Istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2021 Çarşamba

Türkiye'de istenmeyen kişi ve Achilles Vassiliadis

✍Hristos Konstantinidis yazdi

Komşu ülkede istenmeyen ünlü Pontoslu şarkıcınin Türkiye'ye girmesi yasaklandı.  Yunan konsolosluğu onun Yunanistan'a dönüşünü düzenliyor

Pontus bölgesinden Türkiye'ye girişleri yasaklanan Rumların sayısı artıyor!


13 Ekim 2021 Çarşamba günü e-Pontos.gr'a bildirildiği üzere, Türk makamları Achilles Vassiliadis'in ülkeye girmesini engelledi.

Ünlü Pontoslu şarkıcı arkadaşı, işbirlikçisi ve büyük kemençe sanatçısı Costa Siamidis ve diğer dost insanlarla hava yoluyla Türkiye'den Trabzon'a seyahat etti!  Bilindiği üzere eski Komnenos imparatorluğunun başkentine uçuşlar Konstantinopolis üzerinden dönüşlü olarak yapılmaktadır.

Yunan konsolosluğu ile bugün dönme çabaları

Şehrin havaalanında pasaport kontrolü sırasında Türk makamları, Akhilleus Vassiliadis'i Doğu Pontos seyahatine devam edemeyeceği konusunda uyardı, çünkü kendi adına Türkiye'ye giriş yasağı kararı var.  Bu, Türk gizli servislerinin derlediği meşhur "istenmeyenler listesi"dir ve elimizdeki bilgilere göre, kökleriyle köprüler kurmuş yüzlerce Pontus kökenli Rum isminin yer aldığı listedir.

Böylece sanatçı İstanbul havalimanında kaldı ve Yunanistan'a sınır dışı edilmesi ve Yunanistan'a dönmesi için Yunan konsolosluğu tarafından tüm işlemler başlatıldı.

E- Pontas'a konuşan Achilleas Vassiliadis'in kızı Christin "Sabah uçtu.Konstantinopolis'te kendisine istenmeyen bir kişi olduğu bilgisi verildi ve.  Konsolosluk benimle temasa geçti ve şu anda mümkünse bugün bile Yunanistan'a dönebileceğinden emin olmak istiyorlar ", dedi

Sürgünlerin dansı...

Türkiye'den tehcir dansının Ocak 2020'de "Yunan Kültürel Mirasımızı Koruma ve Yayma Derneği" Momogeroi "," Costa Alexandridis " başkanı tarafından başlatıldığı hatırlatılıyor.  Aynı yılın Temmuz ayında, "Temon AEK" takma adıyla tanınan Pontian ultra maraton koşucusu George Zachariadis'in Türkiye'ye girişi yasaklandı.

Bir sonraki "yüksek sesle" blok, Türk yetkililerin Dr.  Folklor, Myrofora Efstathiadou'nun komşu ülkeye girmesi.  "Faros Pontion" başkanına küçük oğlu Jason eşlik etti.  Her ikisi de Yunanistan'a dönene kadar çok yorucu bir süreç yaşadı.

İki ay sonra, Temmuz ayında, Ionia Üniversitesi'nde müzikoloji alanında doktora adayı olan Rosalia-Maria Eleftheriadou benzer bir sınavdan geçti ve doktora araştırmasını tamamlamak için Trabzon ve Samsun'a seyahat ediyordu.

Ağustos 2021'de Yunanistan Pampontian Federasyonu başkanı George Varythymiadis'in 15 Ağustos'ta Panagia Sumela'daki ataerkil ilahi hizmetine katılmak için Trabzon'a gittiği için Türkiye'ye girişi engellendi.

Aynı zamanda Pontos'a seyahat eden Selanikli işadamı George Topalidis'in aynı zamanda Türkiye'ye girişi yasaklandı.

Kaynak: E-Pontos.gr

12 Temmuz 2021 Pazartesi

Kadıköy'deki Surp Takavor Ermeni Kilisesi'nin duvarının üstüne çıkarak oynayan 3 kişi gözaltına alındı

 Kadıköy Surp Takavor Kilisesi'nin giriş kapısındaki duvarın üstüne çıkan bazı kişiler, müzik eşliğinde oynadı

İstanbul Kadıköy’de bir grup, Surp Takavor Ermeni Kilisesi’nin üstüne çıktı. Kilisenin üstünde yapılan dans sosyal medyada tepki topladı.  Olayla ilgili 3 kişi gözaltına alındı.

Kadıköy’de bulunan Surp Takavor Ermeni Kilisesi’nin kapısının üzerine çıkan 2 kişi dans etti. Görüntüler sosyal medyada hızla yayılınca kullanıcılar Kilisenin duvarına çıkıp dans eden kişilere müdahale edilmemesini eleştirdi.


İSTANBUL VALİLİĞİ'NDEN AÇIKLAMA


Kadıköy'deki Surp Takavor Kilisesi'nin duvarının üstüne çıkarak oynadığı iddia edilen 3 kişi gözaltına alındı.


Açıklamada, "11.07.2021 Pazar günü saat: 00.55 sıralarında İlçemiz Caferağa Mahallesi Khalkedon Meydanında, Surp Takavor Kilisesi'ne araçla gelen bazı şahısların, giriş kapısı üzerine çıkarak uygunsuz davranışlar sergiledikleri tespit edilmiştir. Yapılan çalışmalarda; şüpheli Y.E.U ve Ö. F.A ile aracın sahibi O.Y adlı şahıslar 12.07.2021 günü ikametlerinde yakalanmışlardır. Konuyla ilgili adli ve idari soruşturma başlatılmıştır. İbadethaneye yapılan bu çirkin davranışı kınıyoruz." denildi.

