıkların İstanbul’daki ticari ağlarını çökerttiğini ve özellikle Rum esnafların dükkânlarının hedef alınmasının, devletin “ekonomik Türkleştirme” politikalarının bir parçası olduğunu ekler (Güven, 2005). Sabri Yirmibeşoğlu, 1991’de gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda, “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diyerek pogromun devlet ve hükümet tarafından yapıldığını itiraf etmiştir (Güllapoğlu, 1991, s. 104). Yirmibeşoğlu, 2010’da Habertürk’e verdiği röportajda bu sözleri yalanlamaya çalışsa da, “Kıbrıs’ta cami yaktık” gibi ifadelerle tartışmayı alevlendirmiştir (Korucu, 2019). Dilek Güven (2005), Yirmibeşoğlu’nun bu itirafının, pogromun Özel Harp Dairesi tarafından organize edildiğini doğruladığını ve devletin, azınlıkları hedef alarak toplumsal düzeni manipüle ettiğini gösterdiğini belirtir (Güven, 2005). İHD, Yirmibeşoğlu’nun itirafını destekleyerek, pogromun Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından planlandığını ve devlet dersini iyi ezberlemiş kalabalıklar tarafından şevkle uygulandığını vurgular (İHD, 2024).(https://www.ihd.org.tr/6-7-eylul-1955-yalnizca-bir-devlet-operasyonu-mu-2/)


4. Sosyo-Politik ve Uluslararası Nedenler


6-7 Eylül Pogromu’nun nedenleri, ekonomik, siyasi ve uluslararası faktörlerin birleşimiyle açıklanabilir. Baskın Oran (2005), DP hükümetinin ekonomik krizle mücadele edemediğini ve Rumları “günah keçisi” yaparak halkın öfkesini yönlendirdiğini belirtir. 1950’lerde Türkiye’de ekonomik sorunlar artmış, enflasyon ve işsizlik halk arasında huzursuzluk yaratmıştı. Rumların ticari hayatta güçlü konumu, milliyetçi söylemlerle birleştiğinde, onları hedef haline getirdi (Oran, 2005, s. 130-132). Levent Odabaşı (2022), pogromun, “iktisadi hayatın Türklere verilmesi” ve etnik homojenleştirme politikalarının bir sonucu olduğunu savunur. Odabaşı, olayların, azınlıklara “misafir” statüsü dayatarak onların ülkede kalıcı olmadıkları mesajını verdiğini belirtir (Odabaşı, 2022). Kıbrıs görüşmeleri, pogromun uluslararası bağlamını oluşturur. Londra’daki Tripartite Konferansı (29 Ağustos-7 Eylül 1955), Türk-Yunan ilişkilerinde bir dönüm noktasıydı. Dilek Güven (2005), pogromun, Kıbrıs meselesiyle bağlantılı olarak Türk devletinin uluslararası alanda elini güçlendirmek için düzenlediği bir provokasyon olduğunu belirtir. Güven, özellikle Selanik’teki bombanın, Türk istihbaratı tarafından planlandığını ve bu olayın, halkı galeyana getirmek için kullanıldığını savunur. Güven, ayrıca, olayların öncesinde Türk basınında Rumlara karşı olumsuz bir imaj yaratıldığını ve bu imajın, halkın öfkesini körüklediğini belirtir (Güven, 2005). Mihail Vasiliadis, bu noktada, dönemin gazetelerinde Rumlara karşı nefret söyleminin yaygın olduğunu ve bu söylemin, toplumda Rumlara yönelik öfkeyi artırdığını ifade eder. Vasiliadis, özellikle “bizden olanlar, bizden olmayanlar” gibi söylemlerin, Peyami Safa gibi yazarlar tarafından kullanıldığını ve bu tür yazılar nedeniyle kendisinin gazetecilik mesleğini seçtiğini belirtir (Vasiliadis, 2017). Uzay Bulut (2020), pogromun, Türk devletinin azınlıklara yönelik sistematik politikalarının bir parçası olduğunu ve olayların, Rumları ekonomik ve kültürel olarak yok etmeyi amaçladığını belirtir. Bulut, 6-7 Eylül pogromunun, Nazi Almanyası’nın Kristallnacht’ına benzer şekilde, devlet destekli bir etnik temizlik operasyonu olduğunu savunur. Bulut, örnek olarak, pogrom sırasında Rum esnafların dükkânlarının yağmalanmasını ve kiliselerin tahrip edilmesini gösterir. Ayrıca, olayların, Rum toplumunun İstanbul’daki varlığını neredeyse tamamen ortadan kaldırdığını ve bu durumun, devletin etnik homojenleştirme politikalarının başarısı olduğunu ifade eder (Bulut, 2020). Alfred-Maurice de Zayas (2007), pogromu “azınlıkları göçe zorlama stratejisi” olarak tanımlar ve uluslararası toplumun, Türkiye’ye yeterli baskı uygulamamasını eleştirir (de Zayas, 2007, s. 89-91). Yassıada yargılamaları, pogromun devlet bağlantısını ortaya koyan önemli bir süreçtir. 1960 darbesinden sonra kurulan Yassıada mahkemelerinde, Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu’nun olayları planladığına dair iddialar gündeme geldi. Menderes, mahkemede olayların “milli hislerin şevkiyle nezih gösteriler” olarak başladığını, ancak kontrolden çıktığını savundu (Güven, 2005). Dilek Güven (2005), Yassıada yargılamalarının, devletin sorumluluğunu örtbas etmeye çalıştığını, ancak mahkeme belgelerinin, pogromun devlet tarafından yönlendirildiğine dair güçlü kanıtlar sunduğunu belirtir. Örneğin, Güven, pogromdan sonra hükümetin olayları “spontane” bir halk hareketi olarak sunmaya çalıştığını, ancak organize çetelerin varlığının ve adres listelerinin devlet tarafından hazırlanmış olmasının bu iddiayı çürüttüğünü savunur. Güven, ayrıca, Fahri Çoker’in arşivindeki fotoğrafların, olayların planlı doğasını belgelediğini ve askeri mahkemelerde bu belgelerin kullanıldığını belirtir (Güven, 2005).


5. Uzun Vadeli Etkiler


6-7 Eylül Pogromu, Türkiye’deki Rum nüfusunun dramatik bir şekilde azalmasına yol açtı. Dilek Güven (2005), 1955’te yaklaşık 100.000 olan İstanbul Rum nüfusunun, pogrom sonrası büyük ölçüde Yunanistan’a ve diğer ülkelere göç ettiğini ve 1970’lere gelindiğinde bu sayının birkaç bine düştüğünü belirtir. Güven, pogromun, Rum toplumunun ekonomik, kültürel ve dini varlığını hedef aldığını ve İstanbul’un çok kültürlü dokusuna onarılmaz bir zarar verdiğini vurgular. Örneğin, Güven, pogromun, Rumların ticari ağlarını çökerttiğini ve bu durumun, Türk burjuvazisinin ekonomik alanda güçlenmesine olanak sağladığını belirtir (Güven, 2005). Serdar Korucu (2019), Kalumenos’un fotoğraflarının, kiliselerin, mezarlıkların ve dini objelerin sistematik bir şekilde tahrip edildiğini gösterdiğini ifade eder (Korucu, 2019). Mihail Vasiliadis, pogromun uzun vadeli etkilerini, hem Rum toplumu hem de Türkiye’nin uluslararası prestiji açısından değerlendirir. Vasiliadis’e göre, 6-7 Eylül olayları, kısa vadede gayrimüslim azınlıklara zarar vermiş, ancak uzun vadede Türkiye’nin prestijine büyük bir darbe vurmuştur. Vasiliadis, olayların, dünya kamuoyunda 1915 olaylarıyla birlikte değerlendirildiğini ve Türkiye’nin Batı’ya entegrasyonunu zorlaştırdığını belirtir. Ayrıca, pogromun, Rum toplumunun Türkiye’ye olan bakışını değiştirdiğini ve birçok Rumu göçe zorladığını ifade eder. Vasiliadis, 1964’te Yunan vatandaşlarının sınır dışı edilmesiyle birlikte Rum nüfusunun 90.000’den 30.000’in altına düştüğünü ve bu erozyonun, Apoyevmatini gazetesinin tirajını da ciddi şekilde etkilediğini vurgular (Vasiliadis, 2019; 2017). Uzay Bulut (2020), pogromun uzun vadeli etkilerini detaylı bir şekilde ele alır. Bulut, pogromun, Rum toplumunun İstanbul’daki varlığını neredeyse tamamen yok ettiğini ve bu durumun, Türk devletinin etnik homojenleştirme politikalarının bir başarısı olduğunu belirtir. Örneğin, Bulut, 6-7 Eylül pogromu sonrası Rumların büyük çoğunluğunun Yunanistan’a veya başka ülkelere göç ettiğini ve İstanbul’un çok kültürlü dokusunun kalıcı olarak zarar gördüğünü vurgular. Ayrıca, pogromun, Ermeni ve Yahudi toplulukları üzerinde de benzer bir korku ve göçe zorlama etkisi yarattığını ifade eder (Bulut, 2020). Bulut, uluslararası basında olayların “etnik temizlik” olarak nitelendirildiğini ve 1995’te ABD Senatosu’nun pogromu anma günü ilan eden bir karar aldığını, ancak Türkiye’nin bu konuda resmi bir adım atmadığını belirtir (Bulut, 2020). Alfred-Maurice de Zayas (2007), Türkiye’nin resmi bir özür veya tazminat sunmamasını eleştirir ve pogromun, azınlık haklarının korunması konusunda uluslararası bir başarısızlık örneği olduğunu belirtir (de Zayas, 2007, s. 91). Pogromun ekonomik etkileri de derin olmuştur. Rumların ticari hayattan dışlanması, Türk burjuvazisinin güçlenmesine yol açmış, ancak bu süreç, İstanbul’un ekonomik ve kültürel çeşitliliğini zayıflatmıştır. Levent Odabaşı (2022), pogromun, “iktisadi hayatın Türklere teslim edilmesi” hedefini gerçekleştirdiğini, ancak bu hedefin, uzun vadede Türkiye’nin kültürel zenginliğini yok ettiğini savunur (Odabaşı, 2022). Dilek Güven (2005), pogromun, azınlıkların sosyal ve ekonomik hayatın dışına itilmesiyle sonuçlanan bir “kültürel soykırım” olduğunu ve bu durumun, Türkiye’nin çok kültürlü mirasını kalıcı olarak yok ettiğini ekler (Güven, 2005).