Kaynak :  Demokrat Haber 

26 Aralık 2020 Cumartesi

Bafra’nın Schindler’i Çerkes Beyi Bikmezzade Habil

Karadeniz’in saklı tarihinden bir özel sayfa: Sürgün yollarını dostlukla aştılar

İskender ÖZSOY

Nebiyan’ın başı yine duman dumandı.
Üşüten; üşütmek ne kelime, titretip ilik donduran duman.
“Kalkın…” diye bağırdı İppok Ağa üstlerinde çul çaput parçalarıyla uyuyan yoldaşlarına.
“Kalkın, davranın vre. Gidiyoruz.”
…………
Çete reisi Hippokratis Dedeoğlu (İppok Ağa) ve yoldaşlarının 1921 yılının haziranında 122 kişiyle başlayan ve aylar sonra Yunanistan’ın Kavala kentinde sona eren büyük sürgünü “kapitan”ın bu çığlığıyla başlamıştı.
Ortalık karmakarışıktı.


Toz duman arasında ferman okunmaz derdi İppok Ağa’nın büyükleri.

Okunmasına okunmazdı da ne yapsındı Dedeoğlu?

Sıkışmıştı, başı dertteydi.
122 canın sorumluluğunu taşıyordu.
Bir hal çaresi bulup yoldaşlarını sağ salim düze indirmeliydi.
Aklına Çerkes Beyi Bikmezzade Habil geldi.
O, Bafra’nın hayırsever zenginlerindendi.
Türkmüş, Rummuş demeden dara düşenlere yardım elini uzatmasıyla nam salmıştı.
Kendilerine de yardım eder miydi acaba?

DAĞA ULAŞAN HABER
Hem o, 1864 yılındaki büyük Kafkas sürgününün acılarını aile büyüklerinden dinleye dinleye büyümüş bir Çerkes Beyi değil miydi?
Onların acıları daha çok tazeydi ve büyük sürgünün üzerinden sadece 57 yıl geçmişti.
Acıyı, sürgünü ondan iyi kim bilebilecekti Bafra’da?
İşte kendileri de sürgünle karşı karşıyaydı.
Hallerinden o anlamayacaktı da kim anlayacaktı?
Ne yapıp edip Bikmezzade’ye haber ulaştırmıştı dağdan İppok Ağa.

ippo ağa.jpg

İppok Ağa-Hippokratis Dedeoğlu

….
Beklenen haber tez zamanda ulaşmıştı Bafra’nın başı dumanlı dağı Nebiyan’a; “Merak edilmeye, su yolunu bulur. Çiftliğe gelsinler.” diye.
O yüzdendi Hippokratis Dedeoğlu’nun ikircikliği.
Çeteciliğe, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı’nın amele taburlarına katılmamak için ailesini de yanına alıp Nebiyan’a çıkarak başlayan Dedeoğlu yoldaşlarını bir an önce toparlayıp Bafra’ya indirmek ve 122 kişiyi kazasız belasız Habil Bey’in Mengerler Mevkii’ndeki çiftliğine ulaştırmak istiyordu.
Bafra’nın İshaklı Mahallesi’nde 1896 yılında doğan Dedeoğlu’yla, henüz 40’lı yaşlarında olan Bikmezzade’nin dostluğunun temelleri işte o davetle atıldı.
Ve İppok Ağa’yla yoldaşları 1921 yılının haziranında bir gece yarısı Bikmezzade Habil Bey’in Kızılırmak Nehri’nin Karadeniz’e kavuştuğu nokta Mengerler’deki çiftliğine sığındı.

HABİL BEY KAÇIYOR
Bafra’yı terk etmek isteyen Hippokratis Dedeoğlu’nun çiftlikte konukluğu Habil Bey’in girişimiyle sona ereceği güne yakın onları İstanbul’a götürecek tekneler de hazırdı. Bikmezzade’nin, Bafra’ya İstanbul’dan eşya ve erzak getiren teknelerin kaptanlarıyla konuşarak aracılık yapması ve yol paralarını peşin vermesi İppok Ağa’nın işini kolaylaştırmıştı.
Önce 101 Rum İstanbul’a gitti. Dört ay sonra da aralarında Hippokratis Dedeoğlu’nun da olduğu 21 kişi Kırklareli Midye’ye (Kıyıköy) gitti.

Ancak Habil Bey’in yardım amaçlı bu girişimi Bafra’da hoş karşılanmadı. Rumların İstanbul’a gitmelerine aracılık ettiği için arandığını öğrenen Bikmezzade Habil Bey, avukat arkadaşı Mahmut Nedim Bey’in tavsiyesine uyup kılık değiştirerek ortalık yatışınca dönmek üzere Trabzon üzerinden İstanbul’a gitti.
İstanbul’da, Bafra’dan ayrılmalarına aracılık ettiği Rumlarla buluşan Habil Bey hakkında dava açıldığını öğrenince bu kez Rumların telkiniyle geri dönmek üzere kendisine yardımcı olan 20’li yaşlardaki yeğenleri Eyüp ve Kadir’i de yanına alarak Yunanistan’a gitti ve Atina’ya yerleşti.