6. Sonuç


6-7 Eylül 1955 Pogromu, Türkiye’de azınlıklara yönelik sistematik şiddetin ve Türkleştirme politikalarının en açık örneklerinden biridir. Levent Odabaşı’nın (2022) “devlet piyesi” olarak nitelediği pogrom, Sabri Yirmibeşoğlu’nun itiraflarıyla devletin rolü teyit edilmiştir (Odabaşı, 2022). Dilek Güven (2005), pogromun, devletin azınlıkları ekonomik ve kültürel olarak yok etme hedefinin bir parçası olduğunu ve bu hedefe büyük ölçüde ulaşıldığını belirtir. Güven, özellikle Yassıada yargılamalarının, devletin sorumluluğunu örtbas etmeye çalıştığını, ancak olayların planlı doğasının açıkça ortaya çıktığını vurgular (Güven, 2005). Uzay Bulut (2020), pogromu “Türkiye’nin Kristal Gecesi” olarak nitelendirerek, olayların etnik temizlik boyutunu ve Rum toplumunun ekonomik, kültürel ve dini varlığını yok etme hedefini ortaya koyar (Bulut, 2020). Mihail Vasiliadis, pogromun, ulus-devlet oluşturma sürecinde azınlıkları eritme politikasının bir parçası olduğunu ve bu olayların, Türkiye’nin uluslararası prestijine uzun vadeli zararlar verdiğini savunur. Vasiliadis, aynı zamanda, olayların Rum toplumunun Türkiye’ye olan güvenini sarsarak büyük bir göçe yol açtığını belirtir (Vasiliadis, 2019). Serdar Korucu, Baskın Oran, Speros Vryonis ve Alfred-Maurice de Zayas’ın çalışmaları, pogromun, yalnızca maddi bir yıkım değil, kültürel ve demografik bir soykırım olduğunu destekler. İHD, pogromun yalnızca bir devlet operasyonu olmadığını, aynı zamanda halkın katılımının boyutlarıyla da değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. İHD’ye göre, resmi tarihi sorgularken devletin suç işlediği, suçunu kabul etmediği, üzerini örttüğü, Rum toplumunun ağır kayıplarını tazmin etmediği ve bir özür bile dilemediği gerçeği açıktır. Ancak, İHD, halkın katılımının yeterince tartışılmadığını belirtir. Speros Vryonis’in çalışmasına atıfla, İstanbul Emniyet Müdürü’nün Yassıada duruşmalarında verdiği 300.000 kişi bilgisini inandırıcı bulmayan Vryonis, eldeki verilere dayanarak bu sayının 100.000 olduğunu belirtir. Bu, o günkü İstanbul nüfusunun onda biri anlamına gelir ve bugünkü nüfusa oranlandığında yaklaşık iki milyon kişinin katılımına denk gelir. İHD, bu ölçekte bir halk katılımının, pogromun toplumsal boyutlarını ve Hristiyan ile Yahudi düşmanlığını bir nefret suçu olarak lanetlemeyi gerektirdiğini ifade eder. İHD, ayrıca, pogromun faillerinin ortaya çıkarılması, can ve mal kayıplarının tespit edilmesi ve mağdurların maddi ve manevi kayıplarının tazmin edilmesi için bir Araştırma Komisyonu kurulmasını talep eder (İHD, 2024). (https://www.ihd.org.tr/6-7-eylul-1955-yalnizca-bir-devlet-operasyonu-mu-2/) Pogrom, Türkiye’nin çok kültürlü mirasına onarılmaz bir zarar vermiştir. İstanbul’un Rum, Ermeni ve Yahudi toplulukları, bu olaylardan sonra Türkiye’yi terk etmeye zorlanmış; şehir, tarihsel çeşitliliğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Türkiye’nin bu geçmişiyle yüzleşmesi, resmi bir özür ve mağdurlara tazminat sunulmasıyla mümkündür. Ayrıca, pogromun uluslararası bağlamı, özellikle Kıbrıs görüşmelerindeki provokasyon stratejisi, devletin azınlık politikalarının dış politikayla nasıl iç içe geçtiğini göstermektedir. Gelecekte benzer olayların önlenmesi için, Türkiye’nin azınlık haklarını koruma konusunda daha şeffaf ve kapsayıcı politikalar benimsemesi gerekmektedir.


Kaynakça


Bulut, U. (2020, Eylül 6). 6-7 Eylül 1955: Türkiye’nin Kristal Gecesi. Barış İçin Aktivite. https://barisicinaktivite.net/6-7-eylul-1955-turkiyenin-kristal-gecesi-uzay-bulut/


de Zayas, A.-M. (2007). The Genocide Convention: Historical and Legal Perspectives. New York: Oxford University Press.


Güven, D. (2005). 6-7 Eylül Olayları. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.


Güllapoğlu, F. (1991). Tanksız Topsuz Harekat: Psikolojik Harekat. İstanbul: Tekin Yayınevi.


İHD. (2024, Eylül 5). 6-7 Eylül 1955: Yalnızca Bir Devlet Operasyonu mu? İnsan Hakları Derneği. https://www.ihd.org.tr/6-7-eylul-1955-yalnizca-bir-devlet-operasyonu-mu-2/ (https://www.ihd.org.tr/6-7-eylul-1955-yalnizca-bir-devlet-operasyonu-mu-2/)


Korucu, S. (2019). Patriklik Fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un Objektifinden 6-7 Eylül 1955. İstanbul: İstos Yayın.


Odabaşı, L. (2022, Eylül 6). 6-7 Eylül 1955: ‘Ne mükemmel özel harp harekâtıydı!’. Sendika.Org. https://sendika.org/2022/09/6-7-eylul-1955-ne-mukemmel-ozel-harp-harekatiydi-665064 Oran, B. (2005).


Türkiye’de Azınlıklar: Kavramlar, Teori, Lozan, İç Mevzuat, İçtihat, Uygulama. İstanbul: İletişim Yayınları.


Vryonis, S. (2005). The Mechanism of Catastrophe: The Turkish Pogrom of September 6-7, 1955. New York: Greekworks.