Hippokratis Dedeoğlu da ailesiyle mübadil olarak Kavala’nın  Makrichori (Uzunkuyu)  köyüne iskân edildi. İppok Ağa daha sonra Makrichori’ye yakın  Disvato’ya ( Nedirli) yerleşti.

bikmezzade

Çerkez beyi Bikmezzade Habil Bey

DOSTLARININ YANINDA ÖLDÜ
Yıllar pek çabuk geçmişti günler arasından.
Günlerden bir gün Nedirli’ye Habil Bey’in hastalandığı haberi ulaştı.
Dostunun hastalandığını öğrenen İppok Ağa onu köye davet etti. Daveti kabul eden Bikmezzade Disvato’ya yerleşti.
Ancak Habil Bey hastalığı atlatamadı ve 1926 yılında dostunun yanında öldü.
Dedeoğlu onu Bafra’da yaşadıkları yıllarda Müslümanlardan gördükleri kadarıyla kendi mezarlıklarında İslami usullere göre toprağa verdi.
Daha sonra Bafralı Rumlar hem Bikmezzade Habil Bey’e şükranlarının ifadesi olarak, hem de mezarının kaybolmaması için lahit yaptırdılar ve buldukları Osmanlı baş ve ayakucu taşını mezara koydular.
Lahitin üstüne de Bikmezzade’nin kim olduğunu anlatan bir kitabe koyarak şöyle yazdılar:
“Bafralı Rum dostu Çerkes Bikmezzade Habil  Bey biz komşuları uğruna 1921 yılında kendi hayatını hiçe sayarak tüm malını mülkünü bırakıp 122 Rum komşusunun hayatını kurtardı ve 1926 yılında çete reisi dostu Hippokratis Dedeoğlu’nun yanında hayata veda etti. Dünya durdukça bizler, bizlerin çocukları ona minnettar olacağız. Yunan dostu Çerkes Habil Bey’in anısı ebedi yaşayacak.”
Bu arada Habil Bey’in yeğenleri Eyüp ve Kadir 1940’lı yıllara doğru Bafra’ya dönerek hiçbir kovuşturmaya uğramadan hayatlarına kaldıkları yerden devam etti.
Hippokratis Dedeoğlu da 1943 yılında 47 yaşındayken Makrichori’de öldü ve mübadelede ilk iskân yerleri olan köyde toprağa verildi.

lahit

Çerkezbeyi Habil Bey için yaptırılan lahit

 

…….
Dönem fotoğrafları Antonios Gavriilidis’in Selides Ek Tis Mavris Symforas Tou Pontu adlı kitabından.

Kaynak: Evrensel

15 Aralık 2020 Salı

Çökme tehlikesi olan Yerebatan Sarnıcı'nı güçlendirme projesi 52 gün sonra reddedildi

Çökme tehlikesi ile karşı karşıya olan Yerebatan Sarnıcı için İBB tarafından Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne sunulan güçlendirme projesi, 52 gün bekletildikten sonra reddedildi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) bünyesindeki Kültür AŞ'ye bağlı olarak işletilen Sultanahmet'teki tarihi Yerebatan Sarnıcı için İBB, Kültür Bakanlığı’na bağlı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne tarihi eserin durumunun riskli olduğuna dair raporu Ekim ayında sundu. Çökme tehlikesi ile karşı karşıya olan Yerebatan Sarnıcı için İBB tarafından Koruma Kurulu'na sunulan güçlendirme projesi, 52 gün bekletildikten sonra reddedildi.

Twitter'dan açıklama yapan İstanbul Büyükşehir Belediye Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, "52 gün sonra Koruma Kurulu ne yazık ki Yerebatan Sarnıcı projemize onay vermedi" dedi.

Polat, "3 duayen Prof, 1i Bizans Sarnıçları üzerine doktoralı 2 Dr, 1 rest. uzm. yük. mimar, 2 rest. uzm. Yapı mühendisinin imzası olan projemiz hiç zaman kaybetmemişiz gibi yeni heyetlere havale edildi" ifadelerine yer verdi.


Kültür Bakanlığı, 9 Aralık 2020 tarihinde Koruma Bölge Kurulu kararı ile Yerebatan Sarnıcı'na ilişkin iletilen teknik raporda, açıklanan değerlendirme süreçlerinin yerine getirildiğini ifade ederek, “Restorasyon, mimarlık, malzeme bilimi uzmanları tarafından hazırlanan güçlendirme projelerinin Bilimsel Danışma Heyeti görüşü ile birlikte Kurul'a iletilmesine karar verilmiştir” açıklamasında bulunmuştu.

Bakanlığın açıklamasına tepki gösteren Polat, “Bakanlık, bizim toplantıda olmamıza rağmen duymadığımız, bilmediğimiz bir onaylamama kararı olduğunu açıkladı bugün. Bağımsız olması gereken Koruma Kurulu kararları başka bir mecradan mı alıyor ki biz Kurul'da üye olmamıza rağmen bu kararı bilmiyoruz, görmüyoruz” ifadelerini kullanmıştı.

Kaynak: Birgün 

28 Ekim 2020 Çarşamba

Kariye’de fresk ve mozaik kapatıldı

 İstanbul Büyükşehir Genel Sekreter Yardımcısı Polat, Kariye fresk ve mozaiklerinin kapatıldığını bildirdi


Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Kariye Müzesi’nin, 30 Ekim’de kılınacak cuma namazı ile birlikte yeniden ibadete açılacağını bildirdi. 