“O ânı, o korkuyu ben her Eylül ayında yaşıyorum"

 Gazeteci-yazar Serdar Korucu 6-7 Eylül 1955 pogromunun hayatta kalan tanıklarıyla konuşarak yeni bir kitaba imza attı: “Akşam İstanbul'da Çok Fena Şeyler Oldu” başlıklı çalışma, İstos Yayınları'ndan çıktı. Adını taşıyan sözler Marina Kalumenu'ya ait. Kendisi Dimitrios Kalumenos'un, yani 6-7 Eylül 1955'i fotoğraflayarak, pogromun hafızalara kazınmasını sağlayan Patriklik fotoğrafçısının kızı. kitap, 

Türkiye, Yunanistan ve Fransa'da yaşayan 32 “son tanığın” dilinde o gece yaşananlar aktarılıyor. Hatırlanacağı üzere “Atatürk'ün Selanik'teki evi bombalandı” başlıklı sahte bir haber üzerine 6 Eylül gecesi İstanbul'da Rumlar başta olmak üzere gayrimüslimlere ait evler, dükkânlar, kiliseler yıkılmış, yakılmış ve yağmalanmıştı. Resmî kayıtlara göre yalnızca İstanbul'da 73 kilise, 8 ayazma, 2 manastır, 3.584'ü Rumlara ait olmak üzere 5.538 ev ve işyerleri yakılıp yıkılmıştı. İHD'nin raporlarına göre 35 kişi hayatını kaybetti. Korucu ile yeni çalışma konuştuk.


Kitabın bir özelliği şu: Olayı yaşayan tanıklarla konuşuyorsunuz. 6-7 Eylül pogromu 1955 yılında gerçekleşti. Olayı idrak etmek için hiç olmazsa on beş yaşında olmak farzedersek 80 ve üstü yaşlı insanların bulunması gerekiyor. Ama ne yazık ki artık zor. Zorlandınız mı?


Bir olay üzerinden ne kadar uzun zaman geçmişse hatırlama ihtimalimizin o kadar az olması ama Douwe Draaisma'nın da tükendiği gibi çocukluğa dair anıların ortaya çıkması, ilginç bir şekilde ille de yaşlılığı bekliyor ve bu muamma henüz çözülememiş durumda. Yine Draaisma'nın söylediği gibi sanki bunca yıl boyunca yayın kısıtlaması da yasağın kaldırılması için belli bir süre alınması gerekiyormuş gibidir. Bu nedenle kitaptaki tanıkların bazısı 7-8 yaş hatıralarını bile çok net aktarabildiler. Sanki dün yaşanmış gibi. Kare kare akıllarındaydı. O kuşaklarla temasa geçebilmek güç de olsa asıl zorluklar, bu isimleri ikna etmekti. Çünkü çok ağır bir konuda, belki de kalıcı travmaya neden olan bir geceyle ilgili hafızalarını açmalarını istedik. Belgelerin kapsamı Laki Vingas'ı benim için bu çalışma ile tamamlayabilirdi. Hem isimlerini bulmada hem onları ikna edip gerçeğin tamamını paylaşmalarını sağlamada kendisine ne kadar teşekkür etsem az.


Görüşmelerin bir kısmı yurt dışında gerçekleşti. Hangi kentlerden söz veriyoruz?


6-7 Eylül denildiğinde, konu İstanbul Rumları sonrasında Atina'dan başlamamak iptal edildi. Önemli bir kesim bugün mevcut Yunanistan'ın başkentinde yaşıyor ve çoğu benzer mahallelerde ikamet ediyor. Benim için bir başka önemli yer Paris'ti. Çünkü orada da Türkiye'den yıllar içerisinde kayıtlı ya da kayıtlı olan pek çok aile var. Bu nedenle kitabın önemli bir parçası oluşur.


Bu pogrom Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak özellikle Rumları hedef alıyordu ama Ermeniler, Yahudiler de nasibini aldı. Konuştuğunuz durumun gidişatında öyle mi oldu?


32 tanenin önemli bir kısmı Rumların içindendi. Burada bir parantez açmam gerek. Çünkü Ekümenik Patrik Hazretleri Bartholomeos'tan "Şimdi Kim Kaldı İmroz'da?" kitabın ardından bu çalışma için bir kez daha müzakere alma şansına eriştim. ölümlerin payı istisnai oldu. Evet, dediğiniz gibi 6-7 Eylül'ün ana hedefi Rumlardı. Fakat Ermeniler ve Yahudiler de zarar gördüler. Olabildiğince tüm kesimlerin yaşadıklarını aktarmaya çabaladık. Paris'te Ermeni toplumunun yoğun yaşadığı Alfortville'de Jirayr abi, Jirayr Karagöz sayesinde pek çok isme ulaştık. Umuzlaştığımız ama kısıtlı zaman nedeniyle bir araya gelemediğimiz çok isim var. Sadece Fransa'da değil, İstanbul için de benzeri bir durum söz konusu. Bu kitapta oyunun olması şansına eriştiğim Seçkin Erdi ile böyle bir karara vardık. Hepsi, kitabın ikinci baskısında okuyucu ile buluşacak, ayrıca yayımdan kısa bir süre önce geçen belgeleri de ortadan kaldıracak. Kitap tam çıkarken bu müjdeyi de verenlerin…


Bu kuşak böyle görünüyor -ve doğal olarak- çekiniyor. Yurt dışında daha mı rahat konuşuyorlar, Türkiye'dekiler hayatta kalıyorlar, izleriniz neler?


Bu algı kitabını okurken da yaratılacak. Belki başına vaka daha az şey gelenler Türkiye'de kaldı, belki kalma hallerini, hatırlamama-konuşmama bağlanmaları, bunu kesin bir şekilde deneyimleme olanağı. Fakat bir gerçek var, daha önce Türkiye kamuoyunda duyduğumuz ya da daha az öğrendiğimiz vakaları bu kitap için anlatanların tamamını yurt dışında yaşayanlar.





Bu kitapta bir de bugüne kadar çok üzerinde durulmamış bir yöne eğiliyorsunuz bu pogromun: Cinsel istismar. Bugün kadınlar taciz vakalarını devam ederken zorlanıyorlar, çoğunlukla o dönem için taciz değil, düpedüz şiddet ve tecavüzden bahsediyoruz. Bunları konuşmak muhtemelen zor oldu ama konuşabildiniz mi ve nasıl bir tablo ortaya çıktı?





Patrikhane fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos, o yıkımın hemen ardından kaleme kayıtlı bir yazıda, "Sadece cansız şeyler mi acı çekti? Hayır! Belgradkapı mahallesinde yaşayan fakir bir bahçıvanın üç genç kızına tecavüze uğramadan gözden kaybolmak mı? Ortaköy'de tecavüze uğrayan ve hemen akabinde tecavüze uğrayan ve hemen akabinde kaçan seksen çıkan kadından kaçarak mı? Diğer tecavüzleri aktaralım mı?" Der. Hesabının başlığını aldığında, Atina'da onunla görüştüğümüz kızı Marina Kalumenu'nun “Akşam İstanbul'da çok fena şeyler oldu” hikayeleri altında da belki bu zaten gizli…





Dilek Güven, yakın dönemde 6-7 Eylül'de bir nevi fitilini ateşleyen, bizlerin önünü açan çalışmalarını, arşiv belgelerinde Balıklı Hastanesi Başhekiminin ifadesine yer verdiğini ve hastanede 60 kadının cinsel istismar nedeniyle tedavi gördüğünü ifade ediyor. Dimitrios Kalumenos ise daha yüksek bir sayı veriyor ve “200 kadına tecavüz ve sömürülüyordu” yazıyordu. Tam sayıyı bilmek mümkün değil. Çünkü o gecenin tanıklarının da sık sık çizdiği gibi 6-7 Eylül gibi bir gecenin ardından kim, hangi kuruma, nasıl başvurusun… Bu nedenle zor ve yıllar yılı konuşulmamış bir konu bu.


“Daha önce Türkiye kamuoyunda duyduğumuz ya da daha az gözlemlediğimiz vakaları bu kitap için anlatanların tamamı yurt dışında yaşayanlar.”


Bu isimlerle konuşurken hep aynı şeyi vurguladım. Fransa'yı sarsan cinsel istismar davasında Gisèle Pelicot'nun sembolleşennde olduğu gibi, “Utanç tarafı değiştirmeli. Utanç yükü sakatlıkların sözü değil, başarısızların omuzlarında olmalıdır…” O zarar, elbette faile ait ve bunu anlatarak, aktararak, başarısız işaretler vererek çizebilirsiniz. Ama elbette çok zor. Ben herkese, istediği kadarını anlatabileceklerini, kişilerin isimlerini verebileceklerini, akrabalık bağları varsa gizleyebileceklerini söyledim. Sonunda ulaştığımız tüm tanıklar, bildiklerini anlattılar.


Ablasının, yaşadığı zorluklar nedeniyle birkaç gün sonra hayatını kaybettiğini söyleyen Theodora Dobrila Fotoyanopulu, “Şimdi başka türlü her şey. Eskiden bunları konuşamıyor” diyor mesela. Fotoyanopulu, babası “Neyin var mı?” dediğinde susan, titreyen ablasının vefatından sonra sadece doktorlarla paylaştıkları anlatıldı: "Karşı binada oturan bir kız vardı.


Bazı isimlerle cinsel istismardan son anda kurtuluş, kurtarılış anlatıları aktarıldı. Mesela Eğrikapı'da yaşayan ve o zamanlar 7 yaşında olan Minas İokaimidis, o gece annesi ve anneannesiyle birlikte bir sığınak yapıyor. Güruh evin içine kayıtlı biri annesini kolundan yakalıyor. "Sen Kaptan Yorgi'nin kızı değil mi? Gel bakalım. O kadar zaman seni arıyorum. Şimdi bakalım insanlara nasıl kurtulacaksınız?" diyor. Annesini basamaklardan aşağıya doğru götürmeye çalışırken küçük çocukları ne ilerletmeyi bilemez halde. Sonrasını şöyle anlatıyor: "Hiç düşünmedim. Bütün kuvvetimle adamı sırtından aşağıya ittim. Merdivenden aşağı. … Duvara çarpıp çuval gibi yere düştü. Annemin elinden aldım. Yukarıya çıktık. … Aşağıya döndüğümde baktım, adam orada yoktu ama duvarın üstünde kan izi vardı. Kim bilir ne oldu? Ne olduğunu hiç öğrenemedim. Aldılar gittiler mi? Kim bilir? Ama bunu yapmasaydım annem annem gidiyorduti."


Despina Mistiloğlu, "8 yaşındaydım. 70 yaşında o ânı unutmadım. O ânı, o korkuyu ben onun Eylül ayında yaşıyorum. Onu, o ânı unutmuyorum, unutamam" diyor mesela...


Minas İokaimidis annesini kurtarıyor ve bunu da anlatmak zor elbette ama kadınlar doğrudan hedefleniyorlar için daha zorlanarak konuştu. Despina Mistiloğlu, "8 yaşındaydım. 70 yaşında o ânı unutmadım. O ânı, o korkuyu ben onun Eylül ayında yaşıyorum. Onu, o ânı unutuyorum, unutamam" diyor mesela. Edirnekapı'da annesiyle birlikte Giritli bir Türk aile, komşularının yanına sığınıyorlar. Sabah evlerine dönerken üç asker görüyorlar. Bunu normal karşılıyorlar tabii. İçerideki yerler daha sonra evi yağlanmış halde buluyorlar. O ânın şokunu yaşarken başka bir travma ekleniyor: "Bir asker muayene edildi ki bir asker sadece kapıda kaldı. Diğer iki evin içine girdi. Annemi bir köşeye sıkıştırdılar... Bir de duyan ki bir asker 'Sen' diyor, 'Anasını sıkıştırdı. Ben de küçüğü sıkıştırayım.' Ben zannettim ki annemi öldürmek, boğmak istiyor. 'Annemi boğma. Annemi yalnız bırakıyorum. Ben annemi istiyorum. Bizim bebeğimiz var. Sen beni öldür!' diye bağırıyordum.” Neyse ki çığlıklarını karşıdaki Giritli Türk ailesinin iki oğlu duyuyor ve anne kızını kurtarıyor Mistiloğlu, “Bizi kurtardılar. Yoksa bizi anne kız orada sıkıştıracaklardı. Daha kötülerini söylemek de istemiyorum. Aklım almıyor” diyor.