Öte yandan sosyal medya hesabından açıklama yapan İstanbul Büyükşehir Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, Kariye fresk ve mozaiklerinin kapatıldığını bildirdi. 


Tarihi müzedeki çalışmaların ardından Hz. İsa tasvirleri, Hristiyan semboller olmak üzere ikonaların üzerlerinin beyaz perdeyle kapatıldığı görüldü. Polat, ‘’Dünya sanat tarihinin baş yapıtlarından Kariye fresk ve mozaiklerinin kapatılması ne yazık ki yapının karakterini ve sanatsal değerini öldürecek vasıfısızlıkta. Solda eski hali, sağda yeni hali. Proje Türkiye kültür mirası yöneten ve koruyan bakanlık ve kurumları’’ ifadelerini kullandı.

Kaynak 

26 Temmuz 2020 Pazar

Ayasofya’nın camiye çevrilmesi İslami değerlere uygun mu

Gerçek müminler, Kur’an’ın abidevi ifadesiyle; “Kınayanın kınamasından korkmadan…” (Sofra Bölümü 54. Ayet /Maide 54. Ayet) hakikati söylemekten ve Hakka hizmetten geri durmamak gibi temel bir özelliğe sahiptir.

Bu, aslında başka bir deyimle gerektiğinde cesaretle; “kral çıplak” diyebilmektir.
Gelin, şimdi Ayasofya konusunda “kral çıplak” diyelim.
Gelin hadi, kınayanın kınamasından korkmadan, hakkı söyleyip sözü eğip bükmeden kitabın ortasından konuşalım…
- Ayasofya bir İslam mabedi değildir. Hiçbir zaman da İslam mabedi olmamıştır. Zira kralların / sultanların ihtişam gösterisi için inşa ettikleri hiçbir tapınak Müslümanlar için ibadethane olamaz. Osmanlı padişahı 2. Mehmet, dönemin koşulları çerçevesinde son derece ilerici bir sultandır. Lakin bu, onun her yaptığının İslam’a uygun olduğu anlamına gelmemektedir. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi de İslam’a uygun değildir. Sultan Mehmet’in Hazreti Muhammed’in övgüsüne mazhar olduğu iddiası da temelsizdir. Zira bu hususta rivayet edilen malum hadisin mevzu / uydurma olduğu gayet sarihtir.
- İslam mabetleri mimari gösteriş mekânları değildir.  Ayasofya, Justinianus tarafından tam anlamıyla bir ihtişam ve gösteriş için inşa edilmiştir. Bu ihtişam ve gösteriş, Bizans’tan Osmanlı’ya tevarüs etmiştir. İhtişam ve gösteriş, İslam terminolojisinde riya sözüyle ifadeye konulur. Riyanın olduğu yerde takva olmaz.
- İslam mabetlerinin en birincil özelliği, temellerinin takva üzerine kurulmuş olmasıdır. Bir mabet düşünün ki temelinde riya vardır; işte orası asla mesacidullahtan / Allah’ın mescitlerinden sayılmaz. Bu gerçeği Berae Suresi / Uyarı Bölümü 107 ve 108. Ayetlerden / Sözlerden yalın bir biçimde öğreniyoruz. İslam mabetlerindeki yalınlığın önemini ilk mabet olan Kabe’de, Kuba mescidinde ve Medine’deki Mescid-i Nebevî’nin ilk halinde gayet sarih bir biçimde teşhis ve tespit edebiliyoruz
- Kralların / sultanların yaptığı mabetlerin / tapınakların çoğu, iktidarlarını takviye etmek, halk üzerine kurdukları haksız otoritelerini kutsallık zırhıyla sarmalamak ve böylece kalıcı olmaya çalışmak amacını taşır. Krallar / sultanlar kendilerini büyük ölçüde, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” gibi görürler. Allah adına hüküm sürdüklerini sanırlar. Bunun için de güya Allah’a adanmış dev mabetler yaparlar. Ne var ki bu mabetlerde iman ve ihlasın zerresine denk gelinmez.
- Kralların / sultanların yaptıkları tapınakların çoğu haram mala dayanır. Ayasofya da haram mal ile yapılmıştır. Üstelik Ayasofya’nın temelinde, duvarlarında, kubbesinde yoksul halkın vergileri, kölelerin canı, kanı, teri ve eti vardır. Ayasofya’nın duvarlarında mazlumların, kulakları sağır eden, yakıcı, ağlatıcı ve yürekleri delen çığlıkları vardır. O çığlıkları duyan / duyabilen hiçbir mümin orada namaza durmaz.
- Kutsal Ziyaret Bölümü 40. Söz / Hac Suresi 40. Ayet gereği Yahudi ve Hıristiyanlara ait hiçbir mabet mescide / camiye çevrilemez. Ayasofya kilise iken camiye çevrilmiştir. Bu ise Kur’an’a apaçık bir biçimde aykırıdır.
- Hazreti Muhammed, Yahudi ve Hıristiyanlara ait hiçbir mabedi camiye / mescide çevirmiş değildir. Bu nedenle Ayasofya’nın camiye çevrilmesi Nebevî sünnete de aykırıdır. Bu hususta Hazreti Ömer’in; Kudüs’te Hıristiyan din görevlilerinin kilisede namaz kılma teklifini; ben burada namaz kılarsam ilerde birileri burayı elinizden alır ve camiye çevirir, diyerek reddetmesi şayan-ı dikkattir. Bu dikkatin tarihte ve bugün başka mekânlar için gösterilmeyişi gerçekten düşündürücüdür.“Camiyi yık ama adaleti yıkma!” diyen Halife Ömer’in adaletini kendilerine örnek aldıklarını söyleyenlerin iddialarına uygun hareket etmeleri gerekir. 
- Kralların / sultanların yaptığı mabetlerin / tapınakların çoğu, iktidarlarını takviye etmek, halk üzerine kurdukları haksız otoritelerini kutsallık zırhıyla sarmalamak ve böylece kalıcı olmaya çalışmak amacını taşır. Krallar / sultanlar kendilerini büyük ölçüde, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” gibi görürler. Allah adına hüküm sürdüklerini sanırlar. Bunun için de güya Allah’a adanmış dev mabetler yaparlar. Ne var ki bu mabetlerde iman ve ihlasın zerresine denk gelinmez.
- Kralların / sultanların yaptıkları tapınakların çoğu haram mala dayanır. Ayasofya da haram mal ile yapılmıştır. Üstelik Ayasofya’nın temelinde, duvarlarında, kubbesinde yoksul halkın vergileri, kölelerin canı, kanı, teri ve eti vardır. Ayasofya’nın duvarlarında mazlumların, kulakları sağır eden, yakıcı, ağlatıcı ve yürekleri delen çığlıkları vardır. O çığlıkları duyan / duyabilen hiçbir mümin orada namaza durmaz.
- Kutsal Ziyaret Bölümü 40. Söz / Hac Suresi 40. Ayet gereği Yahudi ve Hıristiyanlara ait hiçbir mabet mescide / camiye çevrilemez. Ayasofya kilise iken camiye çevrilmiştir. Bu ise Kur’an’a apaçık bir biçimde aykırıdır.
- Hazreti Muhammed, Yahudi ve Hıristiyanlara ait hiçbir mabedi camiye / mescide çevirmiş değildir. Bu nedenle Ayasofya’nın camiye çevrilmesi Nebevî sünnete de aykırıdır. Bu hususta Hazreti Ömer’in; Kudüs’te Hıristiyan din görevlilerinin kilisede namaz kılma teklifini; ben burada namaz kılarsam ilerde birileri burayı elinizden alır ve camiye çevirir, diyerek reddetmesi şayan-ı dikkattir. Bu dikkatin tarihte ve bugün başka mekânlar için gösterilmeyişi gerçekten düşündürücüdür.“Camiyi yık ama adaleti yıkma!” diyen Halife Ömer’in adaletini kendilerine örnek aldıklarını söyleyenlerin iddialarına uygun hareket etmeleri gerekir. 