Bu istismarların ardından toplum içinde sessizliği katmerleyen bir başka süreç döngüsü: İstenmeyen üremeler. Aliki Şanguloğlu, Kumkapı'daki Aya Kiriaki Kilisesinin tam olarak oturan akrabalarının cinsel istismarını aradan haftalar sonra korkunç bir iyileşmeyle öğrendiklerini söylüyor: “Bir gün halama, yani babasının kız kardeşine o kuzin telefonda çalışıyor. Ertesi günü kız çamaşır suyuyla intihar etti. Hamileydi Eylülden sonra yaşadılar!


Konuştuğunuz bir özür, bir onarımın içeriği var mı? Hiç olmazsa bir kabahat işlendiğinin resmî olarak kabul edilmesi gibi.


Benim ilk kez Rıfat Bali'nin tanıklıklarından oluşan derlemede, Foti Jean-Pierre Fotiu'nun II. Patrik Athenagoras, binanın üst düzey yetkililerinden, “evlerinizi, işyerlerinizi ve kiliselerinizi tamir ettireceğiz” sözü verdikten sonra verilen maddi zararın karşılanacağını ve çalıştırılmaların en kısa sürede olacağını cemaate bildirmek ister. Bunun için yapılan bir toplantıya bir kadın da gelir. Baştan aşağı siyahlar giymiştir. Orta yaşlı, başörtülü bir kadın. Kadın ileri doğru uzanan ve patriğe iyice yaklaşarak, "Patrik cenapları, kırılan saldırganlardan biri tarafından saldırıya uğradı" der ve şöyle ekler: "Peki onu ve onunla aynı kaderi paylaşmış olan kızlarımızı nasıl kırarız? Bu anlatımda olduğu gibi, kesin bir onarım asla olmayacak, olamayacak. Özür dilenmesi gerekenler artık aramızda olmayanlar. Bu nedenle gerçek bir kişinin zaten sonsuza kadar. Ama de yine elbette resmî bir talep talebi var. En azından yapılanın yanlış devam ettiği resmî olarak da kabulü için…


Peki devam ediyor süregelen bir sürpriz var mı? Ya da yanıtını bir türlü bulamadıkları bir soru: “Birlikteki insanlar nasıl bize böyle bir şey yaptılar?” gibisinden.


Elbette kurtarıcılar gece boyunca İstanbul'da çok daha büyük bir felaket yaşanırken, saldırganlar arasında da arkadaşlar ve komşular vardı. şimdiki soykırımlarda olduğu gibi. Çünkü komşuluk fiyatını almayı tercih ediyorlar. Komşular olarak tanırız. Mesela Ruanda Soykırımı üstüne çalışan Hélène Dumas, “devletten gizlenebilir ama komşulardan asla” der. Az önce Minas İokaimidis'in annesine “Sen Kaptan Yorgi'nin kızı değil mi?” diye seslenen Saldırgan belli ki bu gerçeğin bir tezahürü. Büyükada'daki kardeşi Stathis Arnavitis, çok sevdiği bir arkadaşının yağmacılara şöyle seslendiğini aktarıyor: "Arkadaşlar! Bu dükkânı unuttunuz, kırmadınız!" Yıllar geçmiş olmasına rağmen şaşkınlıklarını da sürdürüyorlar. Bu dönemde kolay gelinebilecek bir travma derecesinde


6-7 Eylül pogromu Yeniköy'de konuşulacak


Gazeteci – Yazar Serdar Korucu'nun 6-7 Eylül pogromunun son tanıklarıyla yaptığı söyleşilerden yola çıkan kaleme alınan “Akşam İstanbul'da Çok Kötü Bir Şey Oldu” kitabı için Yeniköy'de bir tanıtım toplantısı düzenleniyor. Yeniköy Panaia Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı tarafından Thetokia Kültür Festivali kapsamında düzenlenen etkinlikte Serdar Korucu katılacak. Etkinlik 6 Eylül Cumartesi günü saat 18.00'da. Adres Köybaşı Caddesi Nod. 66, Yeniköy


Kaynak

8 Eylül 2020 Salı

“Yüzleşilmeyen suç tekrarlar, 6-7 Eylül Pogromu’yla yüzleşin”

HDP Milletvekili Garo Paylan, 6-7 Eylül 1955'te İstanbul ve İzmir olmak üzere azınlıklara yönelik saldırı ve yağma hareketleriyle devletin bugüne kadar yüzleşmedi, olaylarda 'devletin rolu'ne süt pek çok ayrıntı incelendiğini kaydederek TBMM'den Pogrom'la yüzleşmesini talep talep talep etti.

İktisat azınlık toplumlarının bir yıkım daha yaşamasına neden olan 6-7 Eylül 1955 Pogromu'nun üzerinden 65 yıl geçti. Buna rağmen TBMM Pogrom'un başarısızlarının ortaya çıkarılması için bugüne kadar herhangi bir adım atmadı. HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, 6-7 Eylül 1955'te Pogrom'un başarısızlarının ortaya çıkarılması, mağdur olan ve kurumların maddi ve manevi kayıp geçmişleri ve geçmişleri de olsa adaletin yerini bulması için Meclis Araştırması açılması için TBMM'de araştırma önergesi verdi.

73 KİLİSE, 8 AYAZMA, 2 MANASTIR 5 BIN 538 EV…

Paylan, 6-7 Eylül 1955 Pogromu'nun Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ve üzerinde yüzleşmemiş vahim olaylardan biri kaydederek, resmi verilere göre, sadece 73 kilise, 8 ayazma, 2 manastır, 3 bin 584'ü Rumlara ait olmak üzere 5 bin 538 ev ve işyerinin yakılıp yıkılarak yağmalandığını kaydetti. Paylan, “Yine resmi kayıtlara göre, 60 kadın tecavüze uğramış, birçok kişi öldürülmüştür. Tüm bu rakamların, kayıtlara geçenlerden daha yüksek olduğu, konuya dair farklı araştırmalarda ortaya konulmuştur. Ayrıca, Pogrom'un cezasız kalmasının ardından ortaya çıkan Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani yurttaş, baskılara ve can güvenliği tehdidine karşı ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır ”ifadelerini ifade etti.


"OLAYLARA KARIŞANLAR CEZA ALMADI, TERFİ ETTİRİLİDİ"

“6-7 Eylül 1955 Pogromu; İstanbul ve İzmir üzerinde olmak üzere birçok yerde, Rum, Ermeni Yahudi ve diğer dini azınlıkların yağmalanması, tecavüz olayları, ruhanilerin darp edilmesi, mezarlıkların talanı ve işlenen cinayetlerle Türkiye'nin utanç olarak yazılmıştır ”diyen Paylan Pogrom'un başarısızlarının Cumhuriyet pek çok menfi olaydaki gibi ceza almadığını, tersine olaylara karışan ya da sebep olan terfi edildi kaydetti.

“6-7 EYLÜL DE BIR ÖZEL HARP IŞIDIR” DİYEN SABRİ YİRMİBEŞOĞLU HATIRLATMASI

HDP Milletvekili Garo Paylan şöyle devam etti: “Örneğin, 6-7 Eylül Pogromu sırasında Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevli olan Sabri Yirmibeşoğlu, '6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi, amacına da ulaşmak 'açıklamasına rağmen, yıllarca bürokrasi basamaklarında kademe kademe yükselmiş, 1988-1990 `MGK Genel Sekreterliği'ne kadar ulaşmıştır. Hatta, Pogrom'un fitilini ateşleyen, Atatürk'ün Selanik'teki evine atılan bombanın faili Oktay Engin, Selanik Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrenciliğiyle ilgili kariyerine 1992-93 yıllarında Nevşehir Valisi olarak devam ediyor. ”


“ÇÜNKÜ YÜZLEŞILMEYEN SUÇLAR TEKRARLAR…”

“6-7 Eylül 1955 Pogromu'nun, Türkiye diğer suçlar gibi yüzleşmemiş, başarısızları cezalandırılmamış bir suç olarak kalmasının nedenini anlamak için Sabri Yirmibeşoğlu'nun faydalı değinilen sözlerine bakmak faydalı olacaktır. Bu bağlamda, devletin belli suçlara nasıl bir dahli olduğu ve ortaya çıkan duruma karşı sorumluluklardan nasıl azade kalarak, failleri hesap vermeme ve cezasızlık zırhıyla kuşattığı görülebilir. Başarısızlık cezalandırılmak yerine ödüllendirildiği anlayış maalesef hiç değişmemiştir. 2007 yılında öldürülen Agos Gazetesi kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in cinayetinde dahli olan kamu görevlilerinin aldıkları terfiler ve kuşandıkları dokunulmazlık zırhı, bu dediklerinin en taze bazılarından olmuştur. Yüzleşilmeyen suç tekrarlanmıştır. Çünkü yüzleşilmeyen suçlar tekrarlar… ”

“KIRLI GELENEK SORGULANMALI”

"19. yüzyılın son döneminden itibaren devletin gadrine defalarca uğrayan; Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudi halkları, 6-7 Eylül Pogromu ile bir yıkım daha yaşamıştır. Ülkemizde bu büyük suçun 65 yıl geçmesine rağmen, Pogrom'un başarısızlıklarının ortaya çıkarılması için bugüne kadar herhangi bir adım atmamıştır. 2015 yılında, Atina'da bulunan İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu'nun TBMM'ye gittiği bu yöndeki çağrıya karşı da sessiz kaldı. Siyasetçiler ve kamu görevlileri bugün de hukuk felsefesi çıkmaktadır. Bu gidişata son vermek için devlet içinde kirli geleneğin sorgulanması gerekir. ”

“YÜZLEŞME ADINA ÖNEMLI BİR ADIM…”

“6-7 Eylül 1955'te Pogromu'nun başarısızlarının ortaya çıkarılması, şifrelenebilir ve mal kayıplarının tespit edilmesi, mağdur olan ve kurumların maddi ve manevi kayıplarının tazmin edilmesi ve geç de olsa adaletin yerini bulması, TBMM'nin geçmişle yüzleşme adına atacağı önemli bir adım olacaktır. Bu sebeple bir Meclis Araştırması talep etmek. "

Kaynak 

7 Eylül 2020 Pazartesi

6-7 Eylül’ün Gösterdiği: Türkleştirme, Yağma, Pogrom!

 6-7 Eylül 1955'te İstanbul olmak üzere birçok kentte yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudilere yönelik pogromdan 65 yıl geçti.

Pogromda resmi verilere göre, İstanbul'da 73 kilise, sekiz ayazma, iki manastır, 5 bin 538 ev ve işyeri yakılıp yıkıldı. Yüzlerce kadın cinsel tecavüz maruz kaldı, kişinin katledildi, mezarlıklar tahrip edildi, kişi yaşadıkları yeri, yurtlarını terk etmek zorunda kaldı.