- Hiçbir cami kiliseye, hiçbir kilise de camiye çevrilmemelidir. Evvelce yapılmış olanlar ya aslına rücu ettirilmeli yahut insanlığa ibret olması için müze statüsüne kavuşturulmalıdır.
- Ayasofya’da 24 Temmuz’da kılınacak ilk Cuma namazının, namaz olmaktan ziyade başka bir manaya büründürülmek istendiğini seziyoruz. O mana, Cumhuriyet’le hesaplaşmayı, Türk milli kimliği yerine Emevi Arap kimliğini inşa etmeyi ve henüz muttali olamadığımız başka bir takım siyasal ve toplumsal hedefleri gerçekleştirme yolunda psikolojik bir hamleyi mi mündemiçtir? Bunun böyle olup olmadığını süreç ilerledikçe daha net bir biçimde müşahede edeceğimizi düşünüyorum.
İSLAMİ BİR GÖREV
Cami; sözcük anlamı olarak birleştiren, toplayan demektir. Müminleri birleştirmek yerine bölen ve bütünleştirmek yerine ayrıştıran mekânlara ismen cami dense bile o mekânların hakiki olarak cami vasfı taşımadığını ilan etmek, bizim için İslamî bir görevdir. Bu cümleden olarak ve tekraren belirtelim ki, Ayasofya cami vasfını haiz bir mekân kesinlikle değildir.
Muaviye döneminde Emevi camilerini terk eden Muhammedî müminlerin imanî, İslamî ve insanî tavrı her müminin kılavuzu olmalıdır.
Esenlik Muhammedî müminlerin üzerine olsun!
Hangi namazın kabule şayan hangisinin ise batıl olduğuna karar mercii, hiç şüphe yok ki yüce Allah’tır. Lakin Rahman ve Alîm olan Allah, bu konuda müminlere kılavuzluk etmesi için bir kısım açıklamaları ayetleriyle ortaya koymaktadır. İşte o ayetlere dayanarak kaleme aldığımız bu metnin gereğince idrak edilmesini dilerim.
Hak katında kabule şayan namazlarda buluşmak temennisiyle…
Cemil Kılıç
Kaynak : Odatv.com

21 Temmuz 2020 Salı

Istanbul Kültür ve Turizm Müdürü Coskun'a Ayasofya'da kayıp olduğu iddia edilen eserler soruldu

Ayasofya'nın müzeden camiye dönüştürülmesinin hemen  ardından bazı eserlerin kayıp olduğu, çalındığı yönünde haberler çıktı .Aslında daha önceki hükümetler döneminde de devlet memurlarının müzelerden eser çaldığı yönünde bir çok haber ortaya çıkıyordu. 
Hatta bu haberlerin bir çoğu da doğruydu. Bu durum AKP hükümetleri döneminde de değişmedi. Ayasofya müzeyken bir takım hırsızlıklara maruz kalmışsa eğer camiye dönüştürüldukten sonra eserlerin nasıl korunacağı merakla bekleniyor. 

Istanbul Kültür ve Turizm Müdürü Coşkun Yılmaz Ayasofya'dan çalındığı söylenen eserler ile ilgili yaptığı açıklama ile olanlara açıklık getirmek yerine bildik manipülasyonlara başvurdu . Coşkun eğer Ayasofya tarihinde bir hırsızlık arıyorsak " gerçekten mesele, Ayasofya'yı bir insanlık mirası olarak görmek ve Ayasofya'ya ait değerlerin ve eserlerin bir arada bulunması, korunmasının teminini sağlamak ise 1204 tarihine gitmemiz gerekiyor. O yılda Ayasofya, Kudüs'ü kurtarmak için Avrupa'dan harekete geçen Haçlı ordusunun işgaline uğradı." diyerek batıyı  bir kere daha şeytanlastırırken , "Osmanlı sultanlarının himayesi desteği olmasaydı, Ayasofya zaten bugüne ulaşamazdı" sözleriyle de yine Osmanlı seviciliği yaptı. 

Coşkun haçlı seferlerine kadar tarihi bilgilendirme yaptı ama günümüzde tartışılan hırsızlık olayıyla ilgili doyurucu bir cevap vermek yerine "bu tartışmalardan en azından şu safhada uzak durmak lazım. Çünkü 24 Temmuz Cuma, Ayasofya, İstanbul ve Türkiye tarihinin en önemli günlerden birisi. Ayasofya'nın cami olarak hizmete ve ibadete açılışının tarihi hatırasını aşağıya çekebilecek ve tartışma konusu olabilecek her türlü meseleden uzak durmak doğru olandır. Haberlere bakıldığında iddia var, ispat ve delil yok. " envarter var diyerek diyerek konuyu kapattı.  

Milliyet gazetesinin 'Ayasofya'da kayıp olduğu iddia edilen eserler hakkında flaş açıklama ' başlığıyla yayınlanan haberi siz Helen Haber okuyucularıyla paylaşıyoruz . 

"Gelen bir son dakika haberine göre; İstanbul Kültür ve Turizm Müdürü Coşkun Yılmaz, Ayasofya'yla ilgili envanter kayıtları bulunduğunu belirterek, "Bu kayıtlara bakıldığında müzeye çevrildikten sonra, bazı tasarruflarda bulunuluyor. Eserlerin bir kısmı Ayasofya depolarında Kültür ve Turizm Bakanlığı himayesinde, koruma altındadır." dedi.

Hazırlıkların herhangi bir aksamaya sebep vermeden büyük bir titizlikle uzmanların nezaretinde Ayasofya'nın tüm unsurları korunarak sürdüğünü ifade eden Yılmaz, Ayasofya'nın 29 Mayıs 1453'ten beri cami olduğunu dile getirdi.

Yılmaz, ilk namazın Fatih Sultan Mehmet tarafından kılındığını hatırlatarak, "500 yıl hizmet vermiş bir mabetten söz ediyoruz. Bu süreç içerisinde Ayasofya hukukunun nasıl korunduğu herkesin gözü önünde ve ortada. Eğer, Osmanlı sultanlarının himayesi desteği olmasaydı, Ayasofya zaten bugüne ulaşamazdı. Ayasofya, Osmanlı İmparatorluğu'nun protokol, aynı zamanda en önemli cuma, kandiller, bayramlar gibi dini programlarının da icra edildiği camisidir. Dolayısıyla bu uygulamalar bile Ayasofya'nın nasıl cami olarak nasıl korunduğu ve korunacağının güzel bir örneğidir." diye konuştu.

Ayasofya'da kayıp eserler olduğu iddiaların hatırlatılması üzerine Yılmaz, şunları kaydetti:

"Bugün gazetelere böyle bir iddia yansıdı. Bu iddiaların delili bize lazım. Haberlere baktığımızda neyin, nereden çalındığı, nereye götürüldüğüne dair bir bilgi yok. Muhayyel bir bilgi var. Aslında bu tartışmalardan en azından şu safhada uzak durmak lazım. Çünkü 24 Temmuz Cuma, Ayasofya, İstanbul ve Türkiye tarihinin en önemli günlerden birisi. Ayasofya'nın cami olarak hizmete ve ibadete açılışının tarihi hatırasını aşağıya çekebilecek ve tartışma konusu olabilecek her türlü meseleden uzak durmak doğru olandır. Haberlere bakıldığında iddia var, ispat ve delil yok. Ayasofya ile ilgili envanter kayıtlarımız var. Bu kayıtlara bakıldığında müzeye çevrildikten sonra, bazı tasarruflarda bulunuluyor. Eserlerin bir kısmı Ayasofya depolarında Kültür ve Turizm Bakanlığı himayesinde, koruma altındadır. Bunun dışında bazı cami ve müzelere de o yıllarda emanet olarak gönderilen eserler var. Biz elimizdeki envanter kayıtları doğrultusunda, bunların tespitlerini yaptık ve bakım, onarımını yapıyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı, Bakanımızın ve bakanlığımızın çalışmalarıyla bunları bir araya getireceğiz."