6 Eylül 1955 tarihinde, Demokrat Parti yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskısını yaptı. Tirajı 20 bin civarını olan gazete 6 Eylül'de 290 bin adet basılmıştı. Kıbrıs Türktür Derneği'nin Üyeleri, o günkü sayıyı İstanbul'da dağıtmaya başladı.

6 Eylül'ün akşam saatlerinde Pangaltı'da bize saldırılar kısa sürede tüm sınırlama ile yayıldı. Başta Rumlar ve Ermeniler olmak üzere Müslüman olmayan tüm ulus ve milliyetlere yönelik derin bir pogrom başlatıldı. Devletin Özel Harp Dairesi tarafından planlanan ve harekete geçirilen bu pogromla Müslüman olmayan ulus ve milliyetlerin evleri, işyerleri yağmalandı, el koyuldu.

Kuruluşu itibariyle ezilen ulus ve milliyetlere yönelik katliamlarla yükselen TC Devleti'nin bu saldırısı ne ilk ne de son oldu. 6-7 Eylül Pogromu “galeyana gelen halk” ile açıklanamaz. TC Devleti; Ermeni Soykırımı, Pontus Soykırımı, Dersim Soykırımı, Zilan Katliamı, Roboski Katliamı, Rojava'da tertiplenen katliamlar ve onlarca katliam, soykırımda yaratılan bir devlettir. Ezilen ulus ve milliyetlere yönelik soykırım Türk egemenlik stratejisidir.

Sosyalist Öğrenci Hareketi olarak herkesi ezilen ulus ve milliyetlere yönelik süregelen saldırılara, soykırımlara, katliamlara, şovenizme, sömürgeciliğe başkaldırmaya çağırıyoruz.

 

Mallar iade edilsin Türkleştirilen!

6-7 Eylül Pogrom Utanç Müzesi kurulsun!

 

Sosyalist Öğrenci Hareket

Kaynak

23 Temmuz 2020 Perşembe

Diyanet İşleri Başkanı Erbaş, Ayasofya Camisi'nde görevlendirilen imam ve müezzinleri açıkladı

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Ayasofya Camisi'nde görevlendirilen imam ve müezzinleri açıkladı. Erbaş, "Belki tarihte ilk defa olacak ve bu ilk Ayasofya Camisi'ne nasip olmuş olacak bir atama yapacağız. Tarihi geçmişimize de uyarak, bugün Ayasofya Camisi'ne bir profesör hocamızı imam olarak görevlendiriyoruz" dedi
Erbaş, İstanbul Müftülüğünde düzenlediği basın toplantısında, Ayasofya Camisi'nde yarın ilk cuma namazını kılarak ibadete başlanacağını hatırlatarak, camilerin ezan okunması ve namaz kılınmasının yanı sıra Mescid-i Nebi'nin bir şubesi olarak suffe görevini, tedrisat görevini yerine getirdiğini söyledi. 
Ataması yapılan hocaların her açıdan milleti doyuracak, doğru dini bilgiyi ve güzel kıraati, güzel tilaveti millete ulaştıracak kişiler olduğunu belirten Erbaş, şöyle devam etti:
"3 imam ve 5 müezzin arkadaşımızı inşallah Ayasofya Camisi'ne atıyoruz. Camimizi onlara emanet ediyoruz inşallah. Belki tarihte ilk defa olacak ve bu ilk Ayasofya Camisi'ne nasip olmuş olacak bir atama yapacağız ki esasında kadim tarihimize de uygun bir atama olacak. Vaktiyle Ayasofya Camisi'nin imamlığını o günün üniversitesi sayılacak Ayasofya Medresesi'nin büyük hocaları yapıyordu. Biz, bu tarihi geçmişimize de uyarak, bugün Ayasofya Camisi'ne bir profesör hocamızı imam olarak görevlendiriyoruz. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, kurra hafız ve ilmiyle hakikaten talebelerine ve ilminden istifade eden pek çok insanımıza doyurucu bilgiler veren Prof. Dr. Mehmet Boynukalın. İstanbul Yeni Cami İmam Hatibi, 2015 yılı Kur'an-ı Kerim'i Güzel Okuma Yarışması'nda dünya birincisi olan kurra hafız Ferruh Muştuer. Fatih Camisi İmam Hatibi ve 2009 yılında Kur'an-ı Kerim'i Güzel Okuma Yarışması'nda dünya birincisi olan kurra hafız Bünyamin Topçuoğlu. Üç imam hatibimiz, inşallah Ayasofya Camisi'nde milletimize hizmet edecek
Prof. Dr. Ali Erbaş, "Sultanahmet Camisi Müezzini Mehmet Hadi Duran, Sultanahmet Camisi Müezzini İbrahim Çoban, Kadıköy Selamiçeşme Camisi Müezzini, TRT'nin Kur'an-ı Kerim'i Güzel Okuma Yarışması'nda Türkiye ikincisi olan Şükrü Asıleren, Emirgan Camisi İmam Hatibi, hafız ve 2014'te Kur'an-ı Kerim'i Güzel Okuma Yarışması'nda dünya birincisi olan Alpcan Çelik ve Beyazıt Camisi Müezzini, 2015'te Ezanı Güzel Okuma Yarışması'nda Türkiye birincisi olan Rıdvan Akbaş, Ayasofya Camisi'nde ezanlarıyla ve tilavetleriyle milletimize hizmet edecek. İmamlarımızla ve müezzinlerimizle inşallah Ayasofya Camisi'nde milletimize, Müslümanlara hizmet götürmeye çalışacağız. Rabbim bütün hocalarımızın seslerine daha da güzellik versin; ilimlerini, hizmet aşklarını artırsın ve uzun yıllar Ayasofya'da görev yapmalarını kendilerine nasip eylesin." diye konuştu. 
Kaynak: CNN Türk