AYASOFYA'DAKİ ESERLER MÜZEDE SERGİLENECEK

Yılmaz, Ayasofya'da değerlendirilecek çok sayıda eser bulunduğunu ifade ederek, müze yapılmasının ardından Roma ve Bizans dönemine ait çok sayıda eserin Ayasofya'da toparlandığını anlattı.

Bu nedenle eserlerin değerlendirilmesinin gündeme geldiğini dile getiren Yılmaz, Ayasofya'nın camiye çevrilişinin de insanlık tarihi için yeni bir kültürel hizmeti beraberinde getirdiğini, Türk İslam Eserleri Müzesi'nin yanındaki tarihi bir Tapu Kadastro Binası'nın Cumhurbaşkanının talimatıyla Kültür ve Turizm Bakanlığına tahsis edildiğini kaydetti.

Yılmaz, bu binada, Ayasofya'nın depolarındaki Ayasofya'ya ait ve burayla ilgili eserleri sergileneceğini anlatarak, "Burası müze olarak değerlendirilecek. Burada Ayasofya'daki eserler sergilenerek. İnsanlığın hizmetine ve ziyaretine sunulmuş olacak." dedi.

"AYASOFYA, 1204'TE HAÇLILARIN İŞGALİNE UĞRADI"

İstanbul Kültür ve Turizm Müdürü Coşkun Yılmaz, "Eğer Ayasofya tarihinde bir hırsızlık arıyorsak, gerçekten mesele, Ayasofya'yı bir insanlık mirası olarak görmek ve Ayasofya'ya ait değerlerin ve eserlerin bir arada bulunması, korunmasının teminini sağlamak ise 1204 tarihine gitmemiz gerekiyor. O yılda Ayasofya, Kudüs'ü kurtarmak için Avrupa'dan harekete geçen Haçlı ordusunun işgaline uğradı." diye konuştu.

Ayasofya'da o yıllarda bir facianın yaşandığını belirterek, şöyle devam etti:

"Büyük facialardan birisi de Ayasofya'daki dini ve tarihi değeri, kültürel değerleri yüksek olan eserlerin çalınması ve gasp edilmesidir. Haçlılar bu işgalde Ayasofya'da ne var ne yok, iğne ucuna varıncaya kadar hepsini almış ve götürmüşler. Hatta, bir kısım bu eserlere ulaşamayanlar mermerleri parçalamışlar, Avrupa'ya götürüp satmışlar. Bunların bir kısmı özel koleksiyonlarda bir kısmı müzelerde ve bir kısmı meydanlarda sergilenmektedir. Ayasofya hürmetin bir ifadesi olarak, bu hırsızlıkların da takibinin yapılması, eserlerin Ayasofya'ya iadesinin sağlanması, Ayasofya'da ve yeni açacağımız müzede bunların sergilenmesidir. Ayasofya'ya hürmet lafla, beyanatla değil hizmetle oluyor. Osmanlı devleti, Türkiye Cumhuriyeti ve Sayın Cumhurbaşkanımız, bunu bizzat uygulamalarla ortaya koyuyor. Bizim Ayasofya'ya gösterdiğimiz hürmeti biz farklı ülkelerden Osmanlı ve İslam eserlerine göstermelerini beklemek hakkımızdır. 24 Temmuz Cuma günü Ayasofya'nın kapıları açıldığında, aslında farklı tarihi eserlerin ve mabetlerin dönüştürülürken kültürel ve mimari değerinin, sanat değerinin nasıl korunduğuna dair de dünyaya yepyeni bir fotoğraf ve uygulama hediye ediyor."

 CAMİ İÇERİSİNDEKİ MOZAİKLERE PERDELEME SİSTEMİ

Yılmaz, Ayasofya'yla ilgili son dönemlerde en çok tartışılan konulardan birinin de camideki figürler, tasvirler ve mozaikler olduğunu ifade ederek, Ayasofya 86 yıl sonra camiye çevrilirken, tarihi uygulamalar, tarihi birikim ve miras dikkate alınarak çözümler üretildiğini kaydetti.

Bu süreçte Ayasofya'ya ait her unsurun büyük titizlikle korunmasına özen gösterildiğini vurgulayan Yılmaz, "Toplu iğnenin ucu kadar bir parçası bile Ayasofya'nın kayıt altına alınıyor, muhafaza ediliyor ve ait olduğu yere nasıl monte edileceğinin hesaplamaları yapılıyor. Namaz esnasında perdeleme sistemiyle resim, tasvir ve mozaikler kapanacak, namazdan sonra da tekrar açılacak. Resimler, tasvirler mozaikler tekrar görünecek. Diyanet İşleri Başkanlığımızın belirlediği esaslar doğrultusunda bu alanlara yönelik tedbirler alındı ve alınıyor." değerlendirmesinde bulundu."(Milliyet Gazetesi )




19 Temmuz 2020 Pazar

Ayasofya’nın üçüncü ‘ihtida’sı -Vicken Cheterian

Ayasofya’nın karmaşık hikâyesi, 20. yüzyılın ilk yirmi yılında Osmanlı’nın Hıristiyan nüfusunun yok edilmesinden ayrı düşünülemez. 1924’e kadar ‘Konstantinopolis’ olarak bilinen şehrin sakinlerinin en az yarısı, çoğunluğu Ortodoks Rum ve Ermeni Apostolik olmak üzere Hıristiyan’dı.

Ayasofya, bildiğim, manevi açıdan en büyüleyici yerlerden biri. 

Ayasofya’nın etkileyiciliği, binanın ve mistik iç mekânlarının inanılmaz güzelliğinden ibaret değil. Herhangi bir ziyaretçinin, bu yapının bir Ortodoks katedrali olarak tasarlanmış, inşa edilmiş ve yüzyıllarca bir ibadet yeri olarak kullanılmış olduğunun farkına varmaması mümkün değil. Hıristiyanlığa ait bu dinî mekânın zorla ‘ihtida’sı ilk olarak 1453’te, Osmanlı orduları İstanbul’u işgal ettiğinde, camiye dönüştürülmesiyle olmuştu. Şehrin fethine dair vakayinamelerde, Yeniçerilerin Ayasofya’ya girip içindeki değerli eserleri yağmaladıkları, buraya sığınmış sivillere tecavüz ettikleri, onları kaçırdıkları anlatılır. Ayasofya toplu şiddet eylemleriyle, Ortodoks katedralinden camiye çevrilmişti; şehir alındığında 20-30 bin Rum Ortodoks’un zorla Müslümanlaştırılması gibi, zoraki bir ihtidaydı bu.
Ayasofya’nın insanı takva ve alçakgönüllülüğe sevk etmesi de, bu karmaşık tarihi ve anlattığı hikâyeyle ilişkili. En büyük imparatorluklar bile bir gün zayıflar ve yıkılır. Geriye kalan, o imparatorlukta üretilen kültür, yaşanan medeniyet ve ardında bıraktığı derslerdir. 
Türkiye’nin, 1934’ten beri müze olarak kullanılan Ayasofya’yı camiye dönüştürme yönündeki kararı bir mesaj da barındırıyor. Bu kararla, yapının dinî aidiyeti üçüncü kez değiştirilmiş oluyor. Fakat ben bu eylemde bir dindarlık, manevi ya da ahlaki bir ders göremiyorum. Bu karar seküler bir hâkim tarafından alındı ve demokratik ilkelere göre seçilmiş, dolayısıyla seküler bir lider olan bir cumhurbaşkanı tarafından imzalandı. Bu son zorla ihtida kararının ardında din âlimleri yahut ulema değil, seküler devlet kurumları var. 
Yeterli cami var
Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi Türk Müslüman nüfusun maneviyatını yükseltmeyecek. Cumhurbaşkanı’nın önceki konuşmalarında belirttiği gibi, İstanbul’da Müslüman nüfusun bir araya gelip namaz kılmasına yetecek kadar cami var. Bu ‘ihtida’, yalnızca, fetih ve tahakküm hislerini harekete geçirecek. Zaten bu yıl 29 Mayıs’ta eski Bizans katedralinde, şehrin fethedilişinin 567. yıldönümünü kutlamak için namaz kılınmıştı. 
Hıristiyan nüfus nereye gitti?
Ayasofya’nın karmaşık hikâyesi, 20. yüzyılın ilk yirmi yılında Osmanlı’nın Hıristiyan nüfusunun yok edilmesinden ayrı düşünülemez. 1924’e kadar ‘Konstantinopolis’ olarak bilinen şehrin sakinlerinin en az yarısı, çoğunluğu Ortodoks Rum ve Ermeni Apostolik olmak üzere Hıristiyan’dı. Bugün, 20 milyon kadar sakini olan bu şehirde ancak iki bin Ortodoks Hıristiyan yaşıyor. I. Dünya Savaşı’ndan önceki Konstantinopolis’in Hıristiyan nüfusu ile bugünkü İstanbul’un Hıristiyan nüfusu arasındaki fark, şiddete, fethe ve ‘zafer’e kurban gitti.
Bugün şehir yeniden fethediliyor. Fakat kimin elinden alınarak fethediliyor? Ortodoks nüfus neredeyse yok oldu. Kalan az sayıda Ortodoks ise, Ortodoksların en önemli eğitim merkezi olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun Türkiye devletinin kararıyla 1971’den beri kapalı olmasının da gösterdiği gibi, halen devletin zulmü altında, mağduriyet içinde yaşıyor. Yine de, birçok seküler Türk, İstanbul’un en ünlü müzesinin camiye dönüştürülmesinin, esas olarak, Erdoğan destekçileri ile Atatürk Cumhuriyetçiliği arasındaki bir mücadele olduğu kanaatinde. İstanbul Belediyesi’nde çoğunlukta olan seküler Türkler şehrin bu seferki fethinin kendilerini hedef aldığını düşünüyor. Orhan Pamuk bu düşünceyi, BBC’ye verdiği bir söyleşide ifade ederek, günümüzde seküler Türklerin bir sesinin olmayışından, artık duyulmamasından yakındı. Peki, bir zamanlar nüfusunun yarısını oluşturan Hıristiyanların kökünü kazıyıp modern Türkiye’yi münhasıran ‘Müslüman’ yapan Türkiye ‘seküler’ değil miydi? Bugün şahit olduğumuz, Türk sekülarizminin hafifçe değiştirilmiş bir hâli değil mi?
Karmaşık, son derece derin bir manevi değer taşıyan Ayasofya’nın bize verdiği çok sayıda ahlaki mesajdan biri de fetih, el koyma ve tahakkümle ilgili. Yalnızca cebir ve güçten anlayan insanların hikâyesi bu.
Fakat Ayasofya, bu hengâmenin ardında, bir mesaj daha fısıldıyor kulaklarımıza: İnsan medeniyetleri hassas dengeler üzerine inşa edilmiş, güzel ama aynı zamanda kırılgan, narin yapılar.